AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Gidin yatın be!

Bak işte, "sansürün kaldırılışının bilmem kaçıncı yıldönümü kutlamaları"nı yine kaçırdık. Bu, Abdulhamid sansürü oluyor. Her yıl 24 Temmuz'da, dernekleri, sendikaları, cemiyetleriyle ve duayen meslektaşlarıyla toplanır, "özgür basın", "halkın haber alma hürriyeti", "pis sansürcü" diye atıp tutarlar. Ben de gülerim!

Efendim, Sultan Abdulhamid adı verilen bir padişah varmış.

Bu padişah çok sansürcüymüş.

Ne yaparmış? "Yıldız" ve "burun" diyenleri derdest edip deliğe tıkarmış. 1908 yılında, kahraman "Hareket Ordusu"nun İstanbul'a avdetiyle bu süreç sona erdirilmiş, "gerçeğin, yalnızca gerçeğin peşinde olan gazetecilerimiz" sansür belasından kurtulmuş.

Şu zalim Sultan Abdülhamid döneminde azıp yanılıp "yıldız" ve "burun" diye yazan kaç gazetecinin deliğe tıkıldığını, bunların kim olduğunu cidden merak ediyorum; her yıl şatafatlı törenlerle sansür eyyamı yapan meslek kuruluşlarından, bundan sonraki kutlamalarda isim ve vak'a bildirmelerini rica ediyorum.

Ben şimdi size "sansürsüz dönemde" olup biten bazı şeylerden sözedeceğim.

Evet, İstanbul'a avdet eden kahraman Hareket Ordusu sansürü kaldırmıştı ama, bir şeyi daha kaldırmıştı. Padişah "hal" edilmiş, akabinde gerici ayaklanma bastırılmıştı ama, bir şey daha, çok çok önemli bir şey daha olmuştu.

Meclis de "hal" edilmişti.

Hareket Ordusu'nun başında İstanbul'a yürüyen Mahmut Şevket Paşa'nın (daha doğrusu ilerici subayların), bu işe Almanların zoruyla kalkıştığını Doğan Avcıoğlu belgelemişti; hem de, paşanın Alman sefaretine gönderdiği "Hareket buyurduğunuz üzere başarılı olmuştur" mealindeki notu yayımlayarak...

Zalim Sultan Abdülhamid döneminde kaç gazetecinin deliğe tıkıldığını bilmiyoruz ama, sansürsüz (!) İttihat Terakki döneminde kaç gazetecinin sürgüne gönderildiğini, kaçının yasaklandığını, kaçının vurularak öldürüldüğünü resmî tarihçiler de gizleyemiyor. Örneğin, Ahmed Samim ve Hasan Fehmi... Biri Galata Köprüsü'nde, biri Sirkeci'de börekçi fırınının önünde vuruldu. Vuranlar taltif edildiler. Hatta biri Ankara'ya vali bile yapıldı.

Sansürü sadece Sultan Abdulhamid'e özgü bir uygulama olarak gören, bizim de böyle görmemizi isteyen meslek büyüklerimiz, sansürsüz dönemde İstiklal Mahkemesi'nde yargılanan gazetecileri görmüyorlar. Hele, bir "sansür ve yaptırım mekanizması" olarak devreye sokulan 28 Şubat kararlarını hatırlamak dahi istemiyorlar.

Madem sansür 1908 öncesine ait bir uygulamaydı, "Takrir-i Sükun Kanunu" neydi o zaman? "İstiklal Mahkemeleri" ne iş yapıyordu? Ahmet Emin Yalman, Zekeriya Sertel, Arif Oruç, Velid Ebuzziya, Eşref Edip niçin susturulmuşlardı? Tan gazetesi baskını ne oluyordu?

Önceki gün televizyonda izledim; ağzı bantlı, elleri kelepçeli bir grup gazeteci "sansürü lanet yürüyüşüne" katılmışlar, hükümeti ve yeni TCK'yı protesto ediyorlar.

Peki Ahmet Altan'a yazı yasağı getirilirken bu arkadaşlar neredeydi?

Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak, Koray Düzgören, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Tezcan, Can Ataklı, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Hasan Karakaya, Nurettin Şirin?

Bunları kim susturdu?

Zalim Sultan Abdülhamid mi?

Bu satırların yazarı 3 yıl (yazıyla üç yıl) eline kalem alamadı. Üç yıl polisle, basın savcılarıyla cebelleşti.

Bu neydi peki?

28 Şubat iradesinin gazeteci ve yazarlara yönelik yaptırımlarından şekvacı olma, tek parti dönemindeki gazeteci kıyımını ve "Takrir-i Sükûn Kanunu"nu hiç hatırlama, trilyonluk tazminat cezasını "generallerin hukuk zaferi" diye alkışla, sonra utanmadan sansür eyyamı yap.

Gidin yatın be!


27 Temmuz 2005
Çarşamba
 
AHMET KEKEÇ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED