T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

Gönüllü 'Nur postaları' devri

Said Nursi'nin Çam Dağı'nda üzerine ev yaptığı katran ağacı daha sonra talebeleri tarafından korumaya alındı. Kendi hayatını Eski Said ve Yeni Said olarak ikiye ayıran Said Nursi, Burdur sürgünüyle birlikte hayatının geri kalan kısmını Risale-i Nur'un yazımıyla geçirdi.

Rusya'daki esaret hayatından sonra İstanbul'a dönen Said Nursi, Mondros Ateşkes Sözleşmesi'nden sonraki dönem de rahat durmadı. 16 Mart 1920'de İstanbul'un İngiliz askerleri tarafından işgâl edilmesi üzerine Hutuvât-ı Sitte adlı bir broşür bastıran Said Nursi, işgalcilere karşı halkı ve alimleri uyardı. İngilizler tarafından tehlikeli adam olarak görülen Said-i Nursi Anadolu hareketini açıkça destekledi. İstanbul ulemasının Kuvay-ı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde verdiği fetvaya, "işgal altındaki bir yerde bulunan sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için mualleldir" gerekçesiyle karşı çıktı.

Said Nursi'nin faaliyetleri Kuva-yı Milliye kadrosu tarafından da sempatiyle karşılandı. Nursi'nin Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara'ya davet edildiği, bu davet üzerine kendisinin 1922 sonlarında Ankara'ya geldiği ve Ulus'taki Millet Meclisi binası'nda resmi zevat tarafından karşılandığı ifade ediliyor.

İsyancı değildi, sürgün edildi

Cumhuriyetin kurucu kadrosuyla arasına ayrılık giren Said Nursi'nin, 10 maddelik bir beyanname hazırlayarak Meclis üyelerine dağıttığı ifade ediliyor. Bu beyannâmede cumhuriyetin kurucu kadrosunu İslam'ın şiarlarına sahip çıkmaya çağıran Said Nursi'nin Atatürk ile bir- kaç kez görüştüğü de ifade ediliyor. Bazı rivayetlere göre Said Nursi, Şark Umumî Vâizliği, milletvekilliği ve Diyanet âzâlığı gibi teklifleri kabul etmeyerek Van'a döndüğü rivayet ediliyor. Artık ideallerini siyaset yoluyla gerçekleştiremeyeceği kanaatine ulaşan ve Ankara'dan umduğunu bulamayan Said Nursi 1923'ten sonra Van'a dönerek bir tür inzivaya çekildi.

Annesinin yanısıra özel katibi olan yeğeninin de vefat etmesiyle birlikte sosyal hayattan elini eteğini çekti. 1925'te meydana gelen Şeyh Said İsyanı sırasında Van'ın Erek Dağı'ndaki bir kilise kalıntısında yaşayan Said Nursi, isyanın bastırılmasından sonra bölgede nüfuz sahibi olduğu kabul edilen pekçok kişi gibi Batı illerine sürgün edildi. Şeyh Sait taraftarları isyandan biraz önce Said Nursi'yi kendilerini desteklemesi için teklifler götürdüler. Said Nursi'nin bu teklifleri reddettiği ve "Dahilde, bu milletin evlatlarına kılıç çekilmez" şeklinde konuştuğu belirtiliyor.

Kayıkla Barla'ya götürüldü

1926 yılının Şubat ayında, jandarma gözetiminde Eğirdir'den bir kayıkla Barla'ya getirilen Said Nursi, ilk geceyi polis karakolunda geçirdikten sonra "Muhacir Hafız" diye anılan Ahmet Karaca'nın evine yerleştirildi. Kısa bir süre bu evde ikamet eden Said Nursi, daha sonra ulu bir çınar ağacının yanındaki eve taşındı. Said Nursi'ye sempati duyan bir marangoz çınar ağacının tepesine tahtadan küçük bir barınak yaptı. Said Nursi ağacın tepesine kurulan bu barınakta gecelerini geçirdi. Günde bir tas çorba ve biraz da ekmek yiyordu. Hiçbir hediye kabul etmediği için kendisine getirilen yiyeceklerin de parasını ödüyordu.

İlk günlerde Said Nursi'ye yaklaşmaya ve onunla konuşmaya çekinen Barlalılar bir süre sonra çekingenliklerini bıraktılar. Barlalı Sıddık Süleyman ilk ve çok sevdiği talebeleri arasında yer aldı. 1924'lerden itibaren münzevi bir hayat yaşayan Said Nursi'nin Barla sürgünü hayatında yeni bir cephe açtı. Sürgün döneminde Kur'an'ın anlaşılması için kendini tümüyle tefekküre ve yazmaya verdi. Sözler, Mektubat ve Lem'alar'ın 13. cüzü sekiz senelik Barla sürgününde yazıldı.

Ülke çapında posta ağı kurdular

Said Nursi risalelerini bizzat kendi kaleme aldığı gibi talebeleri olan Şamlı Hafız Tevfik, Hafız Halid ve Muallim Galip Beylere de yazdırıyordu. Risaleler bölgedeki diğer talebelere ulaştırılarak, elle çoğaltılıyor, çeşitli yerlere gönderiliyordu. Adeta bir gönüllü Nur Postaları teşekkül etti. Polis baskısına rağmen 'Risale-i Nur'lar hızlı bir biçimde elle yazmak suretiyle çoğaltılıyor, çeşitli menzillerdeki talebeler eliyle yurdun pekçok bölgesine gönderiliyordu. Nur Postaları şu şekilde çalışıyordu; Said Nursi hapiste ise başta kibrit kutuları olmak üzere eline geçen her uygun şeye yazıyor, bunları diğer koğuşlardaki talebelerine ulaştırıyor.

Hapisten de ya ziyaretçiler ya da Said Nursi'ye sempati duyan gardiyanlar eliyle dışardaki talebelere teslim ediliyor. Said Nursi'nin Risaleleri bu iş için hizmet etmeye kendini vakfetmiş yazıcılar tarafından süratle çoğaltılarak, diğer bölgelerdeki Nur talebelerine kuryeler vasıtasıyla teslim ediliyordu. Bu kuryeler Said Nursi'nin yazdığı müsveddeleri taşıdıkları gibi diğer bölgelerdeki talebelerin özel mektuplarını da aynı yollardan Said Nursi'ye ulaştırıyorlardı. Ülke çapında tam bir Risale-i Nur posta ağı kurulmuştu. Yeniden yazılan nüshalar bu kez de hata olup olmadığını kontrol için Said Nursi'ye geri götürülüyor, sonra aynı yollardan dağıtılıyordu. Said Nursi'nin kuryelerinden Abdullah Çavuş, "İslam köyden akşamleyin çıkardım. Mektup torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak şafakla birlikte Barla'ya Hocaefendi'ye ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder, ondan sonra yatardım. Böylece ertesi gün de Üstad'tan müsveddeleri teslim alır, Barla'yı geceleyin terkeder, İslam Köyü'ndeki Hafız Ali'ye müsveddeleri ulaştırmak üzere dönerdim" diyerek Nur Postaları'nın çalışma şeklini açıklıyordu yıllar önce. Afyon Mahkemesi'nde Said Nursi'yi itham eden savcı ise çoğaltılan Risaleler'in 600 bine ulaştığını belirtiyordu. Bu rakamlar hükümetin aldığı önlemlerin sıkılaştırılmasına neden oluyor, ancak bütün baskılara rağmen Risaleler'in dağıtımı gizli olarak sürüyordu.

Solun önemli isimlerinden edebiyatçı Sabahattin Ali de Türkiye'den kaçmaya çalışırken Bulgaristan sınırındaki bir ormanda başı taş ya da sopayla ezilerek öldürülüyordu. Cumhuriyet döneminde pekçok solcu çeşitli illerde sürgün yaşamışlarsa da hiçbiri Said Nursi'nin rekor sayılması gereken sürgünün süresine yetişemedi. Cumhuriyet döneminin ilk 50 yılında Said Nursi ve Nazım Hikmet, iki farklı inanış ve düşünüşü temsil eden ve çilesini çeken iki simge isim olarak güncelliklerini koruyorlar.

Katran ağacına koruma

Said Nursi'nin Çam Dağı'nda üzerine ev yaptığı katran ağacı daha sonra talebeleri tarafından korumaya alındı. Kendi hayatını Eski Said ve Yeni Said olarak ikiye ayıran Said Nursi, Burdur sürgünüyle birlikte hayatının geri kalan kısmını Risale-i Nur'un yazımıyla geçirdi.

Pekçok önemli eserini sürgün yaşadığı yerlerde yazdı, pek çok risalesine sürgün yerlerinin isimlerini verdi, Barla Lahikası, Emirdağ Lahikası gibi. Barla'da münzevi bir yaşam süren Said Nursi, Barla sürgünlüğünde yaz gecelerini iki ağacın arasında bir hamakta tefekkür ederek yaşadı. Çok sıkı bir takip altında yaşadı, en küçük bir hareketi bile rapor edildi.

Dönemin hükümetlerinin şiddetli baskılarına rağmen Risaleleri kağıtlara yazılı olarak elden ele evden eve ulaştırıldı. Hükümet çareyi Said Nursi'nin sürgün yerini değiştirmekte buldu, ancak bu önlemler de yeterli olmadı. Yakın arkadaşı Eşref Edip, Said Nursi'nin çok sade bir şekilde yaşadığını, çektiklerinden ötürü hiçbir kimseye beddua etmediğini belirterek şu cümleleri kaleme alıyordu:

"Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir. Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tagaddî eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar."

Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu...

Said Nursi yakın arkadaşı Eşref Edip'e şunları söylüyor "Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-i harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandim. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Işte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamd olsun. Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.




Devam Sayfaları
1 | 2 | 3 | 4

Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu
 


A. Muradoğlu
Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED