|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İngilizler 1948'de Filistin'den çekildikleri takdirde üçte iki Arap, üçte bir Yahudi olmak üzere mahallî bir hükümet kurmayı düşündüler. Hükümetin herşeyi üçte iki nisbetinde Arap, üçte bir nisbetinde Yahudi olacaktı.
Şehzade Mahmut Şevket Efendi ile 1965'te Fransa'da yaptığımız görüşmede Arap-Yahudi devleti fikrinin nasıl akim kaldığını da konuştuk. Dün Mahmut Şevket Efendi'nin Yahudi Hagana Örgütü temsilcisi ile yaptığı ilk görüşmeyi vermiştik. Bu tarihi hadisenin devamını Şehzade Mahmut şöyle anlatıyor: "Yahudi Hagana Cemiyeti'nden gelen mümessille, İngilizler'e haber vermeden görüşmeyi doğru bulmadım. İngiliz Sefârethânesi'ndeki Philip Taylor'a durumu açtım: 'Ben sizin arkanızdan bu teklifi kabul ederek Hagana Cemiyeti'nin mümessili ile görüşmek istemedim. Araplar'la Yahudiler'den müteşekkil bir hükümet kurmak istediğinizden de haberim var. Bu hal şeklini, Araplar'ın kabul etmediğini, Londra'daki müzarekelerden netice alınamadığını da biliyorum. Acaba sefâret bu hususta ne düşünür?' '-Bak' dedi, 'ben size bir dostunuz sıfatıyla söyleyeyim ki, bu zâtla görüşün, fakat bu benim söylediğim, hükümet ağzından değil, sefâret ağzındandır. Şimdi lâzım gelen yerlerle görüşür, konuşur, onların bu mesele hakkında ne düşündüklerini size bildiririm.' Şark İngiliz Orduları Başkumandanlığı büroları ve Sefâret'in alâkalı kimseleriyle görüşerek bana telefon etti ve: '- Size' dedi, 'Kolonel Benster gelecek. O sizi daha fazla aydınlatabilir. Kendisiyle görüşüp konuştuktan sonra bir karara varırsınız!...' Kolonel Benster çıkıp geldi; 'Ben Wilson (İngiliz Başkumandanı) ile görüştüm, bu hususta tam bir salâhiyetim vardır. Siz, Lord Clarn'e (Kahire'deki İngiliz Sefiri) değil bana bakın, benim söylediğimi yapın!. Siz lütfen, bu Yahudi Hagana Cemiyeti'nin mümessili ile görüşün! Kendisini dinleyin, istediği neyse bundan bizi haberdar edin!' İngilizler çekilecekler
O gitti. Teklifi getiren Türk'e telefon ettim.. Biraz sonra ikisi birlikte geldiler. Mümessilin ismi de Mister Shivery idi. Bu Yahudi, İngiliz ordusunda nüfuzlu bir binbaşı imiş. Adam derhal söze başladı. '-Bak' dedi, 'İngilizler 1948 senesinde Filistin'den çekilecekler. İstiyorlar ki; orasının geleceği için şimdiden ciddî bir adım atsınlar. Orada üçte iki Arap, üçte bir Yahudi olmak üzere mahallî bir hükümet kurmayı düşünüyorlar. Hükümetin bakanları, polisi, jandarması, memuru, hâsılı herşeyi üçte iki nisbetinde Arap, üçte bir nisbetinde de Yahudi olacak! Araplar, bu teklifi kabul etmiyorlar. Biz kabul ediyoruz. Böyle bir devletin reisinin, Arap olmasını istemiyoruz. Hele Yahudi hiç olmasın! Çünkü Araplar kabul etmezler. Mısır kral ailesinden bu iş için birisini seçmek istiyoruz. Bu zâtı da bulduk, Prens Abbas Halim!. Prens Abbas Halim kabul etmiyor. Mısır hükümeti bu işe mâni oluyor. Kurulacak bu Filistin devletinde, devlet reisi olmayı kabul eder misiniz?' Ben tabiatiyle çok şaşırdım. Çünkü Filistin kat'iyyen aklımdan bile geçmezdi. Ahâlisinin bir kısmı Arap, diğer kısmı ise Yahudi'dir. Ben ise bir Türküm. Allah, Allah!.. Bu nasıl olur? Dedim ki: '- Bana müsaade edin, bir iki gün sonra ben size haber veririm.' Aziz Mısri Paşa destekliyor
Ertesi günü kendisine telefon ettim. Onu çağırmadan önce İngilizlerle temas etmiş ve durumu bildirmiştim. Misler Shivery'ye dedim ki: '-Benim Filistin'le hiç bir alâkam ve ona dair hiçbir düşüncem yoktur. Hiç!... Ben bir yabancıyım. Siz Yahudi'siniz. Devlet reisi olmamı siz istiyebilirsiniz, acaba Araplar ne diyecekler? Bu zorla olacak bir iş değildir. Araplar'la Yahudiler'in ittifakıyla olabilir. Bu nasıl gerçekleşebilir, onu da, bilmiyorum, bu sebeple bu işe niyetli değilim. Böyle ihtilaflı bir meseleye, karışmak istemem.' '- Peki' dedi. 'Madem ki Araplar'ın kabul edip etmemesi noktasında tereddüde düştüğünüz için karışmak istemiyorsunuz, o halde önce onlarla temasa geçiniz!' '- Pekâlâ, öyle olsun! Tekrar haberleşiriz' dedim. Mes'eleyi Araplar'a açmak için bir vasıta düşünmeye koyuldum. Hatırıma meşhur Aziz Mısrî Paşa geldi. Araplar üzerinde son derecede nüfuzlu bir kimseydi. Paşa, bu habere çok sevindi. '-Ben' dedi, 'Araplar'ı buraya çağırırım. Mes'eleyi kendiniz anlatırsanız iyi olur.' İki gün sonrası idi. Vâki davete hepsi gelmişti. Bunlar İngilizler'le anlaşmak için Londra'ya kadar gitmiş olan Arap liderleriydi. Paşa, mes'eleyi onlara izah etti. Dedi ki: '-Bakınız, yarın Araplar'la, Yahudiler arasında patlayacak olan uzun mücâdelenin en kestirme yolu budur. Yoksa ileride daha fena olacaktır. Bunu kabul etmelisiniz.' O toplantıda muhataplarının çoğu Paşa'ya 'evet' demişti. Az bir kısmı ise 'hayır' dememişler, fakat müstenkif davranmışlardı. Paşa, onların tereddüdünü görünce, 'Bunu kabul etmelisiniz' diye ısrar etti. Bunlar da cevap olarak: '-Müftü ile konuşalım. Hey'etimizin reisi odur. Biz sâhib-i selâhiyyet değiliz!' dediler. Paşa: '-Peki' dedi, 'Konuşun görüşün, fakat vakit kaybetmeyin!' İnat Yahudiler'e yaradı
Ben bunu başlangıçta istememiş, arzu etmemiştim. Sonra düşündüm ki, Araplar'la asırlarca beraber yaşamıştık. Dinimiz, örf ve âdetlerimiz bir, çok şeyimiz beraberdi. Gerçekleştirilmek istenen teklif de onların muhakkak ki lehinde idi. Yarın orası Türkiye'ye karşı birinci derecede bir üs olabilirdi. Bu sebeple sonradan taraftar oldum. Kısmet değilmiş, iş bu şekle girince İngiliz süngüsüne istinad ederek ahâlinin kendi dinimden olan ekseriyetine karşı ve onlara rağmen bir hareketi gerçekleştirmeyi doğru bulmadım. Benden başkası olsa, bu son teklif istikametinde hareket ederdi. Böyle bir şeye girişmeyi vicdanıma sığdıramadım. İngilizler de iş bu şekli alınca, öteden beri mâni oldukları Arap muhaceretine bigâne kalmaya başladılar. Onlar da fırsatı ganimet bilip oradan bir an önce çıkmaya koyuldular. Yahudi göçüne teşvik
Diğer taraftan Yahudi göçüne karşı müsamahakâr davranmaya hattâ onları bu iş için teşvik bile etmeye başladılar. Bu sûretle dünyanın her tarafından İkindi Cihan Harbi'ni görmüş, tecrübeli, mütefennin, iyi yetişmiş Yahudiler'in akın etmesiyle Filistin'deki nüfus dengesi değişmeye yüz tuttu! Bunlar Araplar'ın veya bizim bildiğimiz o eski Yahudiler değildiler. Cesur, komitacı, azimli ve çalışkan insanlardı. Biliyorsunuz kısa zamanda oraya hâkim oldular ve altı gün içinde de Araplar'ı ummadıkları bir mağlûbiyete uğratarak perişan ettiler. Allah korusun belki bilmem daha beter neler de olacak! Bugünkü harbler artık bambaşka olmuştur." İngilizler, ânî bir kararla, "-Ne haliniz varsa görün!" kabîlinden bir hissiyât ve düşünceyle ânî bir sûretle Filistin'den çekildiler. Bunu müteâkiben zaten hazır olan Yahudiler, 14 Mayıs 1948 tarihinde bütün dünyaya Filistin'de bir "Yahudi devleti" kurulduğunu ilan ettiler. Arap devletleri hariç hemen hemen bütün dünya, kurulan bu devleti tanımakta gecikmedi. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiliz imparatorluğunun -âdeta- tasfiyeye uğradığını gören siyonistler, Amerika'nın yıldızının yükseldiğini farketmiş ve bu ülkeye intikal etmeye başlamışlardı. Bundan böyle daha önce İngilizler'in desteğiyle yürüttükleri siyasetlerine, daha yeni ve müessir bir destek elde etmiş bulunuyorlardı.
İNGİLİZLER ŞEHZADEYİ SIKIŞTIRIYOR
Şurada burada Araplar resmen İngilizler'e karşı isyan halinde bulunuyorlardı, İngilizler bu pürüzlü ve ihtilaflı mes'eleyi bir an önce sağlam bir esasa bağlamak hususunda acele ediyorlardı. Orada oturan Yahudiler ise İngilizler'in, ekseriyetle Araplar'ın teşkil edeceği bir devlete taraftar olmalarından dolayı onlara diş biliyor ve bâzı huzursuzluklar çıkarmaktan geri kalmıyorlardı. Bu sırada doğrusu İngilizler'in Araplar'a büyük bir yardımı da olmuştu. Filistinli Araplar'ın hicretlerine mâni oluyorlardı. Diğer taraftan da Yahudiler'in gelip oraya yerleşerek, ekseriyet teşkil etmelerini önlüyorlardı. Gerçek budur. Bu yüzden Yahudiler İngilizler'e karşı suikastlara, sabotajlara teşebbüs ediyorlardı. Bundan huzursuz olan Araplar, İngilizler'in mâni olmasına rağmen çeşitli yollarla oradan kaçıyorlardı. Malını satan, bir yolunu bulup, sıvışıyordu. Bunlar ekseriyetle Filistin'in mal mülk sahibi zenginleriydiler. İşler böyle uzayınca Yahudiler fenâ halde sinirlendiler, kendilerinin kabulünü muvafık görmedikleri bir teklifi dahi Araplar'ın kabul etmeyerek daha fazlasına talib görünmeleri onların, giriştikleri sabotaj, mal mülk satın alma, sûiskast gibi çeşitli faaliyetlerini artırmalarına sebep oldu. Araplar'dan iş çıkmadığını gören Weismann gitti. Arkasından Shivery de gitti. Ortada İngilizler'le ben kaldım. Meğerse müftü, bana mektubu göndermekle beraber, adamlarına başka türlü söylemiş. Bu işin kabul edilmemesini bildirmiş. Demek ki müftü iki yüzlülük ediyordu. Shivery ve Weismann gidince, İngilizler, bana yeni bir teklif yaptılar. Bu da şu idi: Henüz Filistin'den çekilmemiş olan İngiliz Ordusu'nu arkama alarak, oraya gidip 'Filistin Hükûmeti'ni ilân etmem arzu ediliyordu. Kabul etmedim. Araplar ekseriyette, Yahudiler ise ekalliyette idi. Yahudiler istiyor, Araplar'sa taraftar değildi. Ekalliyetin istediğini gerçekleştirmek için ekseriyetle çatışmak mecburiyeti hasıl olacaktı. Üstelik bir müddet sonra İngiliz Ordusu çekilecekti. O zaman ben, kurulacak olan hükümeti devam ettirebilmek için Yahudiler'le beraber mi hareket edecektim?! Sizler benim yerimde olsaydınız, bunu kabul edip Yahudiler'le bir olup kendi dindaşlarınız olan Araplar'a karşı çıkar mıydınız? İşte ben de bu düşüncelerle bu teklifi sûret-i kat'iyyede reddettim, işte işin hülâsası budur. Kudüs müftüsünden şehzadeye mektup
Aziz Mısrî'nin Araplar üzerindeki nüfuzunu bilen İngilizler rahat bir nefes almışlardı. Filistin dâvasına halledilmiş bir mes'ele nazarıyla bakıyorlardı. Târih huzurunda bir hakikat söyleyeyim: Araplar'ın yaptıkları yaygaralar mübalâğalıdır, İngilizler Filistin'i Yahudiler'e terkederek çıkmak istemediler. Araplar'ın bu husustaki iddiaları asılsızdır, İngilizler hâkim unsuru Araplar'dan olan müşterek bir devlet kurmak istemişlerdir. Maksatları, kendileri çekildikten sonra anarşik hareketlerin sona ermesiydi. Yahudiler'i iyi idare edip etmemek mes'elesi Araplar'ın kabiliyetlerine terkedilmiş olacaktı. Araplar şimdi böyle söylemiyorlar, İngilizler bizi aldattılar, Filistin'i Yahudiler'e terkedip çıktılar, diyorlar. Bu doğru değildir. Müftüden gelecek cevabı beklemek lâzımdı. Araplar'ın bir 'bukra'ları vardır bilir misiniz? Yarın demektir. Ah ne sonsuz bir şeydir o!... Bukra, bukra diye bizi oyalamaya başladılar. Bir türlü cevap vermiyorlardı. İşte Filistin bu bukralara kurban gitmiştir. Doğrusu bir taraftan da mazurdular. Hallerini görüyordum. Doğrusu kolay karar verilebilecek bir iş değildi. Acaba istikbal ne gösterecekti? Shivery merak içerisindeydi. Bana haber gönderdi, durumu izah ettim. Derken Dr. Weismann geldi. Adamların acelesi vardı. Çünkü İngilizler Filistin'den çıkmak üzereydiler. Binaenaleyh bu oluyor mu, olmuyor mu anlaşılması lâzımdı. Shivery sabırsızlanıyor
Araplar hâlâ 'Bugün, yarın..' diyorlardı. Shivery sabırsızlanıyordu. Bir gün bana: '- Müftüden haber geleceği yok. Dr. Weismann otelde oturmaya gelmedi', dedi. Müftü Emin el-Hüseynî o sırada Lübnan'da oturuyordu. Bu işle meşgul Türk'lerden birisi kalkıp onun yanına gitti. Müftü demiş ki: '- Bu meseleden haberim var. Ben de Aziz Mısrî Paşa gibi düşünüyorum, ileride başımıza gelecek belâyı önlemek için en kestirme yol budur. Herhalde çok muvafıktır.' Bu cevap üzerine bizim Türk de diyor ki: '- Peki, bu husustaki düşüncenizi bana söylediğiniz gibi bir mektuba yazıp, Şehzade Mahmud Şevket'e bildirseniz iyi olmaz mı?" Müftü bu husustaki fikirlerini bir mektuba yazarak o zata verdi. O da alıp Mısır'a getirdi. Aziz Mısrî Paşa'yı haberdar ettim. Mektubu kendisine gösterdim. '-Bak, işte müftünün mektubu budur; fikirleri de budur!' dedim. Paşa memnun.. Lecne'ye mensup Araplar'ın bir kısmı da çok memnun.. Diğer bir kısmı ise hâlâ karışık ve mütereddit görünüyorlardı. Mütfüden haber gelince, işler hızlandı. Dr. Weissmann dönmek istiyordu. Fakat bukra meselesi bir türlü ortadan kalkmıyor ve bu iş bitmiyordu. Müftünün mektubu kâfi değildi. Hey'etin oturup ekseriyetle karar alması gerekirdi. Bugün yarın, bugün diye diye iş uzayıp gidiyordu. İngilizler de Filistin'den çıkmak için hazırlanıyorlardı.
|
|
|
|
|
|
|