|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Henüz fikren emeklemeğe başladığım dönemlerde büyüklerimiz İngilizci, Amerikancı, Alamancı idi ama Türkiye taraftarı değildi. İhtimal yabancı ülke hayranlığı, eski tabirle muhipliği, belki de bir bakıma Türkiye'den yana olmaktı! Onlar, başlarda da belirttiğim gibi büyüklerimiz, ayakta kalabilmek için ancak bu saydığım ülkelerden birinin yandaşı olmakla mümkün olabileceğini sanıyorlardı. Birinci Büyük Savaş sırasında da Yunanlıların, İstanbullu Rumların bir çatı altında birleştikleri Etnik-i Eteria cemiyetleri bulunuyordu. Ermeniler de keza yine birlik ve beraberlik içinde olmak için çeşitli dernekler oluşturmuşlardı. Bunlardan gregorienler, Dr. Rıza Nur'un iddiasına göre "kuyruksuz" yan'sız Ermeniler aslen Türk soyluydular. Elbette bunu kesin şekilde bilmek mümkün değil. Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa'nın yardımcılığını yapan araştırmacı Rıza Nur, böyle diyorsa belki böyle olabilir! Almanya'ya 50 saatte gidiliyordu Sözün özü, Türkiyemizde yabancı muhipleri adeta cirit atıyorlardı. Bunların pek çoğu köşe başlarını da tutmuşlardı. Ne muazzam bir dalga, ne muazzam bir propagandadır ki, genç olduğumdan ben de etkilendim. Son Posta Gazetesi'nde çalışırken Almanya'ya gitmenin yollarını aradım. O dönemlerde Almanya'ya trenle 50-55 saatte ve banliyo koltuklarına havi vagonlarla gidilebiliyordu, bacakları uzatmak dahi mümkün değildi. Biz, 4 kardeştik, babam rahmetli varlıklıydı ve ben de Türkiye Vücut Kralı, Milli Halterci, güreşçi, sözün kısacası sosyal yaşantımda hayli popüler bir gençtim. Ne var ki bir defa "şarbon" hastalığı gibi Alamanya tutkusu kanıma girmişti. Ne yapacaktım edecektim, Alamanya'ya gidecektim. Sonunda bunun da yolunu buldum. Galatasaraylı basketbolcular İstanbul'dan Amsterdam'a kadar otobüsle uzanacaklardı. Gazetecilerden o dönemde gidiş-dönüş sadece ve sadece bin Türk Lirası talep ediliyordu. Galatasaray Basketbol Şubesi Genel Kaptanı Avukat Süha Özgermi'ye 800 lira verdim, geri kalanını dönüşte kendilerine teslim edecektim. Tek gidiş 5 yüz liraydı ama ben bir süre dönmeyip Almanya'da kalacağımı söylemek istememiştim. Bizden vize istenmezdi Parayı denkleştirmiştim ama pasaport nasıl alacaktım? 27 Mayıs İhtilali ortamında İstanbul 4. Şubesi'nden pasaport verilmiyordu, bu seyahati gerçekleştirebilmek için Ankara'ya gittim. Son Posta Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi Attila Onuk'tu. Onun, Ankara'da yapamayacağı bir iş yoktu. Kendisini bulup konuştum, bazı tavsiyelerde bulundu ama akşam büyük bir rastlantı sonucu uluslararası hakemlerimizden Cezmi Başar'ı gördüm. Ona da Almanya'ya gitmek istediğimi, en kısa şekilde nasıl pasaport temin edebileceğimi sordum. Cezmi ağabey, güldü: "Bu da sorun mu?" dedikten sonra ekledi: "4. Şube Müdürü Mehmet Akzambak'tır. Bu arkadaşımız koyu Beşiktaşlıdır. Yakana Beşiktaş rozeti tak ve Pasaport Şube Müdürlüğü'ne git, işin hemen hallolur." Alman propagandası Cezmi Başar'ın dediğini yaptım, en fiyakalısından bir Beşiktaş rozeti bulup, peto cebinin üstüne iliştirerek 4. Şube Müdürlüğü'nden içeri girdim. Mehmet Akzambak, tıpkı Cezmi Başar'ın dediği gibi bana son derece yakın davrandı ve hiç bekletmeden de, evraklarım hazır olduğundan pasaportumu aldım. 40 yıl önce Almanlar Türklerden vize talep etmiyorlardı. Şimdilerde yurt dışına çıkmak isteyenler kapı-kapı dolaşıyor ya da seyahat şirketi ilgililerine dünyanın parasını ödeyip de "vize" alabiliyorlar. 1960 yılında Almanya'nın kapıları Türklere alabildiğine açıktı. 27 Mayıs İhtilali'nden hemen sonra İstanbul'dan bir otobüse binerek rüyalarımın ülkesi (elbette olağanüstü propaganda Almanya'yı benim gibi milyonlarca Türkün rüyalarının ülkesi yapmıştı) Almanya'ya doğru yola çıktım. Bulgarlar, Yugoslavlar ve de Avusturyalılar kafilemizi saygıyla selamlayıp "vizeniz var mı yok mu?" diye sormadan bizi ülkelerine buyur ettiler. Kafilede yer alan dostları şöyle bir düşünüyorum da çoğunu geçen zaman içinde elbette hatırlamıyorum: Prof. Dr. Ali Uras ekip şefiydi. Avukat Süha Özgermi, bugün "Dünya Güzellik Yarışmaları" ile ilgilenen Süha Özgermi, o dönemde Avusturya ordusunun mensuplarının "iç giyimleri"ni, çoraplarını temin eden kişiydi ve çok varlıklıydı. Şube Kaptanı Savan Zorlu ile Şamil adlı basketbolcumuz, Gümülcine'ye geldiğimizde coşku ile karşılandılar. Gümülcine kentinin ana meydanı o akşam Türklerle doluydu ve bize sessiz ve sakin ama yürekten hoşgeldinde bulunmuşlardı. Avusturya'da Hitler'in doğduğu evin "Kartal Yuvası"nın her tarafı karla kaplıydı. Bu evin önünde alabildiğine akrobasi hareketleri yapmıştım. Yıllar sonra Savan Zorlu: "Senin hareketlerini filme almıştım, istediğin zaman gel birlikte izleyelim" dedi ama hâlâ bu gözlem için vakit bulamadım.
|
|
|
|
|
|
|