|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Acı acı yutkunduk, dudaklardan eksik olmayan dualar okunuyordu. Kurşunu çekecekleri yere mi gelmiştik?"
Ufuklardan inen akşamlar ölü
Bulgaristan'da komünist sistemin 45 yıllık iktidarının bu ülkede yaşayan Müslüman Türk toplumunun hayatı üzerindeki etkilerini ve yaşanan gelişmeleri bir gün yazmaya kararlıydım. Türkler'e yapılan zulmün finali ise Jivkov sisteminin 1984 yılı sonlarından 1989 yılı sonuna kadar Türkler'e uyguladığı soykırımı ise insanlık tarihinde az rastlanan bir olaydı. İnsanları adının bile ürperttiği Belene ölüm adasındaki toplama kampını yıllar sonra tekrar faaliyete geçirip, beş yüz kadar Türk'e aylarca burada eza ve cefa çektirmesini ilk günden son gününe kadar görüp yaşadım. O günleri yazmasaydım vicdan azabı çekerdim. Hatıralarımın esas kısmını içeren 16 ay Belen'de, 13 ay Bobovdol'da ve on altı ay da sürgünde geçen günleri Türkiye'ye geldiğim 1989 yılı sonlarında yazmıştım. İyi ki de o zaman vakit ayırıp yazmışım. Yaşanan olayları şimdi, günü gününe, kişilerin isimlerini de hatırlayabilmem mümkün değildi. Son günlerde bazılarının ''Neden Belene'yi yazıp, anlatmıyorsun?'' diye ısrarlı soruları karşısında, o ıstırap dolu günlerin öncesi de hafızamda canlandı. Kendi arşivimden, bol miktarda kullandığım fotoğraflarla Bulgaristan'da Türkler'in hayatının son yarım asrına karınca kaderince ayna tutmaya çalıştım. Gelecek nesiller için bir belgesel hali alan hatıralarımın bazı bölümlerini ilk olarak Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmak nasip oldu.
Mehmet Türker kimdir? Mehmet Türker 1950 yılında Bulgaristan'ın Kırcaali ilinin Sindelli köyünde dünyaya geldi. Sofya Üniversitesi Batı Dilleri Fakültesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Öğretmenlik yaptığı yıllarda Mehmet Halilov adıyla birçok gazete ve dergide Türkçe ve Bulgarca haber, röportaj ve hikayeler yayınladı. Bulgaristan'da asimilasyon harekatına geçildiği 1984 yılı sonunda hükümetin politikasını desteklemediği için tutuklanıp Belene Kampı'na sürüldü. Bu kampta tam 485 gün kaldı. Kurtuldum diye sevindiği an bir yıl daha Bobovdol kasabasındaki tutukevinde cezalandırıldı. 1987 yılında Dragoviştitsa köyüne sürgüne gönderildi ve orada da 16 ay kaldı. 1989 yılının Mayıs ayında birkaç bavul, 2 çocuğu ve eşiyle Viyana'ya gönderildi. 31 Mayıs'ta Türkiye'ye geldi. İstanbul'a yerleştikten sonraki ilk 10 yıl Türkiye gazetesinde muhabir olarak çalıştı. Ekovitrin dergisinde ve Kanal 7'de Ekovizyon Programı için hizmet verdi. Meçhule Yolculuk... Homurdanarak yol alan otomobilin kasası konserve kutusundan farksız. Yanımda benim gibi kolları kelepçeli öğretmen Kasım Hasanov da acılar içinde kıvranıyor. O da dün tutuklanmış, bugünü görmeyebilirim düşünceleriyle sabahlamış. Virajları göremediğimizden dolayı, vücutlarımıza hakim olamıyor, o benim üzerime, ben onun üzerine yığılıyoruz. Üç dört yıl önce geldiğim Mestanlı (Momçilgrad) kasabasında tanışmıştık. Çevresinde mert ve saygın birisiydi Kasım Muallim. Ağabey diyebileceğim kadar yaşlıydı benden. O günlerde gündem konusu olan kendi milli benliğimizle ilgili ciddi konularda hemfikirdik. Bu konularla ilgili birileri bizi ihbar mı etmişti acaba? İkimizin de ağızını bıçak açmıyordu. Karakolda geçirdiğimiz gece, anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirmişlerdi. O an nereye ve niçin gittiğimizi bilmiyorduk. Onun dayaktan morarmış yüzüne baktıkça, kendi acılarımı unutur oldum. Sessizliği ilk Kasım Ağabey bozdu ve hafifçe: "Benimle ilgili bir şey sordular mı?'' "Hayır. Ya sana beni sordular mı?'' O da hayır deyince, rahatladım. Demek ki, aylardır konuştuğumuz hassas konularla ilgili bir ihbar yoktu. Acılar içinde kıvranan Kasım Ağabey, yine duyulur duyulmaz bir sesle: "Sabaha kadar nöbetleşerek dövdüler. Aralarından birisine Albay Halilov diye hitap ediyorlardı. Hepsi palavra. Güya, bakın bu vatana emniyette de hizmet eden Türk var diye bizleri kandırıyorlar. Yemezler... Bir an elinde bir avuç mermiyi gösterip, 'Bunlar senin için. Dışarı çıkarır, beynini dağıtırım, kimse de hesap soramaz' diye tehditler savurdu'' diye anlatırken, araba durdu; kapı açıldı. Otomobile elleri kelepçeli beş kişi daha bindirdiler. Yaşlıca, karayağız olanın sakalı nereden bakılsa, bir haftalık olmuştu. Dudakları kıpır kıpır dua okuyan bu hemşehrim benim yanıma oturdu. Her birinin telaşı yüzünden okunuyordu. Biraz sıkışarak, hepimiz kutu kadar otomobile sığabildik. Saçı sıfır numara kesilmiş olanın da dua okuduğu belliydi. Başında şapkası da yoktu orta yaşlı bu kişinin. Oturur oturmaz yaşlıca adama: "Hoca mısın?'' dedi. Yaşlıca olan da: "Biraz öyle'' diye cevap verdi. "Bende de biraz hocalık vardır'' diye ekledi orta yaşlı, saçları sıfır kesilmiş olan. Otomobil yükünü almış, tekrar harekete geçti. Kısa bir sükunetten sonra hepimizin kafasındaki "Nereye götürüyorlar bizi?'' sorusu birisi tarafından seslice soruldu. Her kafadan ayrı bir yorum çıkıyor, kimi Eski Zağra, kimi Lovça, bir başkası da Sofya cezaevlerine götürüldüğümüz tahminlerini yürüttü. Hiçbirimizin ilk aklına gelen ve en muhtemel gidebileceğimiz Belene'yi korkudan telaffuz etmeye dili varmıyordu. Oysa, Belene denince tüylerimizin ürperdiği o ölüm adasına son iki üç günden beri onlarca kişinin hapsedildiğini duymuştuk. Buna rağmen meçhule gidiyoruz diye kendimizi aldatıyorduk. Türk olmak suçtu Son bir kaç haftadan beri Bulgaristan Komünist Partisi'nin aldığı bir kararla artık bu ülkede Türk ismi ve Türk varlığı diye bir şey kalmayacaktı. Edinilen bilgiye göre devlet bu sorunu çözmeye o kadar kararlıymış ki, Türk nüfusun yüzde onunun imha edilmesi bile göze alınmış. Yirminci yüzyılın sonunda böyle bir vahşetle karşı karşıya kalan Bulgaristan Türkleri için varoluşlarının en kötü günleri gelip çatmıştı. Bu asrın sonunda bu tutuklamalar, kurşuna dizme olayları Patagonya'da değil, bir Avrupa ülkesi Bulgaristan'da yaşanıyordu. Bundan böyle ben Mehmet, ağabeyim Ahmet, kızkardeşlerim de Emine, Fatma, Hayriye olmayacaklardı!? Bunları düşünmek bile insanı kahrediyor. Ve bunu düne kadar beş asır boyunca Osmanlı esareti altında yaşayan bir avuç Bulgaristan yapıyordu! Bütün bu girişimler ve halk arasında burada asırlardan beri yaşamakta olan Türkler'in Müslümanlaştırılmış Bulgarlar oldukları hep uydurulmuş masallardı ve bir gün bütün bunların yanlış olduğu ortaya çıkacaktı. İki milyon Türk'ün yok olmasına dünya kamuoyu göz yumamazdı. Bizler şu anda böyle bir aptal politakanın mağdurları olarak arkamızda gözü yaşlı ana-babalar, eşler, çocuklar ve akrabalar bırakmışız. Suçumuz ise Türk olmak. Ölüp ölüp dirildik Yola çıkalı 3-4 saat oldu. İki gündür kimsenin kursağına bir lokma bir şey inmemişti. Bir ihtiyaç molasıdır diye düşündük. Dışarıdan kulağımıza gelen konuşmalar korkunçtu... "Şu analarını s... feslerini (Fes dedikleri Türkler'di) burada mı gebertelim, yoksa biraz daha ileride mi?'' "Nerede ölecekleri hiç de önemli değil. Nasıl olsa bizden hesap soracak mı var? Ha burada, ha orada'', derken bir üçüncüsü: "Hadi biraz daha gittikten sonra işlerini bitiririz'' demesiyle bizde bet beniz kalmadı. Nabızlarımızın atışını kulaklarımızla duyar olduk. Birbirimize bakmaya korkuyorduk. Her birimiz bildiği duayı okuyorduk. Belki az sonra kelime-i şahadet getirebilirdik. Şu anda suçsuz tutuklu olmamızın da hiçbir anlamı kalmamıştı. Birkaç gün önce Kirli ve Mestanlı'da öldürülenler de suçsuzdu. Bulgar tarihinde bu tür olayların da nicelerinin yaşandığını biliyorduk. Kendi halkını bile katledenlerden her şey beklenirdi. Otomobil tekrar yola koyulunca, bir daha hiç durmamasın istedik. Müthiş bir korku içinde her birimizin kendinden geçmiş bir hali vardı. Kimse konuşmuyordu. Otomobilin konserve kutusu gibi kapalı kasasının tavanından sadece gökyüzü görünse de büyük şehirlerden geçerken, yüksek binaların tepelerindeki yazılardan hangi şehirden geçtiğimizi tahmin etmek de mümkündü. Otomobil düz bir ovadan sonra rampa yola girdi. Virajdan viraja giriyordu. Sık sık düşük viteslerin birinden diğerine geçiyordu. Donmaktan kurtuldum Akşam oluyordu. Soğuk da giderek kendini hissettiriyordu. Balık istifi gibi yolculuk bizi mahvetmişti. Birbirimize dayanmasak, yerimize yığılıp kalacağız. Aramızda benden başka paltosuz yoktu. Tutuklamaya gelen polisler, öğretmenler odasından pardesümü almama bile izin vermemişlerdi. Derler ya her işte bir hayır var; Ahmet Efendi'nin paltosu hayli bolcaydı. Ayrıca sol kolu da kelepçesizdi. Soğuğa dayanamaz olduğum bir anda Ahmet Efendi'ye dönerek: "Aman Hocam, 'Allah'ını seversen şu paltonla beni sar!'' dedim. Ricam üzerine Ahmet Efendi kolunu paltosunun yeninden çıkarıp, benim sırtımı çulladı. Böylece otomobilde donmaktan kurtuldum.Bitmek tükenmek bilmeyen yol uzadıkça, içimizdeki ümit kıvılcımı da büyüyordu. Gecenin karanlığında hâlâ bir avuç büyüklüğündeki Bulgaristan sınırları içerisinde mi dolaşıyorduk? Ah bir sabah olsaydı... Yeni gün yeni kısmet derler ya! Böyle iyimser hayaller içindeyken, otomobil durdu. Hepimiz birbirimize bakıştık. Bu bakışlar birbirimize son bakış mı olacaktı? Acı acı yutkunduk. Dudaklardan eksik olmayan dualar okunuyordu. O an en kötüsü akla geliyordu: Acaba kurşunu çekecekleri yere mi gelmiştik? Allah korusun! Her birimiz çoluk çocuk sahibi... Ben henüz bugünlerde çocuk sahibi olmayı bekliyordum. İki gün önce tutuklandığım haberini almışlar mıydı acaba? İki hafta sonra doğum yapması gereken eşimi böyle acı bir haber çok kötü etkilemez miydi? Allah yardımcımız olsun derken, otomobilin kapısı açıldı, "İnin!'' emri verildi. Ayazda tek donla kaldık
Yere indik. Soğuktan katılaşmış vücutlarımızı doğrultmakta güçlük çekiyorduk. Nereden bakılsa, on saattir aynı vaziyette yoldayız. Etrafımızda gördüğümüz manzara bizi bir kez daha ürküttü. Bizi çember içine almış ellerinde otomatik silahlı polisler, kurt köpeklerini zor zaptediyorlar. Üç sıra dikenli tellerden örülü bu avlu cezaevinden başka bir yere ait olamazdı, ama hangisine? Şaşkın şaşkın etrafımıza bakınırken silahların dipçikleriyle bir "Hoşgeldiniz'' aldık. Yerde diz boyu kar... Ayaz etrafı donduruyor. Sırtımda Ahmet Efendi'nin paltosu da yok.
İncecik ceketten soğuk iliklerime işliyordu. Önce kelepçeleri aldılar. Bir alışkanlık, soğukta hemen ellerim cebime gitti. "Bıçak mı çıkaracaksın devletin polisine?'' diye sırtıma inen cop bir kez daha bana sokakta değil, cezaevinde olduğumu hatırlattı. Hepimiz bir sıra olduk tel avlunun boyuna ve başladık beklemeye. Her an birinin "Ateş'' emri vermesinden korkuyorduk. Böyle anlarda dakikalar saat, saatler de gün kadar uzun sürer.
Beklediğimiz emir gelmedi. İçimizde küçücük ümit kıvılcımları canlandı.
Soğuktan yüzlerimiz morarmış, çenelerimiz tutmaz olmuştu. Kar üzerinde soyunmamızı emrettiler. Anadan doğma soyunduk, üstümüzde tek don kaldı.
Tek tek içeride bir görevli tarafından üzerimiz, bıçak, silah türünden bir şeyleri zula edip etmediğimizin belirlenmesi için arandı. Gece yarısı elbiselerinden mahkum olduklarını anlayabildiğimiz gruplar bir yerlerden geliyordu. Hiçbir suçumuz olmasa bile şu anda burada olmaktan, onların yerinde olmayı kırk bin kere tercih ederdim.
|
|
Mehmet Türker |
|
|
|
|