T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

CHP'nin modeli İttihat ve Terakki

Cumhuriyet Halk Fırkası kuruluşunda ve ülkeyi 15 yıl tek parti olarak idare etmesinde, karşı olduğunu iddia ettiği İttihat ve Terakki Partisi'ni örnek almıştı.

Durum hal ve gidiş, iyi değildi. Anadolu'da kıyam başlamıştı. İstanbul'da, Sultanahmet'te 1920'nin '13 Ocak'ında bir miting düzenleniyor ve "İstanbul, Türk'tür, Türk kalacaktır!" diye sesler yükseliyordu!

Rıza Nur konuşuyor, Mustafa Sabri konuşuyor, Hamdullah Suphî konuşuyor, Nakiye Hanım konuşuyor...

Yüzelli bin kişi, işgalin kalkmasını, ülkenin emperyalist güçlerden "tahliyesi"ni istiyordu.

Osmanlı Devleti'ne dayatılan "Sevr paçavrası"nı yırtıp atmak istiyordu.

Sevr ile bölüşülen Osmanlı ülkesi, Cemiyet-i Akvam ile halkı Müslüman topraklarda bir "mandacılık" yönetimi uygulanmış, aynı şekilde Londra Konferansı ile Araplar da saf dışı edilmiştir. Son Osmanlı Mebusan Meclisi azasından olan Emir Şekip Arslan Bey, Lloyd George'a, çektiği bir protesto telgrafında, işin vahamet ve vechesini açıkça ortaya koyuyordu:

Şekip Arslan'ın bilinmeyen faaliyetleri

"Sevr muahedesi ile olan alakalarına rağmen Araplar, Londra Konferansı'na iştirak ettirilmemiştir. Birinci defa vaki olmayan bu adaletsizliği büyük bir şiddetle protesto ederiz. Hakikatte sizden başka bir şey demek olmayan Cemiyet-i Akvam'dan istihsal olunduğunu iddia ettiğiniz İngiltere ve Fransa mandaterliğini nefret ve şiddetle red ederiz. Şark'ta şimdiye kadar akan ve tam istiklalin sağlanmasına değin akacak olan kandan özellikle sizin ve Fransa yöneticilerinin sorumlu olduklarını, Fransız ve İngiliz milletlerine beyan ederiz."

İşgal altında bir İstanbul!..

Ve işgal güçleri kumandanı General Harrington'un eşinin "himayesi"nde düzenlenen balolarda, azınlıklar ile sermaye çevreleri zıplayıp hoplarken, Anadolu'da, bayrağı kapanlar, şu dörtlükle teselli bulup, "selam" veriyorlardı!

"Damarında kudret dolu
İslamlığın çelik kolu!
Selam sana aziz kardaş
Selam sana Anadolu!"

Böylece "millî kuvvetler" hep beraber, "millî bir and"la yola çıkmışlardı!

TBMM, Ankara'da, dualarla açılıyor.

Türkiye'nin kurtuluşu için, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ayağa kalkıyor, yer yer emperyalist güçlere karşı savaş veriliyor, saltanat kaldırılıyor, son Padişah Vahidüddin, beş yüz yıllık İstanbul'u terkediyor.

Sivas'ta Hilafet Şûrâsı

Yalnız, Sivas'ta 1921'de toplanması için çalışmalar başlayıp, İslam dünyasından da destek bulan "Hilafet Şûrâsı/İslam enternasyonali" İngilizler tarafından hedefinden saptırıp, Hicaz'da ak edilmesi ile Türkiye'de bir "dînî potansiyel mevcut olduğu" hususu nazara alınarak, bu sefer "irticaî güçler" diye, Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşı kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın programının 6. maddesinde yer alan "Fırka, efkar ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır" söyleminden ötürü, ülke üzücü olaylara sahne olmuş, bu parti de bir kaç ay içinde kapatılmıştır.

Aile hayatının akışına, Ceza Kanunu'nun çıkmasına ve eğitim-öğretim kurumlarının "devrim ilkelerine uygun" bir şekilde düzenlenmesine giden yolda, "tek parti denemesi" aynen İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ilerisinde bir gelişme sürüp giderken, mahkemeler, davalar, cinayetler ve siyasî kavgalar da, Kurtuluş Savaşı'nda birbiri ile hem-hal olanlar arasında, çatışma, tartışma ve idam ile mahkûmiyetlere varmıştır. Bunun ne gibi fikrî ve siyasî temellere dayandığını şu müşahhas olaylarda, en iyi "gazeteci"lerin anıları ortaya koyar:

Nitekim, yeni inkılap ve yeni otoritenin ilk kurmaylarından olan Yusuf Akçora'nın "Türk Yurdu"ndaki bir yazısındaki (TY, 2/13, 1341/1925) şu paragraf bunun en canlı delilidir:

"Asrî devlet, içinde kendisinden gayr-ı hukukî, dînî ve siyasî bir sulta (otorite) kabul etmez. Başlangıç ve son kendisidir."

Adliye Vekili Mahmut Esad da, Ahmet Ağaoğlu da aynı doğrultuda hareket ediyordu.

Ve daha sonra, "Türk Yurdu" ile "Türk Ocakları"nın son bulacağı bir macerada, ilk "darbe"yi "Sebilürreşad" ve "Vakit" almaktadır. Zira, on gazeteci, "Şark İstiklal Mahkemesi" tarafından, "devrimlere karşı cephe oluşturmak" iddiası ile, tutuklanır, 87 gün süren, sorgulamada, Eşref Edib Bey- (Fergan)'in "hatırat"ında, olayların tahlili şöylece özetlenebilir:

Dincilik-milliyetçilik meselesi gündemde

Mahkeme azası Lütfî Müfid Bey, ikinci soruya geçiyor:

"-Sizce bir memleketin bekâ ve saadeti din fikriyle mi, yoksa milliyet fikriyle mi kaimdir?"

(...Zaten öteden beri Lütfî Müfid ile böyle münakaşalarımız olurdu. Heybeliada'da görüşüyorduk. Prens Abbas Halim Paşa'nın yanında, iskeledeki gazinoda, vapurda daima çetin münakaşalar yapıyorduk. O, müfrit Türkçülük dâvasında idi. Türkçülük davası, o zaman başlamıştı. Kırımlı Tatar Lütfî Müfid'in talii yaver olarak mebus olmuştu. (...) Fakat buradaki şartlar Heybeliada'daki gibi değildi. Orada ikimiz de serbest konuşuyorduk, çarpışıyorduk. Fakat burada öyle mi? O, İstiklâl Mahkemesi hakimi, biz ise hiyanet-i vataniye ile müttehem bir maznun. Darağaçları mahkeme kapısının önünde. İçinden kim bilir ne diyor: "Haydi bakalım şimdi de öyle konuş. Fikirlerimi tenkit et de görelim" Böyle şartlar altında eski münakaşalarımızı tazelemekten pek memnun görünüyordu. Ben bunun farkına varmıştım. Ona göre hareket etmek ve ihtiyatlı konuşmak lâzımdı. Birkaç yudum su aldım. Beş-altı kilo su alan testi boşalmıştı. Büyük bir sükûnetle sorusuna cevap verdim:)

TCF'yi neden kapattılar?

Doğu'da başgösteren "İsyan"dan dolayı, bu parti aslî fail sayılarak, hakkında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatma işlemine geçilmiş, alınan kararda geçen iddianın en önemli noktasını şu paragraf teşkil etmiştir:

"Diyarbakır İstiklal Mahkemesi'nin tatbikat ve mahkemeleri esnasında da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın resmî temsilcilerinin Fırka programındaki "dinî inançlara hürmetkâr olmak" esasını memleketi dinsizlerden kurtarmak (gibi) gericilik iddiasına telkin vasıtası yaptıkları ve bu yüzden son irtica ve isyanın tezahüratı esnasında birçok vahim olaylar meydana geldiği sabit olmuştur."

"Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi kendi sorumluluk alanı içinde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerini kapatmaya karar verdiğini hükümete tebliğ eylemiştir." (3/6/1341/1925)

Böylece, "mürteci ve cebbarlar"ın birtakım kişisel çıkarlara "dini siyasete alet"ten dolayı, 28 mebusla beraber, temelli kapatılmıştır.

Böylece, CHF'nin hedef ve emellerine aykırı bir tutum takındığı, kendine göre bir siyasal ve iktisadî görüşle ortaya çıkmış olan TCF'nin "çok partili hayat ve demokrasi" yolunda, bir atımlık barutu da sona erdirilmiş oldu.

Yolların ayrıldığı konu halifelik idi

TBMM'de muhalif-muvafık, sarıklı-şapkalı her mebus ülkenin halâs ve refahı için tartışıyor, gizli celse zabıtlarındaki kayıtlardan anlaşıldığı kadarı ile, "cihad ruhu" ile yola çıkanlar, giderek güç kaybediyor ve örgütlü hareket edenler, Nisan 1923'de yeni bir seçim kararı alarak, TBMM'ne yeni bir veche veriyor, ardından Lozan Anlaşması ile, birkaç ay sonra da cumhuriyet ilanı ediliyor!

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleşip, "Cumhuriyet Halk Fırkası"nda vücut buluyor.

Mart 1924'ün başında Osmanlı'dan miras kalan bütün sosyal ve siyasal kurumların işlerliğine son veriliyor.

Paşaların kavgası böylece başlıyor.

Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa, yanyana!

Kâzım Karabekir ile Ali Fuad Cebesoy, karşı tarafta..

Mareşal Fevzi Çakmak ise, ortada...

Artık, ortada "hilafet ve saltanat" gibi konulardan bahs edilmez olur. Çünkü, Seyyid Bey'in TBMM'de yaptığı konuşmanın içeriği Mısır'daki "mürted kadı" Ali Abdürrazik'in "İslam ve hükümet etme usûlü" eseri doğrultusunda tasvip görünce, akan sular duruldu.

Bir de 1921 Anayasası'ndaki "dînî düzen"leri çağrıştıran maddeler de değiştirildikten sonra, durum başka bir veche almaya başladı.


Devam Sayfaları
« 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 »


 
SADIK ALBAYRAK
Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED