T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D İ Z İ 8 ARALIK 2005 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ:
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


Ünlü Türk beyin cerrahı Dr. Zeki Ayhan Uygur,
Dedektif Frank Serpico ile 34 yıllık kader arkadaşlığını anlatıyor:
'Serpico'nun hayatta kalması bir mucizedir'

"Serpico'yu anjiyo yapmak için ameliyat masasına yatırırken, ansızın boynundaki parlak bir kolye dikkatimi çekti. O kolyeyi şu anda bile daha dün görmüş gibi hatırlıyorum. Türk bayrağı biçiminde, ay-yıldızlı bir kolye takıyordu."

Dr. Zeki Ayhan Uygur'un yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafı...
Dr. Zeki Ayhan Uygur hakkında…

Biliyorum, çoğunuz için Dr. Zeki Ayhan Uygur adı pek tanıdık gelmiyor. Ancak, bunun nedeni yine hocanın kendisi… Tıpkı yıllar önce tedavisini üstlendiği dedektif dostu gibi o da yerli yersiz medya karşısına çıkıp kendini övmeyi sevmiyor. Adına ilk kez Peter Maas'ın Serpico'yu anlatan kitabında rastladığım bu usta cerrahımız, aslında Türk tıbbının küresel arenadaki "gizli markalarından" biri…

Bugün 79 yaşında olan Dr. Uygur'in bir diğer bilinmeyen yönü de kendisinin Türk tiyatrosunun idol komedyenlerinden Nejat Uygur'un sevgili ağabeyi oluşu… Ancak, kardeş Uygur ve oğulları -meslekleri gereği- ne denli medyatik ise, ağabey Uygur da tam aksine o denli içe dönük bir hayat sürmekte. Bu belki de yıllarca emek verdiği Türk deniz kuvvetlerindeki subaylık günlerinden ona miras kalan bir özellik…

1952 yılında "Gaziantep" muhribinde üsteğmen rütbesiyle filotilla tabipliği yaparken, üç adet mayındöker gemisini teslim almak üzere 200 kişilik bir ekiple birlikte ABD'ye gönderilen Dr. Uygur, gemilerin eğitim ve teslim alma süreci nedeniyle bu ülkede yaklaşık üç buçuk ay kadar kalır. Bu ilk ziyaret, gelecekte ABD'de hekimlik yapma düşüncesinin de başlangıcı olur.

Dr. Uygur, 1952'de genç bir deniz üsteğmeni olarak ABD'ye yaptığı ilk ziyarette...

1954-57 yılları arasında Gülhane Askerî Tıp Akademisi'nde genel cerrahi uzmanlığı eğitimini tamamlayan genç Uygur, aynı akademide uzman müşavir olarak çalışmaya başlar. Buna karşılık, "beyin ve sinir cerrahisi" alanında ondaki farklı ışığı yakalayan hocası Prof. Dr. Recai Ergüder'in ısrarlı girişimleriyle, bir süre sonra yeniden ABD'ye gönderilir ve St. Albans Deniz Hastanesi'nde ilgili branşta eğitim görmeye başlar. Ancak henüz uzmanlık eğitimini tamamlayamadan Genelkurmay tarafından tekrar ülkeye çağrılır ve Gülhane Askerî Tıp Akademisi kadrosundaki görevine kaldığı yerden devam eder.

Çok sevdiği "beyin ve sinir cerrahisi" eğitimini yarıda bırakmak, Dr. Uygur'un içinde ukte olarak kalmıştır. Bu nedenle, 27 Mayıs İhtilâli'nden bir yıl kadar sonra bir kez daha ABD'ye gider ve Iowa Üniversitesi bünyesinde yarım kalan uzmanlık eğitimini başarıyla tamamlar. 1965 yılı Ağustos ayında yeniden Türkiye'ye dönerek Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde beyin cerrahı olarak hizmet vermeye başlar. Bu hizmeti dört yıl sürer ve meslekî gelişimini daha da üst noktalara taşımak üzere, 1969 yılında tabip albay rütbesiyle deniz kuvvetlerinden emekli olarak New York'a göç eder. Göç ediş, o ediş... Bundan sonra da adım adım ve her bir adımı dişiyle tırnağıyla kazıyarak, ABD'nin en tanınmış beyin cerrahlarından birine dönüşecektir.

Aynı zamanda usta bir ressam da olan Dr. Uygur, şimdiye kadar New York'ta birçok kişisel resim sergisi açmış. Kentin kamu hastanelerinde "yoksul babası" olarak ün salan hekimimiz, beyin cerrahisinde koşar adım gelişen ve insan elinin ustalığına meydan okuyan yeni teknolojilere ayak uyduramama korkusuyla son iki yıldır artık ameliyatlara girmediğini belirtiyor. Kendisi, şimdilerde bistüri tutmak yerine daha ziyade genç cerrahlara ve ABD tıp çevrelerine danışmanlık yapmayı tercih etmekte…

1953 yılından bu yana Ayla Hanım ile evli olan Dr. Uygur, kendisini tam 52 yıldır bütün iyi ve kötü günlerinde kayıtsız şartsız sırtlayan hayat arkadaşından her fırsatta büyük bir sevgi ve minnetle söz ediyor. Benim de kendi adıma hanımefendiye bir minnet borcum var. Çünkü Uygur Hoca'yı bu söyleşiye o ikna etti. Hem de yüzümü bile görmeden, yalnızca yaptığımız içten bir telefon konuşmasının ardından…

Her ikisine de birlikte daha nice uzun ve sağlıklı ömürler diliyor, saygılar sunuyorum.

* * *

- Sayın Hocam, sizinle suçla mücadele tarihinin en ilginç kişiliklerinden birini, Frank Serpico'yu konuşmak istiyorum. Ülkemizde hiç bilinmeyen bir çok ilginç olayı gün ışığına çıkacağına inandığım bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için gazetem adına size çok teşekkür ederim.

(Üstte) Brooklyn, Driggs Caddesi, 778. Dedektif Frank Serpico'nun 3 Şubat 1971 günü uyuşturucu satıcılarıyla giriştiği silahlı çatışmada yüzünden ağır yaralanıp meslektaşları tarafından ölüme terkedildiği apartman dairesinin girişi. Yerdeki kan birikintileri de yine Serpico'ya ait.
(Altta) "Serpico" filmindeki vurulma sahnesi de aynı apartmanda çekilmişti.

- Biliyorsunuz, ben şimdiye kadar "Serpico Vak'ası" hakkında ne ABD'de ne de Türkiye'de hiçbir basın-yayın organına konuşmadım. Bunun da nedeni, medyatik olmayı ömrüm boyunca hiç sevmeyişimdir. Ben genelde ameliyat masasında işimle konuşmayı tercih ederim. Bu bakımdan, yapacağımız söyleşi benim için de hoş bir tecrübe olacak. Şahsımı bunca yıl sonra hatırlayıp New York'ta bulduğunuz için teşekkür ederim.

- Dedektif Frank Serpico'yu hayatınızda ilk kez ne zaman ve nerede gördünüz?

- 3 Şubat 1971 günüydü. New York-Greenpoint Hastanesi Acil Servisi'nden aradılar. Telefondaki görevli, New York Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi'ne bağlı bir sivil polisin yüzünden kurşun yarası almış olarak hastaneye getirildiğini bildirdi. Yaralının felç ya da beyin kanaması gibi bir riski olup olmadığını acilen kontrol etmem isteniyordu. Söylendiğine göre, Brooklyn'deki bir baskında şüphelilerin silahlı saldırısına uğramıştı.

Kısa bir süre içinde hastaneye ulaştım. Yaralı memurun adını o an için henüz bilmiyordum. Kendisini sedyede ilk gördüğümde gözleri açık ve bilinci yerindeydi. Bu durum beni bir hayli sevindirdi. Sorularıma akıllıca cevaplar veriyor, istendiğinde kolunu ve bacaklarını oynatabiliyordu. Kurşun sol gözünün altına isabet etmiş ve yanağının tam orta kısmına girmişti. Suratının o yarısında bir yüz felci oluştuğunu farkettim.

Serpico'nun Dr. Uygur tarafından çekilen kafatası filmi. Sol göz çukuru altındaki 22 kalibrelik mermi çekirdeği parçaları açıkça görülebilmekte. Bu parçalar günümüzde de Serpico'nun kafatasında duruyor.

İlk çektirdiğim kafa filmlerinde, kurşunun içeride ilerleyip kulağın hemen arkasındaki "mastdid" diye bilinen kemiğe saplanmış olduğunu gördüm. Yaralı, olaydan sonraki ilk saatlerde klinik olarak iyi görünmesine rağmen, bazı tıbbî sorulara acilen cevap vermem gerekiyordu. Sözgelimi, kurşun o bölgede kafatasının derinliklerine doğru ilerlerken, yolu üzerindeki bir damarı ya da beyin dokusunu hırpalamış mıydı? O yıllarda tomografi dediğimiz test yöntemi henüz mevcut değildi. Tek seçeneğim, boyun damarlarından birine iğne ile girip kanına boyalı ilaç vererek gerçek durumunu anjiografiyle anlamaktı. Bu işlem de Greenpoint'te yapılamıyordu. O yüzden yaralıyı gelişmiş bir beyin cerrahisi servisi bulunan Brooklyn Jewish Hospital'e nakletmemiz gerekecekti. Durumu kendisine tane tane anlattım ve müdahale için onayını istedim. Başını hafifçe sallayarak söylediklerimi anladığını belirtti ve "Tamamdır doktor" diye mırıldandı. Biraz sonra, başında refakatçi olarak ben olduğum hâlde bir ambulans ile diğer hastaneye hareket ettik. İşte, henüz kısa bir süre önce tanıştığım hastamın ünlü polis dedektifi Frank Serpico olduğunu da kendisini oradaki beyin cerrahi servisine naklederken öğrendim. Olay kısa süre içinde bütün New York'ta duyulmuştu, hastanenin koridorları gazeteci ve polis kaynıyordu.

"Serpico" adı, benim için o tarihten önce de pek yabancı değildi. Çünkü bu memurun ününü son aylarda Amerikan basınında sürekli olarak duyuyordum. Ancak, kendisi hakkında o ana kadarki bilgilerim, "teşkilât içinde meslektaşlarıyla sorunlar yaşayan âsi bir polis" olduğundan ibaretti.

"Boynunda ay-yıldızlı bir kolye vardı"

Serpico'yu anjiyo yapmak için ameliyat masasına yatırırken, ansızın boynundaki parlak bir kolye dikkatimi çekti. O kolyeyi şu anda bile daha dün görmüş gibi hatırlıyorum. Türk bayrağı biçiminde, ay-yıldızlı bir kolye takıyordu.

- Gerçekten de çok ilginç... Pekiyi, kendisine "Bunun anlamı nedir?" diye sordunuz mu?

- O anda tamamen işime odaklanmıştım, o yüzden hiçbir şey sormadım. Bu sırada asistanlarımdan da dışarıda Serpico ile ilgili müthiş bir trafik yaşandığının haberlerini alıyordum. Anlayabildiğim kadarıyla, birileri bu saldırıdan dolayı ciddi bir panik hâlindeydi. Anjiyo işlemi devam ederken, bazı adlî yetkililer dedektifin sağlık durumuyla ilgili olarak sık sık bilgi istemekteydiler.

(Solda) Dr. Uygur, Serpico'yu tedavi ettiği dönemde... (Sağda) Serpico, iyileştikten sonra, 14 Kasım 1971 günü polisliği bıraktığını açıklarken...

Nihayet anjiyoyu tamamladık ve sonuçlar hepimize derin bir nefes aldırdı. Kafada önemli bir damar parçalanması ya da kan pıhtılaşması gözükmüyordu. Ancak, beyin cerrahisinin çıraklık döneminden itibaren bizlere ısrarla öğretilen önemli bir hususu da gözden ırak tutmak istemiyordum. Böyle yaralanmalarda hasta ilk anda iyi görünse bile, 12 ilâ 24 saat içinde beyinde çok hızlı bir şekilde ödem (kan pıhtılaşmasına bağlı şişme) gelişir ve bu tür bir durum da o kişinin hayatına mâlolur. O yüzden Serpico'yu anjiyodan sonra yoğun bakıma aldım ve gece boyunca hastanede kalarak gidişâtını gözlemledim. Görünüşte sorunsuz olarak uyumaktaydı. Sık sık yanına gidip onu uykudan uyandırıyor ve "Hey Frank, aç gözlerini, doktorun geldi. Anlat bakalım, kendini nasıl hissediyorsun" diye soruyordum. Bundan maksadım ise komaya girme eğiliminde olup olmadığını anlamaktı. Uyandırmalarıma her seferinde olumlu tepkiler verdi, gözlerini açtı ve Amerikalıların ünlü "O.K." işaretini yaparak gülümsedi. Kurşunun derinlere doğru ilerleyişi sırasında beynin hayatî kısımlarına ve büyük bir damara çarpmaması karşısında, onun kelimenin tam anlamıyla "Allah'ın şanslı bir kulu" olduğunu düşündüm. Saldırganlar, çok yakın bir mesafeden ve doğrudan doğruya yüzüne ateş etmişlerdi. Buna karşılık Serpico ise böyle vak'alarda hemen hemen hiç rastlanmayacak kadar olumlu bir klinik tablo çiziyordu. 14 Şubat sabahı hastanede genel viziteye çıktığımda ona bir kez daha uğradım. En kritik saatleri atlatmıştı ve bilinci hâlâ yerindeydi. Bu, ölümle hayat arasındaki ince çizgiyi artık geçtiğinin de bir kanıtıydı. Beni görünce gülümsedi, "Teşekkürler doktor" dedi ve hemen ardından da iyiye gittiğinin belirtisi olan şu cümleyi sarfetti: "Karnım çok aç!"

İlk cümle, biz doktorların hastalarımızdan gördüğümüz minnet ve vefânın insanca bir ifadesiydi. Ben de başımla onu selamladım. Buna karşılık, acıktığını söylemesinin aynı zamanda tıbbî bir değeri de vardı. Bu söz, hastalarımızın kritik aşamayı atlatıp şifaya doğru yöneldiğinin en güzel belirtisidir. Çünkü insan, eğer beyni düzgün çalışıyorsa acıkır. O anda anladım ki Serpico'nun midesi de beyni de hâlâ düzgün çalışıyordu. "Merak etme, seni biraz sonra doyuracağız" dedim, "Ama bu, her gün ayaküstü yediğin mönülere pek benzemeyecek. Sıvı gıdalarla ve yavaş yavaş besleneceksin!"

  DİĞER BÖLÜMLER
  • 1. Bölüm : "Bütün Türkiye'ye selamünaleyküm!"
  • 2. Bölüm : "Polis yozlaşırsa, bütün toplum yozlaşır"
  • 3. Bölüm : "İmkânım olsa ABD'yi terkedeceğim"
  • 5. Bölüm : "Serpico, gerçek bir bilgedir"
  • Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi