|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
4-5 Haziran tarihlerinde yaptığım Mardin -Nusaybin - Midyat - Dargeçit - Batman gezisinden bu sütunda bahsetmiştim. Bugün yeniden oraya dönmek istiyorum. Midyat'ta cumartesi akşamı, bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen salonu tıklım tıklım dolduran bir kalabalığa "İslam ve Rahmet Toplumu" konulu bir konuşma yaptım. Albert Camus'nün "Cinayet Yüzyılı" diye nitelediği çağımızın da İslam'ın rahmet iklimine duyduğu ihtiyacı belirtirken kimi örnekler verdim. Bir yüzyıl içine sığan kitlesel öldürmeleri saydım. Birinci, İkinci Dünya Savaşları, Hiroşima, Nagazaki kırımları, Nazi cinayetleri, Rusya ve Çin'de komünist yönetimlerin vahşeti, Kamboçya'da ölüm tarlaları, Filistin, Çeçenistan, Bosna vs... Akla ilk geliverenleri sıraladım... İnsanlar büyük heyecanla dinlediler. Konferanstan sonra çay içmek ve daha yakın plan bir sohbet için misafir edileceğimiz eve gittik. Orada da güzel sohbetler oldu. Sonra vedalaşma zamanı geldi. Misafirler teke teker el sıkışarak ayrılıyorlar. En sona kalanı ayrılırken kulağıma şunları söyledi: -Ahmet Bey keşke Halepçe'yi de saysaydınız! Sözlerinde kınama yoktu, dostçaydı, benim o konudaki duyarlılığımı da sanırım biliyordu, ama unutulmuşluğa da bir sitem vardı. Yani belki içinden bazı genellemeler de yaşayarak şöyle diyordu: -Biz unutuluyoruz. İslam dünyası Kürtlerin yaşadıklarını acıları içinde saymıyor. Bu bana orada söylenmedi ama, yazılarıma gelen elektronik postadan bu serzenişleri okuyorum. O gezide, Midyat'tan sonra Dargeçit ve Batman'da da konuşmalar yaptım ve çağın barbarlık örnekleri arasında Srebrenitsa'nın yanında Halepçe'yi de saydım. -Halepçe'de yaşananları nasıl unuturduk yüreğimize gerçekten insanca ve Müslümanca çarpıyorsa... Bugünlerde Srebrenitsa katliamının onuncu yıldönümü... Gazetelerde manşet... Doğu - Güneydoğu'da Halepçe mutlaka hatırlanıyordur. Hatırlamalıyız; acılar hepimizin acısı. Madımak'ı da yaşamamalıydık, 1915 olaylarını da... Dün, "Yanlış oyun"u yazdım. Şimdi, Doğu - Güneydoğu'daki acıların bitmesi için bir çağrı yöneltmek istiyorum. Hoş, Midyat'ta, Dargeçit'te, bölge ilköğretim okullarının konferans salonlarında konuşma yaptım. Her iki ilçemize pırıl pırıl, dört dörtlük, benim batıda örneğini görmediğim ilköğretim okulları yapılmış. İşte konferans salonları bu okulların bünyesinde yer alıyor. Bir kaymakamımız "Devlet buraya gerçekten ciddi eğitim yatırımı yapıyor" dedi. Buna bakarak bazan "Orta ve Batı Anadolu'da öyle yerleşim birimleri var ki, Doğu Güneydoğu'da olanlardan çok daha perişan" gibi değerlendirmeler de yapılıyor. Ama ben buradan yola çıkıp, Doğu - Güneydoğu'daki sızlanışları anlamsızlaştırmanın bahanesi haline getirmemek gerektiğini düşünüyorum. Evinizde aynı zorlukları paylaşırsınız, ama çocuklarınızdan biri kendisinin daha çok ihmal edildiğine inanır. Onu da dinlersiniz, ona da hak verirsiniz, onun da yüreğini imar edersiniz. İşte böyle, Doğu - Güneydoğu ile İstanbul'un varoşundaki fukara aynı yoklukları - ihmal edilmişliği yaşasa bile, devletin herkesin kalb ağrısını özel olarak dinleme ve dindirme gibi bir sorumluluğu var. Bu ülkenin Kürt çocuğu "Ben ihmal ediliyorum" diye düşünüyorsa, onu dinleyen bir yürek bulabilmeli. İsterse her iş, Mimar Sinan'ın minaresi kadar doğru olsun. Eğer bir çocuk onu eğri görmekteyse, ünlü Mimar'a yakışan halatlar bağlayıp, çocuğun gözünde minare düzelinceye kadar halatları çektirmektir. Kaldı ki, orada bir acı - sefalet vasatı var ve yıllardır yaşanan "düşük yoğunluklu savaş" ortamı ile de bu, herkesin payına acı bir şeyler düşürüyor. İşsizlik, yokluk, köylerden kopuş, şehirlerde savruluş, onurların yaralanması... Her şey, her şey bir acı yumağı halinde... Acıların dinmesi için bir çağrı yöneltmek... Kime: Elbet devlete, elbet icra makamında olan hükümete... "AK Parti iktidarı bir şey yapmadı!" Bu söz çok tedavül ediyor Doğu - Güneydoğu deyince... Belki de Ak Partililer yapıp ettiklerini anlatacaklar bunu duyunca... belki kimi mazeretlerini dillendirecekler... Ama bu, sızlanmayı ortadan kaldırmaz. Tahmin ediyorum ki, hatta görüyorum biliyorum ki, daha çoğunu beklediler Ak Parti'den... Ben de daha çoğunu bekledim. Bu işi doğru okumuş ve doğru çözümlere ulaşmış bir kadro olmalarını diledim. Çünkü Türkiye'nin kan kaybına yol açan birkaç acı yumağından birisi bu... "Burada, yüzündeki acıyı gidereceğim son insana kadar sizin için mücadele edeceğim" diyecek bir Başbakan olmalıydı Tayyip Erdoğan. Bu en çok ona yakışırdı. Bu heyecanı, aşkı, bölgede görevlendirdiği her devlet insanına vermesi beklenirdi. Bence zaman geçmiş sayılmaz. Acıları dindirecek adım hangi zamanda atılmış olursa olsun mübarektir. Dedim ki bir ara: Başbakan girsin bir eve, çadıra, Kürtçe selam versin, oradakiler de Türkçe karşılığını versinler... Aslında Selam'ın Kürtçesi de Türkçesi de aynıdır. Kürtçe'den neden korkmalı? Aslında etle - tırnağın birbirinden ayrılması faciası yaşanıyor yıllardır. Bunu aşmalıyız. Bunun için de "Gündemimdesiniz, gündemimdesiniz, gündemimdesiniz, sizi unutmadım, sizi asla unutmam, son insanımızın yüzünde bile gülücükler oluşuncaya kadar sizinleyim" diyen bir Ankara... Yani Başbakan. Yani Tayyip Erdoğan... Türklerin de -Kürtlerin de kurda kuşa yem olmaması için bir çok özel bir hassasiyete ihtiyaç var.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |