AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D İ Z İ
Hollanda tipi 28 Şubat

Theo van Gogh'un öldürülmesinden sonra Hollanda'da yaşanan gelişmeler ürkütücü. Müslümanları hedef alan düzenlemeler sonucunda istihbarat birimleri 'yabancı düşmanları' fişlemeye başladı.

Tarık Zafer Tunaya'nın "Türkiye'de Siyasi Partiler Tarihi" gibi "Hollanda'da Siyasi Partiler Tarihi" yazılsa, herhalde birkaç cilt ortaya çıkar. Bunun arkasında yatan en önemli etmen, 'sütunlaşma'nın siyasi temsile etkisi. 'Sütunlaşma'nın çözülmeye başlaması yanında Hollanda'nın son zamanlarda sosyal devletten daha liberal bir devlete evrilme çabalarının da, bu duruma katkıda bulunduğu söylenebilir. Hollanda, 'sütunlaşma'yla 'korporatist çoğulculuk'u hayata geçirmeye çalışan bir ülke. Bu 'çoğulculuk', değişik toplum katmanlarının birbirleriyle temas etmeden birlikte yaşamaları temelinde kurulan bir yapı iken, bunun karşısında toplumun bir üyesi olarak bireyi temel alan 'liberal çoğulculuk' bulunur. Birinde bireyin kendi grubu dahilinde hareket etmesi beklenirken, diğerinde birey hangi grup içinde hareket edeceğini seçer. Özellikle son birkaç yıldır Hollanda'da trend, 'liberalleşme' yönündeyse de, bunun ancak Amsterdam, Rotterdam ve Den Haag gibi birkaç büyük kent için sözkonusu olduğu; buralarda bile bu trendin sınırlı kaldığı söylenebilir. Dolayısıyla hâlâ 'korporatist çoğulculuk'un hakim olduğu bir ülke Hollanda; ama bir istisnası var: Göçmenler. Bunu iki açıdan, göçmenlerin bir yandan bir 'Hollandalılık bilinci'nin gelişmesine katkısı babında siyasi temsiliyet karmaşası açısından ve diğer yandan göçmenlerin temsil edilmesindeki karmaşa açısından değerlendirmek mümkün.

Misafir'diler 'göçmen' oldular

Hollanda'da yaşanan olaylar nedeniyle, kolaycı bir yolla 'entegrasyon' diye de çevrilen, 'Hollandalılaşma'yı çağrıştıran 'inburgering' konusundaki tartışmalar yoğunluk kazandı. Muhammed B.'nin Hollanda'da doğmuş, Faslılardan daha ziyade Hollandalılarla arkadaşlığı tercih etmiş, hatta bir dönem Fas kültürüne karşı mesafeli durmuş olmasının, onun iyi bir 'inburgering' örneği sayılabilecekken 'fundamentalist' bir cinayete imza atmış olmasının yarattığı şaşkınlığın nedeni bu.

Aslında 'inburgering'in 'entegrasyon' ile 'asimilasyon' arasındaki ince çizgide yer alması, hatta onun bir 'sonu'nun olmaması, özellikle Hollanda aşırı sağındaki hareketlenmeyi de tetikleyen bir etken. Yakın zamanlarda Hollanda'daki 'siyasi cinayetler'in ilkine kurban giden Pim Fortuyn'ı, 'akademik' hayattan sıkılıp LPF adlı bir parti kurmaya iten nedenlerin başında da, işte bu "ne yapsak olmuyor. Bunlar 'adam' olmayacak" anlayışı var.

Allah'a "Alla"diyorlar

Son zamanlarda özellikle Hollanda TV'lerinde sıkça duyulan iki 'yabancı' kelime var. Bu kelimelerden birincisi, 'Allah' (ya da telaffuz ettikleri biçimiyle, 'Alla'), diğeri de 'imam'. 'Alla', tuhaf bir biçimde, bir 'tanrı' olarak ele alınmıyor. 'Alla', tıpkı Ortaçağlar'da Hz. Muhammed için kullanılan ve deccalleştirici 'Mahomet' gibi, 'tanrı'dan başka her bir şeye benziyor. Theo van Gogh cinayetinden sonra, saygın din adamlarından birisiyle, 'Alla'nın bir 'tanrı' olup olmadığı bile tartışıldı ve bu, artık 'vatandaşı' olarak küçümsenmeyecek bir oranda Müslüman'a sahip bir ülke için gerçekten tuhaf. Bu din adamı, "her ne kadar o, geçerli bir 'tanrı' değilse de, bu, Müslümanlara karşı tavır almayı gerektirmez" mealinde bir şeyler söyledi. Burada önemli olan mesele, 'teolojik' tavrın hâlâ baki kalması, 'tavır almama'nın 'aman karışıklık çıkmasın' mantığıyla sınırlandırılmış olması. Ancak, her şeye rağmen, karışıklığı 'Alla'ya havale ederek, bir biçimde 'karışıklığı' yaratıyorlar. Öyleyse 'Alla', ne? Aslında Theo van Gogh ile 'ex-Müslüman' Ayan Hirsi'nin ortak ürünü 'Submission' (Teslimiyet) filmi, hem İslamiyet'in Arapça'daki karşılığı olan 'teslimiyet'e çağrışımıyla ve hem de 'Alla' algısıyla 'örnek bir metin' olarak okunabilir. Film, denebilirse, bir kadının 'Alla' adına erkeğe kurban edilmesi teması üzerine kurulu. Kadın, 'Alla' tarafından 'teslim' alınırken, 'şiddet'in 'din' eliyle erkeğin eline geçmesi ve meşrulaştırılması vurgulanıyor. Böylece kadının, 'din' için bir araç olduğu mesajı veriliyor. İşte tam da bu filmdeki kurgusuyla 'Alla', aslında 'personlaştırılmış' bir mabut. 'Teolojik' içeriği bir yana Hristiyanlık'ta 'tanrı'nın Hz. İsa vasıtasıyla 'personlaştırılması' düşünüldüğünde, pek garipsenmeyecek bir durum. Ama buradaki 'personlaştırma'lar tam aksi yöne seyrediyor. Birisi 'sevgi' personu iken diğeri 'nefret', birisi 'barış' temsilcisi iken diğeri 'savaş', birisi 'melek' diğeri ise 'kötü' unsurların simgesi olarak karşımıza çıkıyor.

İmamlar lider gibi algılanıyor

En çok kullanılan ikinci kelime olan 'imamlar'a gelince, imamların Müslüman toplumun 'liderleri' gibi yanlış bir algılama var. Bu algılama, sütunlaşma'nın her bir sütun için güçlü lider gerektirmesi anlayışından kaynaklanıyor. Türkiye'de imamlar ile Fas'ta, Endonezya'da ya da Surinam'da imamların bir ve aynı şey olmadıkları gözden kaçırılıyor. Türkiye'den gelen imamlar, Diyanet yahut özel kanallardan gelmiş olsalar bile çoğunlukla 'din görevlisi' sıfatıyla Türkiye'de 'memurluk' yapmış kişiler. 'Diyanet imamları'nın da diğer cemiyetlerin 'imamları'nın da, artıları ve eksileri, neredeyse aynı: Dil bilmeme, Hollanda toplumunu tanımama, 'imam'lığın sadece öne çıkıp namaz kıldırmakla sınırlı kalması vs. Türkiye'deki 'imam' şahsiyetinden ne eksik ne fazla. Diğer etnik grupların imamları da aşağı yukarı aynı. 'İmamlar' gerçekten Hollanda'da bir problem. Ancak Hollandalıların zannettiği açılardan değil. Almanya'da bir cuma vaazında "bu Almanlar cehennemlik. Koltuk altlarını traş etmiyorlar, pisler. Tabii iyileri de var aralarında, ama hepsi de cehennemlik" diyen imamlar da var tabii. Ancak aynı duygular, özellikle birinci nesil göçmen gruplarında zaten var ve imamların problemi de, 'din'i ya da 'dogmatik' olmaktan ziyade, 'kültürel'. Sokakta ister cami müdavimi olsun ister olmasın, bir Türk tarafından saygı gördüğünü gören Hollandalılar, imamların toplumu yönlendirdiğini zannediyor. Oysa, imamların yönlendiriciliği, Türkiye'deki dindarlığın burada yeniden üretilmesiyle sınırlı. Dolayısıyla, ne imamlar buradaki Müslümanların 'lider'i gibi algılanabilecek durumda, ne de bir kaç istisna dışında, 'radikaller'. Şu anda imamların Hollanda'da yetiştirilmesi meselesi gündemde. Bunun nasıl olacağı ve hangi kurumlar vasıtasıyla eğitileceği henüz netlik kazanmış değil. Hollandalıların istediği, vaazların ve hutbelerin mesela Türkçe değil Hollandaca verilmesi, ama meselenin bununla sınırlı kalıp kalmayacağı belirli değil.

Düzmece tehdit mektupları yazıldı

"Hollanda ve İslam" deyince, belki de şu son günlerde yaşanan, ama Hollanda medyası tarafından 'adi' ve 'adli' bir vaka olarak değerlendirilip üzerinde durulmayan bir hadiseyi bir 'metafor' olarak kullanmak mümkün. Bu 'vaka'da, LPF (Pim Fortuyn Listesi) Genel Başkanı Sergej Moleveld ile aynı partiden milletvekili Mat Herben, bir İslami gruptan kendilerine tehdit mektubu geldiği gerekçesiyle polise başvurdu. Polis, yaptığı araştırmalar sonucu, mektupların, sözkonusu İslami grup tarafından değil, bizzat Genel Başkanı Moleveld tarafından gönderildiğini ortaya çıkararak Moleveld'i gözaltına aldı. Bu 'vaka'da, 'tehdit'in nasıl 'içeriden' geldiği önemli. Ancak, bu 'içeri'sinin görmezden gelinerek, tam da yanıbaşlarında nasıl bir 'öteki' yaratılmaya çalışıldığını görmek de.

Cami duvarına domuz kafası asıldı

Belki de dizinin en başında sunmamız gereken, ancak burada analiz edilmeye çalışılan meseleleri gölgelemesi endişesiyle bitirişe sakladığımız şöyle bir tablo var ortada: Ünlü yönetmen ve köşe yazarı Theo van Gogh, 'Submission' filminde kadına yönelik şiddetin kaynağının Kur'an olduğunu ileri sürerek İslam'a hakaret ettiği gerekçesiyle, Fas kökenli Hollanda vatandaşı Muhammed B. tarafından 2 Kasım'da öldürüldü. Bu cinayeti takip eden 10 gün içerisinde Hollanda'nın çeşitli bölgelerinde Müslüman göçmenlere yönelik çok sayıda kundaklama ve saldırı olayı yaşandı. Camiler ve Müslüman okulları kundaklandı. Cami duvarlarına ırkçı sloganlar yazıldı, üzerinde domuz kafası bulunan posterler asıldı. Öte yandan bazı kiliselere yönelik kundaklanma girişimleri yaşandı. Bu tür olayların Ramazan ayına denk gelmesi ve camilerin özellikle teravih münasebetiyle dolması sebebiyle bazı durumlarda da bütün gece boyunca, birçok cami önünde gönüllü Müslüman gençler nöbet tuttu. Bayram namazları esnasında ise, ülkedeki her cami, polis koruması altına alındı.

28 Şubat tipi fişlemeler

Theo van Gogh'un öldürülmesinden sonra Hollanda'da yaşanan gelişmeler ürkütücü nitelik kazandı. 21 Kasım tarihli Zaman'ın Yorum sayfasında, daha yakınlarda Hollanda'da bir araştırma yürüten Talip Küçükcan, "Avrupa'da Müslümanların 'içerideki tehdit' olarak algılanmalarından dolayı Avrupa Birliği Aralık 2001'de terörle savaşa yönelik önlem kapsamında Common Positions and Framework adında bir belgeyi kabul etti. Üye ülkeler de bunu kendi yasalarına yansıttı. Müslümanları hedef alan bu düzenlemeler sonucunda istihbarat birimleri 'içerideki yabancı düşmanları' fişlemeye başladı ki bu süreçte dini bir profil çizilmeye başlandı. İngiltere, Danimarka, Norveç ve Almanya gibi ülkelerde Müslüman öğrenciler dahi potansiyel tehdit oluşturdukları gerekçesiyle fişlendi. Fişleme kapsamı daha da genişletildi ve Müslüman işadamları, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve cami cemaati mensupları da dalga dalga yayılan İslam fobisi neticesinde izlemeye alındı. Ayrıca Müslümanların dernek ve camileri güvenlik güçlerinin sık sık baskınına uğradı" diye yazdı.

İşte Hollanda vatandaşı Muhammed B.'nin Theo van Gogh'u öldürmesiyle başlayan 'gergin ortamların Hollanda'sında, 'içerideki yabancı düşmanlar' ile 'içerideki yabancı düşmanları'nın ne seyir alacağına, her şeyden çok 'içerisi' karar verecek.

1. Bölüm: Bir film Hollanda'yı alt üst etti
2. Bölüm: Göçmenleri belirleyen sıfat: Kara kafalılar



26 Ocak 2005
Çarşamba
 
Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ahmet Demirhan


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED