|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| D İ Z İ | 23 KASIM 2005 ÇARŞAMBA | ||
|
|
Tanzimat ile birlikte tarz-ı hayat Batılılaşırken, Batılılaşan hayatın aktörü olarak erkek kıyafetleri de devlet zoruyla değişimden nasibini almıştı. Erkek kıyafetlerini, vatandaş kimliği ile eşitleyen Tanzimat aklı; Osmanlı'nın esas unsuru olan müslim- gayri müslim hiyerarşisini fes paydası ile bozarak, imparatorluk erkeklerini dini kimliği ele vermeyecek biçim içinde "bir örnekleştirmişti". Erkekler cephesindeki eşitlenmişlik, kimliğin koruyucu unsuru olarak kabul edilen kadınlar tarafına geçirilmemiş, tam tersi müslim kadınların gayri müslim kadınlardan farklılığının ilk bakışta anlaşılmasını sağlayacak olan özellikler fermanlar yoluyla korunmaya çalışılmıştı. Bir başka deyişle kamusal alanda Müslüman kadınlar Müslüman olduklarını kıyafetleri yoluyla ilan etmek yükümlülüğüne tâbi idiler. Hayatın her cephesi Batılılaşırken, üç İstanbul birbirine bağlanıp bağlantının ana damarı Levanten kültürün beşiği olarak Beyoğlu'nda atarken, evindeki kadının Osmanlı ve Müslüman kalması için çıkarılan fermanların hükmü yoktu. Sokakta fermana uygun ama kapalı mekanlarda aydın erkeklerin beğendiği "yeni kadın" kimliğini, giyim-kuşam ve sosyal faaliyet alanlarında inşa etmeye çalıştı Osmanlı'nın aristokrat kadınları. Gazete ve dergilerde yazan erkek kalemler, imparatorluğun duraklamasını, kadınların sosyal alanda yer almaması ile izah ediyor, eğitimsiz kadınların, eğitimli fertler yetiştiremeyeceğini söylüyordu. Osmanlı kadınları ne eğitimli ne güzeldi artık. Osmanlı'nın müslim kadınlarını beğenmeyen yazıların, kadınlar cephesinde iki karşılığı oldu. BATILILAR GİBİ GİYİNMEYE BAŞLADILAR Güzelliği önceleyen kadınlar artık güzel bulunmadıkları eski tarzlarını bırakarak Batılı kadınlar gibi giyinmeye başladılar. Güzelliği önceleyen kadınlar, vakti zamanında güzelliği için nikahlanılmış kadınlardı. Eğitimli ve kültürlü olanları da vardı eğitimsiz olanları da. Kaderlerinin acı çizgisi, erkeklerini gayri müslim bir Beyoğlu kadınına kaptırmak noktasında birleşiyordu. NATAŞA'LARIN NİNESİ HAROŞA'LAR Güzelliği dillere destan, dokuz dil bilen Şair Nigar Hanım bile "kendisini deliler gibi seven" kocasını metres hayatına razı bir Rum dilbere kaptırmıştı. Beyoğlu pastanelerinde garsonluk yapan, iyi bir müzik eğitimine sahip, mazisi aristokrat Beyaz Rus kadınları, Osmanlı aydınlarının yalnız kalemine değil kalbine de girmiş; 1990'larda başlayan Nataşa akınından önce, Haroşa'lar olarak kendilerine saygın bir yer edinmişlerdi 1900'lerin başlarında. Artık güzel bulunmayan kadınlar, yeniden güzelleşmek uğruna kabuklarını değiştirmeye çalışırken, yürüyüşlerini ve duruşlarını kaybettiler. O kadar ki, Refik Halit Karay, Batılı giysiler içindeki alaturka kadınların, daha kısa ve daha şişman göründüğünü, şiirsel özelliklerini yitirdiklerini yazdı. Muhteva değişmeden kabuk değiştiğinde Refik Halit'in Batılı zevkini inciten görüntüler ortaya çıkıyordu. 2000'lerin Türkiye'sinde bu defa güzel bulunmayan, şık bulunmayan kadınlar tesettürlü kadınlardı. Hem dindar erkekler eleştiriyor, "besleme gibi giyinmek", Fransız tarzını içselleştirememekle, Fransız modacılardan istifade edememek ile suçluyordu, hem de seküler zihniyetteki aydınlar. Onların eleştirileri, saçın şapka ile de kapatılabilirliğine rağmen neden ille de başörtüsünde ısrar edildiği noktasında yoğunlaşıyordu. Bu söylemin sahiplerine göre, başörtülü kadınların kendi tercih ve estetik beğenilerinin, bağlı oldukları dini ilkelerin önemi yoktu. Bu tartışmalar her tesettür defilesinden sonra dindar kadınların özgürlük alanını daraltan bir şiddet diliyle tekrar tekrar yapıldı. Tartışmadan kârlı çıkanlar, tesettür defilesini yapan firmalar ve bu tartışmaların yapıldığı medya organları oldu. İki taraf da bu vesile ile artan satışlardan hoşnuttu. Tesettürlü kadınlar için tarz belirleme çalışmaları o kadar had tanımaz bir cüret ile ortaya konuyordu ki, Fransa'da yapılmış bir defiledeki "balık kadın" giysisini andıran kıyafet dahi tesettürlü kadınlar için önerilebiliyordu. Çoğulculuğun, kimliklerin, kişinin kendisini rahatça ifade edebilmesinin yöntemlerinin konuşulduğu post-modern dönemde tesettürlü kadınlar üzerine yapılan tartışmaları nasıl değerlendireceğiz? Başörtüsü karşıtları şekil üzerine yoğunlaştıkça baş örtme şekilleri çoğalarak yeni tarzlar ortaya çıktı.
Manto ve başörtüsü cumhuriyetle başladı Cumhuriyet ile birlikte modern kıyafetlere bürünmekte acele etmeyen mütedeyyin memur eşleri, bütün vücudu kapatan ferace ve çarşafı terk edip, manto ve başörtüsünü tercih ederek cumhuriyet karşıtı olmadıklarını ispatlama yükümlülüğünü yerine getirmek zorunda kaldılar. Osmanlı bakiyesi ilk kuşak kadınlar, hayatlarını evlerinde sürdürdükleri için, dizin altında biten mantoları, kalın çorapları, alnı kapatan üçgen başörtüleriyle cumhuriyetin ilk mantolu kuşağı olarak tarihe geçip, kendinden birkaç kuşak sonra gelecek dindar genç kızlar ve kadınlar için hizalama cetveli niyetine kullanılacaklarını bilmiyorlardı. Esasında onlar, zihniyet olarak dindar ninelerinden farksız, fakat kıyafetleriyle farklı olmaya mecbur tutulmuş kadınlardı. Zincirin koptuğu yerdeydiler. Ne var ki, konumları ve tutumları, kırılma noktasındaki ek olarak değerlendirilmemiş, geleneğin bizzat kendisi olarak kabul edilmişti: "Benim anneannem de dindardı ama bunlar gibi başını örtmüyordu" "Benim annem/ninem başını böyle örtmüyordu" noktasından başlatılan başörtü karşıtlığına, savunma, 70'li ve 80'li yıllar boyunca Atatürk'ün eşinin de başının örtülü olduğu üzerinden yapıldı. Modern Türkiye'nin modern kadınları için çarşafı terk etme kampanyalarının düzenlendiği, çekilişlerle mantoluk kumaşlar verildiği dönemlerde, Latife Hanım örneğinde olduğu gibi kadınların başlarıyla birlikte alınları kapalıydı. Hatta Latife Hanım'ın birkaç kareden fazla olmayan bu başörtülü resmi, başörtüsü yasaklarının başladığı dönemlerde başörtüsünün "Atatürkçülüğe" aykırı olmayan ispatı olarak gazetelerde ziyadesiyle yer aldı. Alnın kapalılığına verilen önem secde edilecek yeri saklamak olarak manalandırılıyordu. Modern tıbbın iki kaşın ortasında, alındaki noktayı, beynin insani özelliklerinin bulunduğu yer olarak tanımlıyor olması bu bakımdan dikkat çekici.
Göktürk başlığından penye 'bone'ye Onuncu Yıl Marşı'nın "Çıktık açık alınla" dizerine inat 1970'li yıllara kadar mümin kadınlar alınlarını örttüler. Şehirde başörtüsü öne çekilerek yapılan alnı kapatma işlemi, Anadolu'da yöreden yöreye değişen kadın başlıkları ile gerçekleş-tiriliyordu. Anadolu'daki kadın başlıklarının çeşitliğini belirleyen temel etken iklim özellikleri ve buna bağlı olarak kadının kırsal kesimde iş gücünü ortaya koyması ile bağlantılandırılabilecek bir durum. ŞEKİL DEĞİŞİYOR Yaşmağın altına takılan başlıkların Göktürkler'e kadar uzanan bir sürekliliğe sahip olması dikkat çekici. Bu süreklilik, 1990'ların ortalarından itibaren başörtüsünün içine takılan penye bonelerin alna kadar indirilmesiyle oluşturulmuş yeni biçimiyle yoluna devam ediyor. Batılılaşma macerası ile birlikte kadın giyim kuşamı ve kadın giyim kuşamının en önemli unsuru olan baş bağlama şekilleri de değişiklik gösteriyor.
|
![]()
| ||||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |