|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Nuriye Akman, Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Halûk Akalın ile görüşmüş. Bu görüşmenin metinleri, Zaman gazetesinde 10 ve 11 Temmuz 5005 tarihlerinde yayımlandı. 10 Temmuz'da yayımlanan bölümün başlığı şu: "Dilde tasfiyecilik büyük hataydı". Türk Dil Kurumu Başkanı'nın kişiliği de, görüşleri de, kavgacı ve çatışmacı olmaktan çok, barışçı ve uzlaşmacı. Nuriye Akman, görüşme sırasında sözü, alfabeye de getirmiş. "Dil zenginliğinin yok olmasında harf devriminin de rolü oldu mu, olmadı mı?" diye sormuş. Sayın Akalın'ın bu soruya cevap verirken, 1928'de yürürlüğe giren yeni alfabeden "Latin kaynaklı alfabe", "Latin alfabesi" diye söz etmesi, ilgimi çekti. Çünkü, bu alfabeden söz edenler genellikle "yeni Türk alfabesi" derler. Hattâ "yeni" sıfatını bile gereksiz görüp doğrudan doğruya "Türk alfabesi" diyenler vardır. Meselâ, Safahat'ı basıma hazırlayan Ömer Rıza Doğrul, birinci ve ikinci baskılar için yazdığı önsözlerde defalarca "Türk harfleri" tabirini kullanır. Bu kullanış, zımnen 1928'e dek kullandığımız yazının "Türk" olmadığını ihsas eder. Nitekim, Safahat'ı altıncı baskıya hazırlayan Fâzıl Yenisey, eserin "Arap harfleriyle basılan nüshaları"ndan söz eder. Oysa, eski yazı ne kadar Arapsa, yeni yazı o kadar Latindir. Yeni yazı ne kadar Türk ise, eski yazı da o kadar Türktür. Yaşadığımız yazı macerasını adlandırırken seçilen sözcüklerin, gerçeklerden ziyade psikolojik yöneliş ve avunuşları yansıttığını görüyoruz. Gerçeği öne çıkaracak olursak, 1928'de yürürlüğe giren alfabeye "yeni Türk alfabesi", ondan öncekine "eski Türk alfabesi" demek gerekir. Halkımız "yeni yazı", "eski yazı" derken birçok aydınımızdan daha gerçekçi davranmaktadır. Bu arada "eskimez yazı" tabiri de, hem tarihsel, hem sanatsal değere ve sürekliliğe dikkat çekmek bakımından önemli ve güzel bir adlandırma olmuştur. Şükrü Halûk Akalın'a göre, "Arap alfabesi Türkçe için çok yetersizdi." ve "Türkçeye en uygun iki alfabe var. Biri Göktürk, öbürü Latin alfabesi." Sayın Başkan, görüşünü desteklemek için deneyimlerinden bir örnek vermiş. Aynen aktarıyorum: "Arap alfabesini kullanırken yaşadığımız sıkıntı daha fazlaydı. Türk Dili ve Edebiyatı bölümü'nde yıllarca Osmanlıca dersi verdim. Öğrenciler büyük sıkıntı çekiyordu. Çünkü Türkçeye uygulanışında gerçekten sorunlar yaşanıyor. Şiir okutuyorum. "Baktım o gözlere" diye yazıyor. Öğrenci, af buyurun, "Baktım öküzlere" diye okuyor. Çünkü ikisinin de yazılışı aynı." Sayın Akalın'ın verdiği örnek, çok yerinde ve güzel bir örnek. Gerçekten de, "o gözler" ile "öküzler" eski yazımızda aynı harflerle yazılıyor. Hele, dizgi sırasında "o" ile "gözler" arasına yeterli boşluk konmamışsa, pekâlâ ve kolayca "öküzler" diye okunabilir. Ama bir metin, harflerden ve seslerden mi ibarettir? Biz metinleri seslendirmekle anlamış olur muyuz? Eski yazının böyle değişik okumalara elverişli olması, insanı metni doğru okumaya, anlayarak okumaya zorlayan bir üstünlük olarak görülemez mi? Hâlide Nusret Zorlutuna, anılarında, hazırlıksız girdiği bir derste "hüsn" okuduğu ve hakkında epeyce konuştuğu kelimenin aslında "Hasan" olduğunu fark edince, nasıl utandığını ve pişman olduğunu anlatır. Eski şiirimizle uğraşanlardan bazıları "eydür" (der, söyler) kelimesini "eder" okuma tuhaflığına düşmüşlerdir. Eski yazımız, "muallim" (öğreten) ile "muallem" (talimli, öğretilmiş), "âlim" ile "âlem" kelimelerini ayırd etme bilgisini ve dikkatini, daha işin başında, yani metni okuma aşamasında şart koşan, dolayısıyla anlamadan okumaya izin vermeyen bir yazıdır. Bence bu durum, o yazı için bir eksiklik veya kusur değil, tam tersine bir üstünlük ve meziyet sayılmalıdır.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |