T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

Mustafa Şükrü Kürtçe bilmezdi

Mustafa Şükrü Efendi Kürt kökenli olduğu halde tek kelime Kürtçe bilmiyordu. Kendi el yazısıyla yazdığı hal tercemesinde, Kürt olduğu ama Türkçe ve Arapça'dan başka dil bilmediğini yazar.

Kürtzâde olduğu halde Türkçe ve Arapça'dan başka dil bilmeyen; orta boylu, siyah gözlü ve esmer yüzlü Mustafa Şükrü Efendi, icazet aldıktan sonra imtihan olmuş ve Bayezit Camii'nde derse çıkmıştır. Bu camideki dersiamlığı ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Bu camide bulunan diğer dersiamlarla dinî tahsil hakkındaki fikirlerini yaymıştır.

Mustafa Şükrü Efendi icazet alıp Bayezit dersiamları arasına katıldıktan sonra müderrislik payesini de almış ve bu müderrislik derece derece yükselerek, hizmetleri ile eş olarak, Süleymaniye Müderrisliği pâyesine kadar gelmiştir. h. 1313 (m. 1895)'de Padişah Sultan Abdülhamid'in huzurunda her Ramazan'da okunan derslere devam üzere "Huzur Dersleri"ne muhatab (dinleyici) tayin edilmiştir. h. 1330 (m. 1912)'de "Huzur Dersleri" mukarrir (ders anlatıcı)liğine geçmiştir. Bu ders okutmalar her yıl Ramazan ayında devam ettiğinden 1922 yılına kadar sürmüş, ancak 1923'de yaşlılık ve sağlık nedeniyle derslere devam edememiştir. Bu durum Mustafa Şükrü Efendi'nin son demlerine kadar Şeyhülislâmlığa bağlı bulunduğunu göstermektedir.

Mustafa Şükrü Efendi, Eylül 1310 (1894)'da Meclis-i Tetkîkat-ı Şer'iyye azalığına tayin edilmiştir. Bu meclis dinî meseleleri tahlîl ve tetkik eden bir kuruldu. Bilhassa şeriat mahkemelerinden gelen ihtilâflı meseleler enine boyuna tartışılır ve dinî kaynağı tesbit edilerek gerekli yere bildirilirdi. Burası adetâ dinî bir "Danıştay"dı.

Dini eserlerin basımı

Adı geçen azâlıkta bulunurken, aynı şekilde Mayıs 1905'de Tetkîk-i Müellefat Encümeni âzâsı olmuştur. Bu encümende yazılmış olan dinî eserler tetkîk edilir, İslama aykırı tarafları olup olmadığı tesbît olunduktan sonra, yazılan kitap hakkında rapor verilirdi. Çünkü o devirde dinî eserlerin basılması için izin alınması şarttı ve bunun makamı da Şeyhülislâmlıktı. Şeyhülislâmlık da bu iş için bu encümeni kurmuştu. Bunların yoğun olduğu devir de Sultan İkinci Abdülhamîd devridir.

Eylül 1909'dan sonra Şükrü Efendi, Meclis-i Eytam âzâlığına getirilmiştir. Bu mecliste de yetim malları üzerinde dinî haklar tesbit edilir, yetimlerin mallarından dinî ölçüler içinde istifadeleri sağlanırdı.

Çin'e giden heyet

Mustafa Şükrü Efendi gücünü şeriattan alan bir devletin mensubu idi. O devletin en üstün hizmet yerlerinde bulunmuştu. "Devrimci"lerin karşı oldukları ve her fırsatta kin ve nefretlerini kustukları "Ulu Hakan" Sultan Abdülhamîd Han'ın en önde gelen siyasî görüşü "İslâm Birliği" ve "İslâmın Yayılması" olduğundan, bu uğurda Batılı devletlerle uğraşırken, diğer tarafta İslâmiyetin gelişmesine çalışıyordu. Bu hususta 1903'de bir heyeti Çin'e yollamıştı. Bu heyet Çin Müslümanları'nın durumunu görmek, Müslümanlar'ın kültürel hayatını incelemek ve İslâmiyetin Uzak-Doğu'da gelişmesini propaganda etmek gayesini güdüyordu. Bu siyaset Hristiyan-Batı'nın İslâm ülkelerinin pek çoğunu müstemleke olarak elinde bulundurup sömürmesine karşı takip edilen bir yoldu.

Abdülhamîd'e tahammül edemeyen neslin önde geleni, dedesinin Abdülhamîd'in siyasetine uygun bir İslâm-Türk âlim ve devlet adamı olduğunu bilmez.

Nerden bilecek Ecevit, dedesi dedesinin 1903'de "Heyet-i Mahsusa" ile hususî bir memuriyetle ve Padişah Abdülhamîd'in iradesiyle Çin'e gönderildiğini... Nereden bilecek dedesinin "Çinli Hoca" diye sonradan meşhûr olacağını...

Mustafa Şükrü der ki:

Dede Mustafa Şükrü Efendi ve dersiam arkadaşları diyorlar ki:

"Bu büyük milletin padişahlarından fetihler ve sair muvaffakiyetler ile, devlet adamlarından metin ve isabetli icraat ile, hakimlerinden adalet ve hakkaniyetle, memurlarından vazife-severlik ve doğrulukla kendini gösterenler hep esas faziletlerini İslâmın ilim ve üstünlüklerine borçludurlar."

Din adamları gibi, devlet adamları da bütün üstünlük ve faziletlerini İslam'a borçlu iken, dine hakaret eden, dindârı aşağılayan sahne oyunlarını yadırgamak Ecevit'e göre suç oluyor. Ve kalkıyor, din adamlarına öğüt vermeye:

Torun Ecevit'in cevabı

"Topluma iyi ile kötüyü, yanlışla doğruyu öğretecek din adamları, önce, kendi aralarında iyi ile kötüyü, yanlış yolda olanla doğru yolda olanı ayırt etmesini öğrenmelidirler. Bunun için de halkın, aydınların, yazarların kendileri hakkındaki hükümlerine değer vermelidirler. (...)

Demokrasi din ve vicdan özgürlüğü ile birlikte, düşünce ve tenkit özgürlüğüne de, sanat özgürlüğüne de, saygı rejimidir. Haklı olarak din ve vicdan özgürlüğüne saygı isteyen din adamları demokrasinin ayrılmaz unsurları olan başka özgürlüklere de saygı gösterilmesini öğrenmelidirler." (Din Adamı, adlı makaleden.)

Doğu mitinglerine Ecevit desteği

Mustafa Şükrü Efendi, Kürt asıllı olduğu halde gördüğü İslâmî eğitim, onun ırkçılık bataklığına saplanmasını engelliyordu. Dedenin manevî hayatından habersiz olan torun bir noktayı unutmamış olacak ki, dedesinin Kürt olduğunu ve kendisinin de bu çağ-dışı ırkçılığı körüklemek için bu Müslüman milleti siyasî ikbal adına istismar ettiğini açıkça gösteren belgeler mevcuttur. Nitekim İsmet İnönü zamanında genel sekreter iken, Parti Meclisi İstanbul Kartal'da toplanır. TİP'in Doğu'da bölücü mitinglerine CHP'nin de katılması için teklifte bulunur. Kemal Satır, Paşa'ya haber verir ve önlenir. (Suçlu Kim?, Tercüman, 8.8.1978, sh: 2) Fakat Ecevit, Doğu'da devam eden mitinglere bazı parti il başkanlarının katılmasını sağlar. "Kürtçe" konuşmalar yapılır ve bu sayede halktan oy toplanması sağlanır. (Son Havadis, 15.3.1972). Ecevit, Doğu'dan sürülmüş bir aşiretten geldiğini bildiğinden Doğu halkının "Kürtçe" gazete ve kitabları okumasını ister. (Ulus, 13.2.1968) Ona Doğu'nun fahrî hemşehriliğinin verilmek istenmesi (Milliyet, 5.4.1975), Doğu'daki isyanlara katılanları ırkdaş kabul edip "kahraman" saymasından ileri gelse gerektir. (Yankı, 16.6.1975, sayı: 222).

TÜRKİYE'NİN SON BİR ASIRDA GELDİĞİ NOKTA

Padişah'ın huzurunda ders veren Allah'ın kitabının ne söylediğini en seçkin alimler önünde tekrar eden, Ulu Hakan'ın direktifleriyle İslâmı yaymak için Çin'e gönderilen ve çıkacak olan eserlerin İslam'a aykırı olup olmadıklarını tetkîk eden heyette azalık yapan bir zat ile günümüz siyasî hayatının bir numaralı şahsiyeti olan torun arasındaki değişik ve birbirine zıt düşünce ve metod farkları Türkiye'nin son bir asır içinde ne hale geldiğinin açık misalidir.



Devam Sayfaları
1 | 2 | 3

Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu
 
Sadık Albayrak
Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED