|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Hürriyet gelişmeleri baş sayfasından şöyle duyuruyordu: "Ata'nın çiftliği Dubaililere"."Ata'nın çiftliği" olarak anılan araziler "Dubaililer"e değil de "Hollandalılar"a satılacak olsaydı, gazetede benzer başlıklar görebilir miydik?
Kapalı olduğumuzun günlerin güzel haber başlıklarından ikisiydi.
"Ata'nın çiftliği Dubaililere". Habere güzel bir fotoğraf da iliştirilmişti. Atatürk'ün Yalova'da satılacak olan çiftliğin yakınlarında bulunan köşkünün -bir tek ağacın kesilmemesi için- altına ray döşenerek taşınması operasyonunu izlerken görüyorduk.. Yani bir bakıma, Atatürk'ün bu kadar özenle koruduğu çiftlik şimdi göz göre göre "Dubaililere" gidiyordu... Gazete hakkında çok çeşitleme yapılabilecek haberine iç sayfada şu manşetle devam ediyordu: "Çiftliği Araplarda". Görüyorsunuz, ifade bu kez daha sade, daha anlaşılır bir özellik kazanmıştı. Olur ya, belki bazı okurlar "Dubaililer denen bu adamlar da kim?" diye meseleyi karıştırmış olabilirler.. Dolayısıyla böylesi daha iyi; "Ata'nın çiftliği" göz göre göre Araplara gidiyor... Yalova'da bulunan ve Arapların göz diktiği "Ata'nın çiftliği", bildiğiniz gibi, ülkede sayıları hiç de az olmayan devlet tarım işletmelerinden birisi. Atatürk 298 hektarlık bu verimli araziyi 1928 yılında satın almış. Atatürk çiftliği birkaç yıl sonra (1937) diğer çiftlikleriyle birlikte Hazine'ye devretmiş zaten. Yani, bu arazilerin "Ata'nın çiftliği" olarak anılması için ortada ciddi bir neden olduğu da söylenemez. Atatürk muhakkak ki, 28-37 yılları arasında (yani rejime biçim vermek için çabaladığı yıllarda) Yalova'daki çiftliğin sorunları ve geleceğiyle ilgilenebilmek için çok az zaman buluyordu... Dolayısıyla, bu çiftliğin herhalde bugüne kadarki en yararlı-hayırlı işi, "Ata'nın çiftliği" olarak anılmaya devam ederek 298 hektar araziyi ülkeyi kasıp kavuran "imar" fırtınasından koruması-kurtarması olmuştur. Küçümsenecek bir yarar değildir bu muhakkak. Yoksa, büyük depremde Yalova'da yerle bir olan "siteler"den bir bölümü belki de bu topraklar üzerinde yükseliyor olacaktı. "Ata'nın çiftliği", Yüksek Planlama Kurulu'nun 14 Mart 2005 tarihli bir kararıyla "halen kullanılmakta olan tarım arazilerinin tarım arazisi olarak korunması şeklinde bir şerh düşülmesi kaydıyla", Hazine adına tescil edilip Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne devredilmiş. Bu karar sonrasında Yalova Belediyesi'nin arazinin 3000 dönümlük bölümüne termal ve deniz turizmine yönelik tesisler yaptıracağı söyleniyor. İşte, "Dubaililer" ve "Araplar"ın devreye girmesi de işte bu noktadan sonra başlıyor: Yalova Belediye Başkanı Barboros Binicioğlu ile Dubai İslam Bankası Başkan Yardımcısı bu yönde bir protokol imzalamışlar bile... Ancak gazetenin bu haberinde -baş sayfasından başlayarak- yer alan önemli bir bilgi daha vardı. Haberde birkaç kere tekrar edilen bu bilgiye göre, çiftliğin arazisi sadece "Dubaililer"e (ya da "Araplar"a) değil, bu işte Dubai İslam Bankası ile birlikte hareket eden Çalık Holding'e de satılıyordu aynı zamanda. Çalık Holding malum; "Dubaili" ya da "Arap" değil. Tam tersine (yanılmıyoruzdur inşallah) yatırımlarının önemli bir bölümünü "Türki cumhuriyetler"de gerçekleştirmiş bir holding. Ve hakkında (başta Hürriyet'te olmak üzere) güzel yorumlar yapılan bir holding. Ama işin içine "Dubaililer" (Araplar) girince Çalık Holding'i filan hatırlayan yok! Varsa yoksa "Dubaili" Araplar; hem de "Ata'nın çiftliği"ne konacak olan (bu ne cüret!) Araplar.... İsterseniz yazıyı bir küçük soru ile noktalayalım: Ne dersiniz, "Ata'nın çiftliği" olarak anılan araziler "Dubaililer"e değil de "Hollandalılar"a satılacak olsaydı, gazetede benzer başlıklar görebilir miydik? İnsan en çok bir de şuna bozuluyor doğrusu: "Kapitalizm" söz konusu olduğunda (ki o söz konusudur) "para"nın dininin ve milliyetinin olmadığını bu "kapitalist basın"(!) ne zaman anlayacak? (K.B)
Deniz, kum, güneş, bir miktar da haber!
"Televizyon zihinlerimizi yutan bir kara deliktir." Dünyaca meşhur iletişimcilerden biri ya da daha az tanınırlığı olan bir psikiyatr buna benzer bir kelam etseydi gayet iyi olurdu; ama etmemiş, mecburen ben ettim. Maksadım işe teorik bir geveleme ile başlamak değil, sadece uzun süre aynı hizada yazmaya ara veren her yazarın yeniden başladığında yapması icap eden başlangıç artistliğini yapıyorum. Dikkatinizi çekmek için... İşte yaptım, dikkatinizi çektim, ben de kurtuldum, sizler de kurtuldunuz! Tabii benim ileri geri gevezeliklerim, hayatta kurtulması en zor ilk üç beş milyar şey arasına girmez. Bu sebeple kendimi hiçbir zaman bir "insanlık düşmanı" olarak görmedim. En azından haber bültenlerine güney sahillerinden haber devşirmiyorum. Bakın işte bu mevzu bir ilk yazı için hiç de fena olmayan bir mevzu!.. Yüksek müsaadelerinizle bu elverişli mevzuun üstüne üstüne gitmeye devam edelim... Herhalde işitmişsinizdir, son dönemde yetkili ağızlar Türk turizminin stratejik hedeflerinden birinin, "turizmi deniz, kum, güneş anlayışına mahkum etmemek" olduğunu söylüyorlar. Keşke iri TV kanallarımızın haber merkezlerine de aynı anlayış hakim olabilse... Çünkü paraya kıyıp Brüksel'de daimi muhabir bulunduramayan bu haber merkezleri, güney sahillerimizin neredeyse her mıntıkasında gözü açık bir temsilci bulundurmayı alışkanlık haline getirdiler. Her gün bir vesile bulup bültenden bir on-onbeş dakika çarpıyor, aşırı sıcaktan koltuklarına serilmiş yetmiş milyon insanımıza deniz, kum, güneş seremonisi geçiyorlar. Tabii onların asıl ilgisi denizin içindekine, kumun üstündekine, güneşin altındakine... Çünkü zoom onlara yapılıyor, detay oradan çıkartılıyor. Bu iş bu şekilde sürerse, elim mahkum önümüzdeki yaz için bizim salonun bir duvarına uygun fiyata bir plazma TV almam şart olacak. Aç televizyonu, al meşrubatını, ser plaj havlunu salonun ortasına, günde on dakika, on beş dakika en hasından güneylere uzan, tatilci takıl!.. Zaten garibanın bronzlaştığı nerede görülmüş! Reklamlara varmadan gerçek hayatına geri dönersin! Ne abartı ama değil mi? Hayır değil! Bu abartıysa, gecenin bilmem kaçında Gece Haberleri adı altında sahil bülteni yayınlayan haber merkezlerinin yaptığına ne isim takacağız? Ben kendi adıma, milletim adına ve bütün insanlık adına, yazlık mekanlardan haber bülteni sunma güzelliğini icat eden Star Haber'e minnet duygularımı ifade etmek istiyorum. Zaten haberlerin üçte biri sahilden, havuzdan toplandığına göre, haberi sunanların da güneylerde bir yerlerde konumlanmasında bir mahzur olmasa gerek... Hoş, son zamanın haberleri hiç iç açmıyor, durum bronz ten-kara haber seviyelerinde seyrediyor ama, insanoğlu da çiğ süt emmiş, her bir şeye kısa zamanda alışıyor. Evet bu mevzu bir ilk yazı için iyi mevzu... Ama kocaman bir metropolde, haberin epeyce kuzeyinde bulunuyor olmak nasıl içimi kararttı yazarken, bilemezsiniz...(G.Ö)
Hürriyet'in Mesut Yılmaz'a garezi mi var?
Yine "kapalı" olduğumuz günlerden bir haber: "Mesut Yılmaz fırın açılışı yaptı". Güzel, yapsın bakalım... Habere eşlik eden fotoğraftan da anlıyoruz ki, Yılmaz, tatilini geçirdiği Bodrum'da Trabzonlu iş adamı İbrahim Ekmekçi'nin "pasta ve ekmek mağazası"nı açmış. Yılmaz bu arada bir de küçük açıklama yapmış: "Kendimi burada çok daha zinde hissediyorum; ama biraz fazla yemekten de kendimi alamıyorum." Bu da iyi; bir "ekmek ve pasta mağazası"nın (ne demekse?) açılısında söylenebilecek türden laflar... Hürriyet'in haberinde buraya kadar bir tuhaflık yok. Ama tuhaflık, Yılmaz'ı ve "mağaza"nın sahibi Ekmekçioğlu'nu açılışta birlikte görüntüleyen karede fazlasıyla mevcut. Bu fotoğrafı sayfamıza da alıyoruz ki bakıp siz karar verin: Bu haddinden fazla hatalı kareyi ülkenin en büyük gazetesi niçin kullanır? Hürriyet'in Mesut Yılmaz'a garezi mi var ki, onu böyle (hem de Yılmaz'ın "Kendimi burada çok daha zinde hissediyorum" dediği bir yerde ve günde) uzaylı gibi görüntülemiş... Öyle olsa gerek, çünkü bu koca gazetede gazetenin "görüntüsü" ile ilgilenen ve bu işten iyi anlayan birçok gazeteci vardır muhakkak... (K.B)
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |