AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D İ Z İ
Göçmenleri belirleyen sıfat:
Kara kafalılar

'Kara kafa'lı olmak, göçün ilk yıllarında, ekonomilerini düze çıkarmak için gelen işçileri 'bağırlarına basan' Hollandalılar için 'egzotik'ti. Ancak 'misafir işçiler' geri dönmeyince ev sahibi ülke ,"biz emek ithal ettiğimizi düşünüyorduk, insan değil" şaşkınlığıyla karşı karşıya kaldı...

Hollanda'da göçmenler ilk başlarda çok zorluklar çekmişler. Bana anlatılan bir olay çok ilginçti. Hollanda'ya geldikleri ilk günlerde iki-üç arkadaş bir olup berbere gitmişler. Berber işini bitirince, biraz da utana-sıkıla, kendilerine bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş. Arada dil problemi olduğundan güç bela da olsa derdini anlamışlar. Berber, "hayatımda hiç kara saç görmedim. Acaba kestiğim bu saçları saklamama müsaade eder misiniz?" diye izin istiyormuş. Bu anı, özellikle ilk işçi göçleri sırasında Hollanda'daki havayı yansıtmak konusunda simgesel bir değer taşıyor. 'Karakafalı' olmak, göçün ilk yıllarında, ekonomilerini düze çıkarmak için gelen işçileri 'bağırlarına basan' Hollandalılar için 'egzotik'ti. O göçmen kitlesi için de, o berbere gitmek ya da alış-veriş yapmak amacıyla çarşıya arada bir çıkmak, işten eve neredeyse 'servis' araçlarıyla taşındıkları için, fabrikaları hariç, göçmenlerin Hollanda toplumuyla temas ettikleri nadir anlardan birisiydi.

"İnsan değil emek ithal ediyorduk"

'Göçmenlik mantalitesi' konusunda görüştüğümüz Amsterdam Üniversitesi öğretim üyesi Metin Alkan, göçmenlerin Avrupa'ya "ben Amsterdam'ın, Den Haag'ın kültür hayatına katkıda bulunuyum" diye gelmediklerini belirtirken, aslında bu 'zihniyet'i oluşturan unsurların sınırlarını da çiziyordu. Ortada bir anlaşma vardı: Avrupa'ya, savaş sonrası eksilen iş gücünü karşılayacak, 'niteliksiz işçi' sıfatıyla gelen 'misafir işçiler' bir dönem para kazanıp geri dönecek, işçi gönderen ülkeler de döviz ihtiyacını karşılayacaktı. Yine Alkan'ın bildirdiğine göre, gelenlerin yüzde 60'ı bu anlaşmaya uyarak geri döndü. Ancak özellikle 74'teki 'petrol krizi'nin etkisiyle, 'misafir işçiler' kötüleşen ekonomik koşullar nedeniyle geri dönme riskine girmek istemedi; 'ev sahibi ülkeler' de, göç yollarını kısıtlasalar da elde hazır işçileri göndermek şöyle dursun, sağladıkları çeşitli kolaylıklarla, eşlerini ve çocuklarını getirmelerine de imkan tanıdılar. Aslında birçok işçi, Alkan'ın ifadesiyle, "eşim gelirse, o da çalışır; daha çok kazanır ve daha çabuk döneriz" mantığıyla hareket etti; ama öyle olmadı. Her şeyden önce ev sahibi ülke, "biz emek ithal ettiğimizi düşünüyorduk, 'insan' değil" şaşkınlığıyla karşı karşıya kaldı. İşte 'misafir işçiler'in önce 'yabancı'ya daha sonra da 'göçmen'e dönüşüm süreci böyle başladı. Bir kez aileler gelince, işçiler, daha iyi konutlar, çocuklarına eğitim imkanı vs. istediler. Sosyal devletin sağladığı diğer imkanları farkettiler. Daha önce kiraladıkları kiliselerde eda ettikleri cuma ve bayram namazları için cami talep ettiler. Bu talepler ilk başlarda tepki görmeden yerine getirilmeye çalışıldı. İki farklı kültür arasındaki farklılıklar da o zaman farkedilmeye başlandı.

Asıl engeller kültür ve din

'Rotterdam örneği'nde görüldüğü gibi, asıl güçlü engel, 'kültür' ve 'din'di. Yunan ve İtalyan olan Akdenizli diğer işçi grupları 'seküler' ve 'sol görüşlü' bulundukları için kolaylıkla grup olarak belediyede temsil hakkını elde ederken, hatta önemli mali yardımlar alarak bir 'şemsiye örgütlenme' içine girmeleri sağlanırken, toplumsal ve kültürel projelere katılımlarına imkan tanınmış, hatta ülke siyasetine ulaşmaları için kanal oluşturulmuştu. Oysa Müslüman kökenli gruplar, 'aşırı milliyetçi', 'anti-demokratik' ve hepsi olmasa bile Türklerin ve Faslıların bazı kesimleri, 'Bozkurt' ve 'Amicale' diye nitelendirilerek dışarda tutulmuştu. Müslüman grupların ilk defa toplu olarak değerlendirilmeye tâbi tutulmaları ise, tuhaf bir gerekçeye dayandırıldı. "Bu insanların toplu olarak bulundukları camiler ve lokaller", denildi "hem yapı olarak ve hem de yangın emniyeti gibi hususlar açısından berbat. Bunların iyileştirilmesi için onlarla temasa geçelim". Belediye, Müslüman göçmenlerin toplu olarak bulundukları binalarda olası bir yangın ya da benzeri vaka durumunda sorumluluktan kaçınmak amacıyla, onlarla temasa geçmeyi uygun bulmuştu; onların da siyasi talepleri olabileceği için, bunları başka kanallarla iletmek isteyebilecekleri için değil. Böylece Müslüman gruplara 'ekstra-hizmetler' sağlanması kabul edildi.

Bu mantık, başka bir garip duruma da hizmet etti. Müslümanların siyasete katılım kanallarının özellikle cami dernekleri olduğu inancının yerleşmesine. Dolayısıyla özellikle 80'lerin ikinci yarısından itibaren başlayan Müslümanları da yerel yönetimlere katma çabaları, onların mabetlerinin bina şartlarının iyileştirilmesi ile siyasi kanallarının cami dernekleri oldukları inancıyla birlikte yürüdü. İşte son zamanlarda hızla artan, Theo van Gogh'u öldüren Muhammed B.'nin 'radikal' bir cami müdavimi olduğunun gündeme gelmesine neden olan, 'radikal imamlar' ve 'imamların Hollanda'da eğitilmesi' meselelerinin tartışılmasının arkasında yatan nedenlerde, bu durumun önemli bir payı var.

Dernek ve cami eş değer tutuldu

Cami derneklerinin böylesi bir 'önem kazanması' başka bir tuhaf durumu ortaya çıkardı. Anayasaya göre ulusal ya da yerel yöneticiler, kilise kuruluşları için 'mali destek' sağlayamazlar. Ancak cami dernekleri bu uygulamanın dışında tutuldu. Çünkü bu dernekler 'kilisevari' bir mabet olarak değil, süpermarketiyle, çay salonuyla, lokantasıyla, berberiyle, kadın ve gençlik kollarıyla 'toplumsal faaliyet merkezi' olarak kabul edildi.

Öte yandan "Het Inspraakorgaan Turken" (Türkler İçin Danışma Kurulu) adlı bu kuruluş, Türklerin kurduğu çeşitli federasyonları bir çatı altında toplayan bir örgüt. Cami derneklerinin oluşturduğu federasyonlardan Alevi federasyonlarına, sosyal demokrat federasyonlardan milliyetçi kökenli federasyonlara kadar bir ikisi istisna bütün Türk federasyonları, bu kuruluş bünyesinde bir araya gelmiş durumda. Ancak bu kuruluş, siyasi bir mekanizma olmaktan çok, "Azınlıklar Politikası Müzakere Kanunu (WOM) uyarınca, İçişleri Bakanlığı'nca kabul edilmiş ve statüsünde belirlendiği üzere, temsil ettiği grubun çıkarlarını korumak üzere kurulmuş bir müzakere kurulu" aslında. Daha çok 'azınlıklar politikası' çerçevesinde oluşturulan, zaman zaman göçmenlerin haklarını değil hükümetin isteklerini dile getirmekle suçlanan bu kuruluşun arkasında ise, muhtemelen Müslümanların bir 'sütun' oluşturup oluşturamayacaklarının sınanması yatıyor. Tıpkı Rotterdam'da açılmasına müsaade edilen, ama henüz resmen tanınmayan, daha sonra ikiye bölünerek Rotterdam İslam Üniversitesi ile Schidam Avrupa İslam Üniversitesi halini alan eğitim kurumlarının kurulmasındaki amacın bu olması gibi.

Göçmenler gettolaşmaya itildi

1980'lere gelindiğinde, Hollanda toplumu, "kalıcı mı, gidici mi bunlar" diyerek, 'egzotik' algıdan çıkıp bu 'misafir işçiler'in durumunu başka bir gözle değerlendirmeye aldı.Yine de ortada 'pozitif bir ayrımcılık' da vardı; ne tamamen haklarından mahrum tutuluyorlardı, ne de 'eşit' muamele'ye tabiydiler. "Benim üç çocuğum var. Bu nedenle üç odalı bir ev hakkım var" diyen bir göçmen işçi, "Senin kültürün falanca yerde yaşamaya müsait değil, ancak filanca yerde yaşayabilirsin" denilerek gettolaşmaya maruz bırakıldı. İlköğretimi bitiren bir göçmen çocuğu, üniversiteye yönlendiren 'gymnasium'a mı yoksa meslek edinme amaçlı Meslek Yüksek Okulu'na yönlendiren liseye mi tercihiyle başbaşa kaldığında, bu konuda gerekli kurumlara tavsiye hakkı bulunan rehber öğretmen tarafından, "senin kültürün farklı. Üniversitede yapamazsın. Hem erkenden meslek edinmende fayda var" mantığıyla Meslek Yüksek Okulları'na yönlendirildi. Bu 'pozitif ayrımcılık' çerçevesinde gettolaşmaya itilen göçmenler, zamanla kazandıkları vatandaşlıkla birlikte, siyasal hayatta haklarını arama çabasına girdiklerinde, kendi kurumlarını oluşturmalarına müsaade edilmemelerine rağmen bireysel olarak siyasete katılmalarına izin verildi. Belediye Meclisleri'nde Türk kökenli üyelere rastlanabiliyor; ama kurumsal olarak siyasete katılmaları mümkün değil. Yerel siyasete katılımın bir yansıması olarak, 'Rotterdam örneği', hayli aydınlatıcı. Bir noktayı vurgulamakta fayda var. Bir taraftan 12 Eylül darbesiyle Hollanda'ya kaçan 'siyasi mülteciler'in oluşturduğu hava, diğer taraftan köyünden kalkıp gelmiş, yol-yordam bilmeyen işçilerin hayat tarzlarının 'anti-demokratik' diye yaftalanması, ama en önemlisi de kendi içinde örgütlenen Türk gruplarının, Türkiye'deki ideolojik yapıları aynen Hollanda'ya taşımaları, siyasete katılımlarında bir engel olarak işlev gördü. Bütün bunlara, Hollanda'nın 'pozitif ayrımcılığa' hazır olması da ekleninde, Müslüman grupların siyasi taleplerinin önü büyük ölçüde tıkanmış oldu.

1. Bölüm: Bir film Hollanda'yı alt üst etti
3. Bölüm: Hollanda tipi 28 Şubat




25 Ocak 2005
Salı
 
Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ahmet Demirhan


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED