T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

Özgürlükçülerin babası bir şeyh idi

Tanzimat'tan itibaren, yürürlükte olan düzeni devirmek için uygulanan bütün metodlar, Fransız İhtilali'nin, Doğu'ya yansımasından başka bir şey değildir.

Günümüzde, Türk demokrasisinin bir imtihanı var. Bu imtihanı verebilmek için, geçmişten ibret almak, devletin dayandığı temel dinamiklerin ve hiyerarşik yapısının statüsünü belirlemek için, geçirdiği süreci iyi değerlendirmek gerekir!

Bunun da yolu, siyasî yapılanmanın temellerine inmekten geçer.

Bizde, her şeyde olduğu gibi "siyasal partiler"in varlığı da Batı'yı "taklîd"den geçer.

Bunun da geçmişinde bir buçuk asırlık birçok tartışma ve kavga yatar.

Cemiyet-fırka ekseninde, siyasî güç, her şeyi yaptırmada, organize olmuş "teşkilât"larla, devletin başına bile birçok gaile ve belayı sarmaktan geri durmamışlardır.

Olaya şöyle bir girişle, açıklık getirelim:

Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesi için, bir "fetva" gerekliydi!

Bunun da yolu ilmiye sınıfının başı, Şeyhülislâm'a imzalatmaktan geçerdi.

İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş ya, Meclis-i Mebusan da, sultanı tahttan indirip, yeni bir "padişah"ı seçmek için gereken fetvayı almak üzere, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin önde gelenlerinden, Edirne mebusu Talat Paşa, sabahleyin Fetva Emini, Nurî Efendi'nin evine gider. Akşama kadar bir şey yemeğe vakit bulamayacağından olacak ki, kendisine bir-iki yumurta pişirilmesini istemiştir. Ve Meclis-i Mebusan'a gelmesini "ihtar" etmiştir. Nuri Efendi ise, fetva vermek kendisinin görevi olmadığını, bu hususun Şeyhülislâmın görevi olduğunu söyleyip, mazeret beyan etmişse de bunu kabul etmeyen Talat Paşa, yanına alıp, Şeyhülislamlık makamı'na gidip, Tikveşli Ziyaeddin Efendi ile görüşmeyi emr etmiştir. Mecburen Talat Paşa'nın peşinden, Şeyhülislamlığa gitmişlerdir. Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi, Meclis-i Mebusan'a gitmemek için:

-Ben hastayım, gidemem!.. diye mazeret beyan etmiştir.

Talat Paşa da:

-Neniz var? diye sorup;

-İdrarımı tutamıyorum, diye cevap alınca da:

-Efendi, iş bu hale geldikten sonra donuna da işesen, ben seni zorla alıp götürürüm. Ördeğini de beraber al! yollu tehdit eder.

Ve Meşrutiyet şeyhülislâmını alıp götürür.

Bu durum bile, fırkacılık/particilikte bulunup, belli bir makama geldikten sonra, ilmiye sınıfının başı olması gereken bir zata, bir mebusun nasıl davrandığına bir örnektir!

Ve bu tür "baskıcı yöntemler"in sürüp gitmesine sebep de daha önce verilmiş olan mücadelelerdir.

Zira Tanzimat'tan itibaren, yürürlükte olan düzeni devirmek için uygulanan bütün metodlar, Fransız İhtilali'nin, Doğu'ya yansımasından başka bir şey değildir.

Öyle ki, Sultan Mahmut'la başlayan "setre pantolon" modası, ilmiye mensuplarını rahatsız etmiş ve her türlü "yenilik"ten sonra, Sultan ve sonra gelenler "gavur padişah" olarak halk katmanında anılmaya başlamış ve bunun tepkisi olarak da 1859'da kurulan "gizli" Fedailer Cemiyeti ile, ilk örgütlü tepkisel hareket ortaya çıkmıştır.

'İlk İnkılap Hareketi'nin adımları atıldı

Cemiyetin kurucuları, yargılandıkları yer olarak, "Kuleli Vak'ası" ile tarihe geçtiler. İlginçtir, "fedaî" olarak kendilerini adlandıran bu zevat, bir bakıma değiştirmek istedikleri veya yok etmekte kararlı gördükleri kurum ve kişilere karşı birer "suikastçi" gibi hareket ediyorlardı. Amma, içlerinde paşa vardı, şeyh vardı, asker vardı, müftü ve müzika başçavuşu vardı.

Cemiyetin azaları, ülkenin değişik yörelerinde idi. Hezargrad'lı Şeyh Feyzullah Efendi'nin sekiz yüz, Kütahyalı Şeyh İsmail Efendi'nin altı yüz kadar "müridi", isyan vukuunda yanlarında bulunacaklarını söylemişlerdi.

Bu cemiyetle, "ilk inkılâp hareketi"nin adımları atıldığı ve hatta, şeyh, müftü ve paşa olmalarına rağmen, çoğu sürgünde, Namık Kemal'le idamdan kurtulup, kalebendliğe mahkum edildikleri için, Magosa'da bulunmuş, Namık Kemal de, başkanları Süleymaniyeli Şeyh Ahmet'e, "Ebu'l-Ahrar" yani "Özgürlükçülerin babası" diye hitab etmiştir. Ve cemiyetin genel sekreteri (Didon) Arif Bey'in de dilinden "revolution" yani "ihtilâl" kelimesini düşürmediğini ifade etmektedirler.

Bu "ihtilâl" isteği de, cemiyetin reisinin Gülhane hattı ile Islahat fermanı'nda Hristiyan teb'aya verdiği hakların şeriata aykırı olduğu ve şeriatı yürürlüğe koymakta kararlı bir cemiyete ihtiyaç duyma esasına dayanmakta olduğunu beyan etmişlerdi, ki bu cemiyet daha sonra kurulacak olan Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne de öncülük etmiş, değişime doğru giden yönetime, cesaret verici bir adım olmuştur.

Tanzimat dönemi tarihçi ve edebiyatçılarının sürdürdüğü değişim hareketi, ilk aşamada bir Meclis teşekkül ettirip, Meşrutiyet'i ilan ve bir "Kanunî Esasî/Anayasa" ile Batı'daki Kraliyet yönetimlerine, özellikle de Fransız ihtilal meclisleri'nin fonksiyonlarının Şark'ta sürdürülmesinden ileri geliyordu.

Bir Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Agah Efendi gibi isimler yayın ve propagandalarla, Şehzade Abdülhamid Efendi'yi de yanlarına almış, Paris'teki sürgün "Münevverler" ile işbirliği içinde, "İstibdat"ın bitmesi ve saltanatın meşrutî yönetime dönmesi çalışmalarını sürdürüp, sonunda 1877'de (1293) Birinci Meşrutiyet'in ilânı ile, iki yıllık bir "meşrutî yönetim"e geçilmiştir.

Amma Tanzimat aydınları da, darma-dağınık olmuş, ilk meclisten istediklerini elde edemeyenler, Sultan Hamid'i tahttan indirip, Sultan V. Reşad'ı tahta geçirmenin planlarını yapmaya başladılar ve bu arada azınlıkları da aralarına aldılar ki, bunlardan Kleari Skalyeri Komitesi'nin reisi, İstanbul'da Proodros Mason Locası'nın da üstad-ı a'zamıdır.

Hele, Ali Suavi'nin Çırağan Sarayı'nda bulunan V. Murad'a biat için topladığı adamlarla nümayiş yaparken, Saray önünde 7-8 Hasan Paşa'nın başına indirdiği sopa ile hayatı sona ermiş ve yirmi kişi daha öldürülerek, ilk Meşrutiyet yönetimi denemesi de, kanlı son bulmuş olmasından sonra, bir 33 yıl geçmesi gerekiyordu!

Amma aynı dönemde, bunalım dönemlerinin eseri olarak, bir de "mehdi" bekleniyor, bu konuda şiirler diziliyordu:

"Nerdesin, çık ey Mehdi-i sahib-zuhur!

Millet-i İslamı pay-ı mal eyledi ceyş-i fütûr

Ehl-i sıdk ü istikamet asırda görmez sürür!"

Na-ehl ellere geçti zımam-ı her umur."


Devam Sayfaları
1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 »


 
SADIK ALBAYRAK

FP'nin kapatılması ile, Türkiye'de şu anda, İçişleri Bakanlığı'na vuku bulan müracaat izniyle, 36 parti var. Saadet Partisi ile, 37'e vardı. Bunlardan dört tanesinin, TBMM'nde grubu var. Üçü de iktidarı oluşturan partiler. Ve muhalefette bir tek DYP kalmıştır. Bu durum, Türkiye'nin yeni bir siyasal değişim ve gelişime gebe olduğunu gösterir. Zira, Türkiye'de demokratikleşmede, çok partili hayat kulvarında yüz yıllık bir geçmiş var. Birçok parti kurulmuş, birçok cemiyet ve fırka ile, Tanzimat'tan Meşrutiyet'e ve oradan da Cumhuriyet'e geçilmiştir. Tanzimat'ta "istibdat"a karşı mücadele verilmiş, İkinci Meşrutiyet'le, birçok parti/fırka kurulmuşsa da, 1912'den sonra, 1918'deki mütarekeye kadar, tek parti iktidarı sürmüştür. Mütarekede, birçok parti/fırka ile beraber cemiyetlerin kurulması uzun ömürlü olmamış, Kurtuluş Savaşı'nda birlikte hareketle, 1924'den sonra yine "tek parti" yönetimine geçilmiştir. 1924 ve 1930 denemeleri bir fayda vermemiş, 1946'dan sonra başlayan "çok partili hayat"la, 1950'den sonra partileşme yönündeki siyasî mücadeleler, geçmişten miras kalan "siyasî kavgalar"la sürüp gelmiştir. Bu araştırmada, siyasal hayatımız ve partileşme sürecimizdeki serüvenimizin bir kısım kesitlerini bulacaksınız. İnanıyoruz ki, "çok partili hayat ile demokratikleşmedeki mücadelemiz"e bir katkısı olacak. Ve geçmişten ibret dolu nazarlarla geleceğe doğru daha sağlıklı adımlar atmış olacağız. Yeter ki, birlik ve dirlik içinde, tarihin bize yüklediği sorumluluk bilincinden hareketle, ülkemize faydalı hizmetleri ifa etmiş olalım. Bu çalışmanın siyasî hayatımıza bir katre olsa bile hizmeti dokunursa, kendimizi mutlu hissetmiş olacağız.

Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED