|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gazi'den af dileyin
'Basın mensuplarının bazı hücumlarla işledikleri suçlardan pişmanlıkla Reisicumhur hazretlerinden af dilemeleri karşılıksız kalmayacaktır.'
Müdde-i Umumi Avni (Doğan) Beyin hazırladığı iddianamenin sonu şöyle idi: "Adalet ve siyaset tarihimize yüksek bir adalet hatırası olarak intikal edeceğinde şüphe olmayan bu talebimle BMM'ne, inkılâbın önderlerine ve iktidarda bulunan Parti'ye basın tarafından isnat olunan "tedhiş idaresi" isnadını da bil-fiil tekzip etmiş oluyorum." "Basın mensuplarının bazı hücumlarla işledikleri zarardan pişmanlıkla Reisicumhur Hazretleri'ne müracaatları ne kadar temiz bir intibah eseri ise Müşarünileyh Hazretleri'nin bu müracaatı insaf nazarına alarak muhterem heyetinize tevdii de kendilerine yakışan ulvî bir harekettir." "Binaenaleyh isyanın tahrikçileri olmak üzere muhakeme altına alınan gazetecilerin istek üzere davalarının dinlenmesine son verilerek tahliye edilmeleri ve Toksöz gazetesi sahibi Abdübkadir Kemalî Bey'e isnat olunan 'kavlen hiyanet-i vataniye fiili', ihbar mahiyetinde olup hükmü yeterli bulunmadığından yalnız Adana Asliye Mahkemesi'nin zaman aşımı vukuundan evvel kanunî tatbikata başladığı mukateleye tahrik hususundaki neşriyatından dolayı usulün 299. maddesi delaletiyle ve Basın Kanunu'nun 17. maddesinin son fıkrası hükmüne uygun olarak mücrimiyet kararı verilmesini talep ederim. 13 Eylül 1341 (1925)" Gazetecilerin muhakemesi sonunda, iddianameyi okuyan genç savcı Bozok mebusu Avnî (Doğan) -ki 1960 yılı için "ihtilâli biz yapmadık, fakat biz hazırladık, diyen kişidir- hatıralarında, İstiklâl Mahkemeleri'nin kuruluşunu, gazetecilerin yargılanmasını ve bu olayda oynadığı rolü şöyle anlatır: Savcının gazeteciler hakkında görüşü "Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte, İstiklâl Mahkemesi reisi ve azalarının seçimleri de aynı gün yapılmıştı. Ankara İstiklâl Mahkemesi, Afyon mebusu Ali beyin başkanlığında Necip Ali, Kılıç Ali, Rize mebusu Ali ve Reşid Galip beylerden teşekkül etmiş ve halk bu mahkemeye "Dört Aliler Mahkemesi" adını takmıştı. "Şark İstiklâl Mahkemesi"nin başkanlığına "Mazhar Müfid, Savcılığına Süreyya Örgeevren, azalıklarına da aldıkları oy sırasıyle Bozok mebusu Avni, Kozan mebusu Ali Saip, Kırşehir mebusu Lütfi Müfid beyler seçilmişlerdi. Mahkemenin en genç azası ben idim. Yaşım otuzbirdi. Şark İstiklâl Mahkemesi'nin istihbarat masrafları için Mustafa Kemal Paşa kendi parasından kırk bin lira vermişti. Her azaya açık bir Ford otomobil alınmış ve ayrıca bir de kamyon tahsis edilmişti. Haydarpaşa İstasyonu'ndan tedarik edilen bir hususi tren, heyet azasiyle kâtipleri ve mahkeme emrine verilen emniyet memurlarını alarak Konya istasyonuna geldi. Ben, heyete orada katıldım. Tren, bir büyük salon ile beş altı kompartımanlı üç vagondan ibaretti. Ebedi Şef'ten Milli Şef'e "Millî Şef"le her şeyin yoluna gireceği ve onun yönetiminde, bir "muhalefet"ten söz etmek, gereksizdi. Zira, bunun böyle olması gerektiğini, Refik Şevket İnce (ana tarafından Emin Çölaşan'ın dedesi) ile Ahmet Kutsî (Tecer)'in şu ifadeleri birer delil teşkil eder: "Hükümet için, millî şeflerimizin gösterdiği kimselere, doğrudan doğruya onun güvenine sahip olduğu için güvenmekliğimiz, millî şefimize karşı millî ve vicdanî bir görevimizdir." (İnce) "Millî şef demek, millî varlığımızın uyanık başı demektir. O, maddi ve manevî cepheleriyle millî hayatı bir bütün olarak yalnız temsil etmez, güder ve yeder." (Tecer) Falih Rıfkı (Atay) ise, "Çankaya"da, bunun daha ilginç bir yorumunu yapar ve "demokratik savaş" için, ortamın henüz uygun olmadığını söyler: "Atatürk diktatör müydü? Rejime bakarsanız, evet! Fakat ne mizaç, ne de ideali bakımından diktatörlük inançlısı değildi. Millî kurtuluş için şart saydığı inkılapların hürriyet içinde yaşayabileceğine güvenseydi, demokratik savaşçılığın zevklerini feda etmiyeceğine şüphe yoktu." (Çankaya/11, 1958-529) İşte böyle bir ortamda, Ali Fethi (Okyar)'a bir parti kurdurulur. Amma, İsmet Paşa karşı çıkar. "İrtica" yine gündemdedir. Öyle ise "kapatın gitsin" denir. Çünkü, inkılaplar sürecek; devrimden "ders" alacak bir gelişme içinde dünya... Mahmut Es'ad (Bozkurt) "inkilapçılığın üstünlüğü"nü şöyle belirler: "Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür." Falih Rıfkı (Atay) da, Rusya'dan gelişi ile, "alınacak ders"ten haber verir: "Rusya'dan ben bir ders getiriyorum: Bu ders, Türk ihtilalini organize etmek, yani gençliği yetiştirmek ve Türk cemiyetini birkaç hamlede terbiye etmek usulleridir." Rusya'dan daha şuurlu olarak geliyordu. İnkılâp fırsatını, komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni bir nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek alarak kurmak, bürokrasi yerine ihtilalci metodlar almak, hiç durmaksızın büyük yığın terbiyesine geçmek... (Yeni Rusya, 1931/170-172) Köylünün cevabı İnkılaplar, yeni oluşumlar ile, CHP altı umde ile yola çıktı. Beş yıl sonunda, "tek ses, tek nefes" söylemi içinde, CHP'nin hiçbir alternatifi olmadan, yürümesi ve sonunda olumlu bir izlenim bırakması gerekirdi. Amma, giderek eskisi gibi "al gülüm, ver gülüm" yöntemi devam edip gidiyordu ki, Hamdullah Suphî (Tanrıöver), CHP'nin altı umdesinden "Köycülük" üzerinde yazılar yazarken Ankara'nın köylerinden birinde, başından geçen bir olayın tahlili ve yorumu, gerçek durumu ortaya koyar nitelikte: "Köylü bana, din kitablarına mahsus veciz bir lisanla şu cevabı vermişti: -Abdülhamid zamanında bize paşalar "ver!" dediler. Verdik. "Öl!" dediler, öldük. Onlar gitti, yerine başka paşalar geldi. Onlar da bize "Ver!" dediler, verdik, "Öl!" dediler öldük. Bunlar da gitti. Yerine siz geldiniz. Siz de "Ver!" dediniz, verdik. "Öl!" dediniz, öldük. Şimdi merakla bekliyoruz. Bize ne zaman "Al!" diyeceksiniz." Muhalefetsiz iktidar Böylece basın sustuğu gibi, muhalif siyasîler de bir "suikast" girişimi mahkemesi ile bitmişlerdi. Bu sefer de sehpadan kurtulanların karşısına İsmet Paşa çıkmıştı: "Tek Adam"ın gölgesinde, muhaliflerini ezen İsmet Paşa hakkında öne sürülen şu yorum da "devrim"in başlangıcındaki siyasî karakteri ortaya koymaktadır: "Şeyh Sait İsyanı kısa zaman içinde Silâhlı Kuvvetlerimiz'le bastırıldıktan sonra ve asilerle isyanı tahrik ettikleri sanılan kimseler -ki bunların en başında İstanbul'da muhalefet basınının bazı yazarları vardı- İstiklâl Mahkemeleri'ne verildikten ve Takrîr-i Sükûn Kanunu işlemeye başladıktan sonra İsmet Paşa gayet durgun bir siyasî hava içinde, son derece "confortable" bir iktidar koltuğuna oturmuştu. Artık, ortada ne rakibi ne muarızı kalmıştı. Kendisini pek rahatsız ettiğini bildiğim muhalif gazetecilerin sesi de kısılmıştı. Gerçi bunlar İstiklâl Mahkemeleri'nin, hemen hiçbir halk veya ihtilâl mahkemesinde misli görülmeyen adilâne yargıları sayesinde hürriyetlerine kavuşmuşlardı ama Takrîr-i Sükûn Kanunu kendilerine yeniden harekete geçmek ve yeniden seslerini yükseltmek imkânını vermiyordu. İşte, İsmet Paşa, bazı müşkül durumlarda Atatürk'ün yardımlarına da dayanmak suretiyle, böylece uzun, hayli uzun bir süre, öteden beri dilediği ve özlediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ortak kabul etmez, vazgeçilmez başkanı olarak kalacaktı."
|
|
|
|
|
|
|