|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
İlkgençliğimde peşine düştüğüm yazarlardan biri de Claude Simon'du. Sarraute'yu okumuştum. İçten içe yazarı olmayı düşlediğim dergiyle (Yönelişler) aynı adı taşıyan bir romanı vardı. Butor da, Türkçe'ye çevrildiği için, çok yakın gelen bir isimdi. Grillet de öyle... Fakat hiç Claude Simon okumamıştım. Türkçe'de yoktu. Ya da, çevrilmişti de, ben bilmiyordum. Oysa ismini çok sık duyuyordum, "Yeni Roman" akımıyla ilgili okuduğum her yazıda mutlaka karşıma çıkıyordu. Kimdi? Ne yazmıştı? Bugün bize yavan gelen ve "olmasa da olurdu" dedirten "Yeni Roman" akımı içinde yeri neydi? Haa, bir de Robert Pinget vardı O sıralar (yazıyla ünsiyet kurduğum ilkgençlik yıllarımda) avant-garde edebiyata merak sardırdığım için, farklı anlatım tarzları ve biçim oyunları ilgimi çekiyordu. Simon da, mutlaka farklı ve Valery'nin "Yazıyı öyle kurmalı ki, anlatılan şey özetlenemesin, özetlenebilen şey ölmüştür" görüşüne yakın bir yazardı. Mutlaka önemli bir yazardı. Sarraute ve Grillet'nin kuramsal çabalarını dışarıda tutacak olursak, "Yeni Roman" akımı diye bir şey yoktu aslında. "Yeni Roman" denilen şey, (sinemada da "yeni dalga" versiyonu vardır bunun) her biri farklı kanallardan yürüyen yazarların bir yayınevi çatısı altında toplanmasıyla ortaya çıkmış (daha doğrusu speküle edilmiş) ve "akım" hüviyeti kazanmış yeni bir yazınsal (edebî) yordamdı. Çünkü akım içinde zikredilen yazarların tümü, kendilerine bir ad bulmadan önce de edebiyatta yeniliği savunuyorlardı. Bu yazarlara göre "gerçeklik" sorgulanmalıydı; çünkü geleneksel roman kurgusu içindeki gerçeklik, bildiğimiz gerçeklik değildi, "gerçekliğin hegemonyası"ydı ve gücünü öznellikten alıyordu. Bu akımın tek kuramcısı Grillet, Yeni Roman'ın bir tür "objektivizm hastalığı" olduğu ve insanı edebiyattan kovduğu suçlamalarını reddediyor. "Bizim yaptığımız, bilakis, objeye yönelen bir öznelliktir" diyor. (Bu düşüncelerini, Mayıs ayında, İstanbul'daki bir toplantıda da tekrarladı.) Bu akım tutmadı ama, bazı müntesipler (Pinget gibi, Simon gibi) sonradan başarılı, çok başarılı romanlara imza attılar. Peki ben bu yazıyı niye yazdım? Cumartesi günü hafif gergin ve dalgalıydım. Baş ağrısı, mide kasılmaları... Üstüne "sarı sıcak." Canım hiç gazeteye gitmek istemiyordu, ama gittim. Salih Kılınç Ankara'dan gelmiş. Biraz onunla sohbet ettim. Biraz internette dolaştım. Dergi karıştırdım filan. Sonra İstiklal Caddesi'ne çıktım. Neydi insanları çeken bu muhitte? Bağlılık mı? Alışkanlık mı? Tek başına bağlılık da olmayan, tek başına alışkanlık da olamayacak kadar geniş bir şey. Belki kösnül bir şey... Bir çayevinde oturdum. Üstüste iki sigara içtim. Sonra "Simurg"a gidip birkaç Highsmith macerası ve A. Robbe Grillet'nin "Silgiler"ini aldım. Grillet, benim okumadığım/okumayacağım yazarların başında geliyordu. Sarraute'yu da pek tutmamıştım. Handiyse insansız edebiyat yapıyordu Sarraute. İnsan, derinlik kazanamıyordu onun romanlarında, ete kemiğe bürünemiyordu. Claude Simon'u sevmiştim. Sonradan Türkçe'ye çevirdiler. İyi de ettiler. Belki de, "Yeni Roman" yazarları arasında insanla, insanın psişik derinlikleriyle ilgili tek yazar Simon'du. Dün gazeteler, tek sütuna ölüm haberini geçtiler. Bilmiyorum, Başbakan'ın uçağında şarap içtiğini söyleyen, meslektaşlarını kendi vehmindeki "yasağa" karşı mutlaka ama mutlaka içki içmeye çağıran genel yayın müdürünü mü yazsaydım? Başbakan'la aynı karede sırıtan gazetecilerden hangisinin TÜPRAŞ ihalesine daha yakın olduğunu mu irdeleseydim? Ben Simon'u yazmayı tercih ettim. Bu yüzden "makbul gazeteci" saymayacaklarsa da saymasınlar...
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |