|
|
|
|
|
|
|
|
|
Neden kalkınma hamlemizi siyaset-sivil toplum-işdünyası-üniversiteler birlikte ele alamıyoruz? Neden işsizliği önlemede mesleki eğitimi esas alıp iş garantili mesleki eğitime geçemiyoruz? Bu neden'leri çoğaltmak mümkün.
Her zaman olduğu gibi yine ya sıfırlara takılıp karalama kolaylığını seçiyor ya da özel okulların ve dershanelerin başarısını konuşuyoruz. Olaylara sağduyulu yaklaşmamak için o kadar şartlanmışız ki ÖSS'de en başarılı okulların devlet okulları yani bizim okullarımızın gerçeğini görmezlikten geliyoruz. Başarı ve başarısızlığı konuşurken bazı gerçekleri gözardı etmemeliyiz. 1975 yılında ÖSS'ye giren öğrencilerin %25'i üniversiteye yerleşebiliyorken, bugün bu oran %11'e düşmüştür. Sınava giren öğrenci sayısı katlanarak artmış, 2 milyona dayanmış ama yerleşecek öğrenci sayısı aynı kalmış ya da çok az artmış. Bunun için yeni üniversiteler ve bölümler açmalıyız ve mezunlar için iş alanları oluşturmalı ve geliştirmeliyiz. Başarının tanımını sınava hazırlık-sınavı kazanma-okul bitirme olarak algılamak yerine, kabiliyetleri doğrultusunda hayata hazırlanma, bu alanda eğitim-öğretim görme, en sevdiği ve başarılı olduğu alanda istihdam edilme şeklinde algılamalıyız. Eğitim sistemi üzerinde yapılan her yeniliğin yeni bir ticaret kapısı olarak algılanması aslında sistemin özüyle ilgilidir. "Eğitimde %100 reform" yaklaşımına ihtiyacımız var. 8 yıllık kesintisiz eğitimi artı ve eskileriyle masaya yatırmadan mesleki eğitime doğru tanım yapamayız. 14 yaşını bitirmeden kabiliyetleri doğrultusunda yönlendirme yapamayacağınız bir gence din eğitiminden ve çıraklık eğitiminden söz edemezsiniz. Sadece umuda ve test çözmeye endeksli yaklaşım' yanlış Eğitim sistemi içerisinde yer alanlar 'sistemin sistemsizliğinden nasıl rant elde ederim' diyorsa, 'sorunların çözümü için yükü nasıl hafifletirim' demek yerine, yük oluyorlarsa, anlayan-anlamayan herkes sadece eleştiriyor ve çözüme ortak olmuyorsa, aslında bize düşen önce bu yaklaşımları sorgulamak olmalıdır. Özel okulların eğitime bütçeden yeterli kaynağın ayrılamaması dolayısıyla yaptığı işle bir nevi devletin yükünü hafiflettiği gerçeğiyle, dershanelerin sadece umuda ve test çözmeye endeksli yaklaşımları arasındaki kesin ve kalın çizgiyi iyi analiz etmek gerekir. Bu seneki ÖSS sonuçlarında son sınıf öğrencilerinin sadece % 46.5'nin 185 taban puanı geçmiş olması dershane gerçeğini ortaya koyuyor. Okulda öğretilenle, sınavda sorulanın farklı oluşu, öğretilen gibi sorulmayıp sorulan gibi öğretilmeyişi, ortaöğretim-üniversite yaklaşımlarını, yani Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK'ü akla getiriyor. YÖK'ün bütün iktidarlarla kavga edişi, her konuda siyasetin beklentisinin tam tersini görev bilişi, onlar ne diyorsa tam tersi bizim için doğrudur deyişi, aslında ideolojik bakışın ve bir nevi siyasallaşmanın apaçık göstergesidir. ÖSYM'nin yaptığı bütün merkezi sınavların ekonomik boyutunun kapalı oluşu ve sorgulanmayışı, YÖK'ün aldığı her kararın devletin okullarını diploma almak için mecburi uğrak yeri konumuna getirirken, bazı çevrelerde bayram havası oluşturması da oldukça düşündürücüdür. Anayasamızın eğitimde fırsat eşitliği maddesi, parası olanla olmayan arasında fırsat eşitsizliğine dönüşmüştür. 1999 yılına kadar çözebildiği soru oranında başarılı olan meslek liseliler YÖK'ün aldığı bir kararla kendi alanlarındaki fakültelere bile gidemez olmuş, sadece öğretmenliklere gidebiliyorken (Örn. Ticaret lisesi mezunu bir öğrenci, iktisat, işletme, maliye gibi okullara gidemiyor; sadece muhasebe öğretmenliğine gidebiliyordu) bugün YÖK'ün 7'ye 9 oyla aldığı kararla hiçbir okula gidemez olmuştur. Burada İmam Hatip Liseleri alerjisi önemli rol oynamıştır. O kadar ki misyonerlik, satanizm, alkol gibi kirli akımlardan çok rahatsız olan bazı kesimler zehirin panzehirine de önyargıyla yaklaşmaktadır. Sorunlarımızın çözümüne nereden başlamalıyız? Kalite ortadadır. Kalkınmak istiyorsanız, mesleki eğitime ağırlık vermek zorundasınız. Bu nasıl olacak? İdeolojik katsayı engeli sayesinde hem meslek lisesine giden öğrenci sayısı düşmüş, hem de öğrenci niteliğinde çok ciddi düşüşler olmuştur. Meslek lisesine giden öğrenci oranı da %30'lara düşerken, %70'leri bulan genel liseler için de hiçbir ciddi adım ve atılım gerçekleşmemiştir. Genel eğilimi boşta kalmamak için istemediği alanlara bile kayıt yaptırmak olan bu gençliğin bu durumundan kim ya da kimler sorumlu? Esas problem sınava girip de kazanamayanların mesleki bir becerilerinin olmayışı. Okumuş, aydın(!) çevrelerin atladığı şey halkımızın 'Çocuğum meslek lisesine gitsin, üniversiteyi kazanırsa alanında daha iyi yetişmiş olur, kazanamazsa bir mesleği olur' gerçeğidir. Neden, 'ne iş olursa yaparım' diyen ama hiçbir işi doğru dürüst yapamayan yüz binler yerine, 'şu işi iyi yaparım' diyen on binleri yetiştirmiyoruz? Neden kalkınma hamlemizi siyaset-sivil toplum-işdünyası-üniversiteler birlikte ele alamıyoruz? Neden işsizliği önlemede mesleki eğitimi esas alıp iş garantili mesleki eğitime geçemiyoruz? Bu neden'leri çoğaltmak mümkün. Herhalde çözüm; eğitim-öğretimin birinci sorun olarak ele alınmasında geçiyor. Yasa ve Anayasa başta olmak üzere eğitim-öğretim hakkın zımnen de olsa sınırlayan çağdışı mevzuattan kurtulup, çağı okuyan mevzuata geçmekten geçiyor. Yukarıda açıklamaya çalıştığım kök sorunların üzerine gidebilirsek (mutlaka gitmeliyiz) diğer sorunları da kolay çözebileceğimiz inancındayım. Örneğin, bölgelerarası farklılığın önüne geçebilmek için, bizim baştan beri önemsediğimiz kalkınmada öncelikli yörelerin tespit edilerek, burada çalışacak öğretmenlere artı iyileştirme yapılması teklifimiz, hem öğretmen dağılımına, hem bir tarafta tecrübeli öğretmen diğer tarafta stajyer ya da asker öğretmen adaletsizliğine çözüm olacaktır. Ülkemizin çözülemeyecek sorunu yoktur. Ancak çözüme eğitimden başlama mecburiyeti vardır. Eğitim sorunlarını çözmeden ekonomik, kültürel, demokratik, siyasal, hiçbir sorunu çözmek mümkün değildir. Umarım ki, başta Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bütün bakanlar, bütün milletvekilleri ve bütün siyasetçiler, Türkiye'nin en önemli ve birinci sorunu 'Eğitim-Öğretim'dir gerçeğinden bakabilsinler! CHP'NİN TÜRKİYE'YE İHTİYACI VAR MI? Post-modernizmi ve hoşnutsuzluklarını irdeleyen sosyolog Zygmunt Bauman, "aylakları" modernlik sonrası durumun köksüzlüğüne ayna tutan, belirsizliğin kahramanları olarak tarif eder. Yalın, şaşırtıcı, sağaltıcı ve utandırıcı bir ötekiler topluluğu.. Daha naif olarak yaklaşıldığında ise, aylaklık dendiğinde zihinsel/duygusal bir üretime/paylaşıma imkan sağlayan, zaman içinde lirik bir savruluş/duyuş durumunu akla getiririz. Bizim anahtar bir kavram olarak yardıma çağıracağımız "aylaklık" ise bu pozitif etkinliklerinden bambaşka bir gerçekliği işaretliyor. Risksiz, emeksiz, ilkesiz dolayısıyla da avare bir politikanın yapı taşlarını çözümlememize aracı olmakta!... 19. yüzyılın ünlü Rus yazarı İvan Gonçarov, dünyaca tanınmış romanı "Oblomov"u kaleme aldığında efsanevi ve gereksiz bir kahramanın portresini çizmişti. Kendi dar dünyasında sığ entelektüel ilgileri olan, dışsal dünyaya karşı hiçbir arzusu/katkısı olmayan bir anti kahramandı bu.. Çalışmanın, üretmenin düşüncesine karşı bile üşengeçlik ve yorgunluk duyan, hayal dünyasından kurtulamayarak (sevdikleri için bile) kendi sonunu hazırlayan bir aylak... İşte CHP muhalefetinin son günlerde sergilediği isteksiz ve gönülsüz siyaset yapma arzusu tam da "aylak siyasete" duyulan bu muhteris ilgiyi akla getiriyor. Türkiye'nin gözü önünde CHP'ye bir şeyler oluyor. Enerjisiz, şevksiz, idealsiz bir vizyonla/tempoyla görevini metazori olarak yerine getiriyor. Doğaçlama siyasetin ömrü!
Bu çıkmaza sahi nasıl gelmiştik biz?
Kayıtdışı zamanlar! AK Parti iktidarını "Bunlar bizi İslam toplumuna doğru götürüyorlar" diye eleştirirken, aynı günlerde parti üyesi deneyimli emekli diplomat Onur Öymen, "AB yerine Türkiye'nin alternatifi Ortadoğu'daki İslam ülkelerinin liderliği olabilir!" (nereden akla geldiyse!) diye yabancı basına demeç veriyordu. Belirsizlik politikası her alanda (söylem dahil) CHP'nin yeni umudu olmuş gözüküyor. Kullanılan deyimler ve kavramları sözlükten bulup çıkardığımızda sorun ortadan kalkmıyor. Argo olduğu iddia edilen sözlerin lügatlerde yeri olabilir şüphesiz. Hoş bir kayıt da düşülebilir siyaset tarihçesine... Ama bir kelime bir işlem zekasıyla problemlere çözüm üretilmez. Merhum politikacı Osman Bölükbaşı, o söylemin en yalınkat olanıyla, halk hicvinin en müstehzi deyimleriyle kalabalıkları ayağa kaldırdı ve sadece kahkahalarla gülerek başkalarına oy atmalarını seyretti. Argümanlar da muğlaklaşırsa artık söze ne hacet! Kelimelerden kamuflaja gerek yok! Sonuç belli! Hiçbir sorumluluğu kabullenmeyen, halka küskün ve kızgın bir siyaset... Buyrun ben bıktım, yap(a)mıyorum, siz halk olarak bir şeyler yapın! Şair/yazar Cemal Süreyya, "99 Yüz" adlı deneme kitabında Baykal'dan nasıl bahsediyordu hatırlamak gerek; "Belirsizlikten çok şey umuyor, belirliliği de beklenmedik anda gövde gösterisi olarak alıyor. Köksüz ama sürekli bir veliaht duygusu içinde. Tam denge yitimi noktasında 'dayılanma' eğilimi bu duygunun sonucudur." Kürsü hakimiyetiyle ve kıvrak bir retorikle hitap ettiği kitleleri etkileyen, alkışlatan ve ayaklandıran bir politikacı Deniz Baykal! Ama nedense onu alkışlamak için ayağa kalktığımızda gösterdiği hedef hep bir belirsizliği işaretliyor. Biz de altımızdan sandalyenin çekilmesiyle kala kalıyoruz. Zemin kaybettirmekten keyif alıyor. Mesut Yılmaz'a verdiği hükümet desteğini bankacılık yolsuzluğunu bahane ederek çektiğinde ülkeyi krizin eşiğine getirmişti. Kuralları beğenmediği anda oyundan yine çıkıyor, aylak bir beklentiyle bulandırdığı siyaset sahnesine ansızın tekrar dönüyor.. "Hükümet tarikatların güdümüyle hareket ediyor" diyen CHP lideri, yıllar önce uluslar arası bir tarikatın toplantısına onur konuğu olarak katılmış ve "laik gidip,moon olarak"geri dönmüştü. Anadolu solu söylemine referans için arşivlerden Şeyh Edebali nasihatnameleri bulunmuş/oluşturulmuştu. Neredeyse Bernstein ve Kautsky, Mezopotamya topraklarının çocuğuydu. Engels'in köylü ayaklanmalarında anlattığı kahramanların, uzaktan akrabası Şeyh Bedrettin oluyordu. Herhalde Sovyet kolhozları (kooperatifleri) ahi loncalarına tekabül ediyordu. Yaşar Nuri hocadan fetva alınmış, Zülfü Livaneli'den enternasyonal bir türkü tutturulmuştu.
Aylaklığa övgü! Düne kadar yumuşak muhalefet yapmakla suçlanan CHP yönetimi, itiraz etmesinin kamuoyunca tuhaf karşılanacağını bildiği konulardaki uyumlu tavrına bugün son verdiğini deklare ediyor. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. En iyi komplo ispatlanamayan oluyorsa, en iyi siyaset de yapılmayanıdır kararına vardılar. Sosyal demokrat partimiz bir müddet Meclis kulisinde saklanmanın en iyi yol olduğunu düşünmüş olmalı. Sözcülerinin dillendirdiği beyanatlar ise saldırganlığın,yaygaracılığın ve çocukluk hastalıkları olan bir tür goşizmin (maceracılık) umarsız neşesi ile kısır bir tahrik atmosferi yaratmaktan öteye gitmeyi başaramıyor. Olsun! Bu yolda galip sayılır mağlup! Sorumluluk almak yerine yine halkı belirsizliğe yöneltmenin, sürdürülebilir bir kaosun peşine düştü CHP yönetimi.... Efsanevi gereksiz kahramanımız Oblomov, aylaklığıyla sadece kendi hayatını tüketmişti. Bir ülkeyi peşinden sürükleme kudreti de olmadı, ideali de... Akıldan yoksundu; fakat en azından berrak bir ruhu vardı. Ona şefkatle bakabiliriz. Ama ya Deniz Baykal, partisini ve bir ülkeyi aylak siyasetin hayal dünyasına çağırıyor. İsmet Berkan, Radikal gazetesindeki ses getiren yazısında "solun bu ülkeyi değiştirmeyi bırakın, (model) önermeyi düşünecek cesareti var mı?" diye soruyordu. Türkiye'nin özgürlükçü bir sola her zaman ihtiyacı var ama asıl "CHP'nin Türkiye'ye ihtiyacı var mı?" diye sormak gerekir. Örgütsel yapısının halkla olan kopukluğu/doku uyuşmazlığı toplumsal sorunlara ilişkin değerlendirmelerde parti yönetimince yanılgılarda ısrara neden olmaktadır. Avrupa'da "üçüncü yol" kavramı etrafında, yeni bir sosyal demokrat açılımın imkanları en azından halkın iktidara taşıması anlamında sağlanmıştı. Devlet karşısında bireyin önceliklerini/taleplerini öne çıkaran bir yaklaşımla sol yeni bir dünya vaat etmeyi en azından başarmıştı. CHP de bazı temel yanılgılarını düzeltmek ve özeleştiri yapmak durumundadır. CHP'nin kendisini, hâlâ 1930'lı yılların dünyasında geçerli olan; hükümet ve devletin dolayısıyla da partinin özdeş olduğu otokrat bir yönetimin varisi olarak görmekten vazgeçmesi gerekir. Sivil toplumun sesine kulak vermelidir ama bu otuz dört yıl üst üste başkanlık saltanatı sürdüren sendika yöneticilerini sahiplenmekle gerçekleştirilemez. Yargının siyasallaştırılması iddiasını seslendirmeden önce de Anayasa Mahkemesi eski başkanı Mustafa Bumin'in hükümeti bir siyasal parti sözcüsü gibi özgürlükler konusunda tehdit ettiğinde de aynı tepkiyi göstermiş olmalıydı. Yeni bir paradigmayla kamuoyunun önünde yer alamayan parti tüm enerjini/ümidini liderliğin gücüne bağlıyor. Oysa örgütsel tabanının iletişimsizliği, kurmay kadrosunun proje önerme konusundaki kısırlığı nedeniyle söz, liderin yapacağı polemiklerden beklenen siyasi kazançla düğümleniyor. Oysa bu yol, çıkmaz sokaktır. Sislerin alacakaranlık bulvarlarında ıslık çalarak gezinmekle, ışığın önünü kesmekle artık ne elde edebilir Sayın Baykal. Cemal Süreyya'nın deyimiyle "Yalnız gölgesiyle göründü; ışığın hemen önünde durarak, hep öyle yaparak, gölgesini büyüttü". Artık gölge etmesin! Belirsizliğin politikası da olabilir kuşkusuz; yönetmek değil sürüklenmek istiyorsa! YÖK'ÜN SARI KİTAPÇIĞI Türkiye'de öğrencilerin yükseköğretime girişinde birtakım eşitsizlikler var. Mesleki ve teknik lise mezunları, ÖSS puanları hesaplanırken düşük katsayı uygulaması ile bu eşitsizliğin mağdurları. Verilen tüm yükseköğretimi planlama, düzenleme, yönetme, denetleme, eğitim-öğretimi yönlendirme gibi aşırı yetkiler sebebiyle ortaya çıkmış aşırı merkeziyetçi-otoriter YÖK var. Bu yapı kurumsal olarak akademik özerkliğin, bilimsel özgürlüğün önündeki en büyük engel. YÖK antidemokratik bir şekilde, yıllarını idarecilikle, akademik çalışmalarla geçirmiş bilim adamlarını istekleri dışında ve hiçbir haklı gerekçeye dayanmadan sorgusuz sualsiz "denenmek üzere!" istediği üniversiteye gönderebiliyor.Bu "sürgün" uygulamasına imkan veriyor. YÖK ülkemiz üniversitelerinin dünya üniversiteleri ile yarışabilecek bir seviyeye gelmesi için akademik değerlendirme ve akreditasyon işlerini yürütemiyor. Neticede dünyanın ilk 500 üniversitesi arasında hiç Türk üniversitesi yok. Daha çok uzun gerekçe var sarı kitapçıkta. Ama ilginç olan şu, sarı kitapçığı Milli Eğitim Bakanlığı'nın deposundan çıkartan ne bakanlık yetkilileri, ne de haber için bakanlığı didik didik eden eğitim muhabirleri oldu. YÖK'le ilgili geçen yıl çok tartışılan kanun taslağını, YÖK'ün ta kendisi depodan çıkarttı. Hem de veto yemiş kanunun en can alıcı maddesini gündeme getirerek. Kimse farketmedi ama, kanun taslağının 5. maddesi yani katsayı ile ilgili madde 6 aydır YÖK'ün gündeminde. YÖK sarı kitapçıkta düşünüldüğü haliyle 0,60 ve 0,45'lik katsayı değişikliklerini -kendi yorumları ile olsa da- ÖSYM'ye hazırlattı. YÖK 22 Haziran'daki genel kurul toplantısında neredeyse katsayı değişikliğini ÖSYM'nin hazırladığı şekilde kabul edecekti ki son anda bir manevra yapıldı. Manevraya kimin neden olduğu ayrı bir konu ama, toplantıda 7'ye karşı 9 üyenin isteği ile ÖSS'deki katsayı ayrımının sürmesi kararlaştırıldı. Ancak yapılan manevra hükümetin geçen yıl yapmak istediği bir değişikliği kapsamadı. Sarı kitapçıktaki "Sınav soruları, yükseköğretime girişteki puan türleri dikkate alınmak suretiyle ortaöğretimin tüm müfredatı gözetilerek hazırlanır" şeklindeki madde 22 Haziran'daki toplantıda, hem de siyasi hiçbir talep olmadan kabul edildi. Kitapçığı ilk kim eline alacak? YÖK'ün bir ucundan, bakanlığın bir ucundan çalışmaya başladığı sarı kitapçık önümüzdeki günlerde gündemde. Çünkü tek başına iktidar olan AK Parti'nin hükümet programında "YÖK üniversiteler arasında koordinasyon sağlayan standart belirleyici bir yapıya kavuşturulacak" derken, ana muhalefet partisi CHP'nin programında daha da ileri gidilerek, "YÖK sistemi kaldırılacak, üniversitelere bilimsel ve yönetsel özerklik tanınacaktır" deniyor. Siyasi irade YÖK hakkında 'değişim gerektiğinde' mutabık iken, vatandaş ve sivil toplum kuruluşları her gün Türkiye'nin dört bir yanından YÖK'ün uygulamalarına karşı tepki vermeye devam ederken bu kurumun değişmeden kalması mümkün olmayacak. Ama bakalım sarı kitapçığı ilk kimin elinde göreceğiz?
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |