|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Millî Görüş'ten Adil Düzen'e değişim
Bütün partiler gibi MSP de açıldı. Milli Görüş yeni bir söylem olan Adil Düzen'le Refah Partisi'nde politikaya devam etti. Yüzde beşlerden yüzde 21'e vardı.
Bu sefer de tutuklanmalar, partiler kapatılıp, yöneticileri tutuklanıyordu. Biz de nasibimizi almış, 1982-1983 yıllarında, bir nebze "mahpis"leri ziyaret etmiştik. İlk olarak toplu basın'da Necip Fazıl mernum'la yargılanıp, basındaki fikir ve çile mücadelemize başlayıp, 1989'lara kadar sürdürdük. Bu kongrenin ardından, Millî Gazete'de Tarik Behlül Akalın (A. Dilipak), diyordu ki: "MSP, muhaliflerini şoke eden büyük bir kongre yapmıştır. Beklenenin aksine daha güçlü olarak yeni çalışma dönemine girmiştir. Bunun dışındaki gelişmeler hiç de öyle önemsenecek şeyler değildir. Aslolan yeniden Büyük Türkiye ideali uğruna verilen savaşın kurşun hızıyla sürdürüldüğüdür. Zaten muhalifleri azdıran da budur. TRT ve uydu basın fırsatı ganimet bilerek kıvılcımı aleve döndürmek uğrunda seferber olmuştur." Haliyle, 1976 yılı, bir bakıma "Erbakan yılı" olmuştu. Zira, Demirel, Erbakan'a tahammül ederken, bir de Erbakan, Demirel'e tahammül ettiği görüldü. Çünkü Erbakan'ın değişimci ve montojdan sanayie geçiş gibi bir "millî görüş" felsefesi vardı. Başbakan yardımcısı Erbakan, 1977'ye, daha bir emin olarak giriyordu. "Hükümet içinde hükümet" olarak Abdi İpekçi tarafından lanse edilen, bu yönüyle "yılın adamı" seçilen Erbakan'ın yıldızı giderek parlıyor, hükümetin başı Demirel ise, o "dün dündür, bugün bugündür." felsefesi ile 1977'deki bir "erken seçimi" bekliyordu. Refah Partisi ve değişim Bütün partiler gibi, MSP de açıldı. Amma, "millî görüş" yeni bir söylem olan "Adil Düzen"le, Refah Partisi'nde politikaya devama başladı. Yüzde beş'lerden yüzde 21'lere vardı. Bu yıllardaki olayları, canlı şahitleri olduğu için, şimdilik irdelemek istemiyoruz. Amma, ülkede siyasî kavgalar sürerken, ister istemez, partilerin içinde vuku bulan ekip ve kadro mücadeleleri, bu toplumun içinden çıkmış fertler oldukları için, MSP, RP ve FP'yi de etkilemiş olmasını doğal karşılamak gerekirdi! Fakat asla, belki de statükonun değişmemesi ve sürekliliği, bu tür parti içi ve dışı, siyasî partilerin açmazı, Batı'nın çok gerisinde kalmamıza en büyük etken olarak kalacaktır. İnsan için en güzel hareket, yapmış olduğu şeyler kadar, geride bıraktığı anılar ile tecrübelerden dolayı hiç bir zaman pişmanlık duymamasıdır! Son yirmi yılımızı, canlı şahitlerle daha iyi bir şekilde ilerde değerlendirmenin umuduyla! Geçmişten ibret alarak, yolumuza devamda, Cenab-ı Hakkın inayet ve nusratını diliyoruz! Bu diziyi, iki anı ile bitirmek istiyorum: Biri, Aralık 95, diğeri de, 18 Nisan 99 seçimlerine ait: İstanbul'dan adayım Bizde bir söz vardır: "Yiğit düştüğü yerden kalkar" diye.. Biz de, Nisan 91'de TCK'nun 163. maddesi kalkınca, "siyasetle iştigal" hakkımız doğdu. İstanbul RP teşkilâtı, bizi aday adayı olarak Ankara'ya bildirdi. Bir akşam, Hüseyin Kansu bizi arar: -Sizi 2. bölgeden kontenjan adayı yaptık. Ankara'ya gidiyoruz. Gel! Bu teklife karşı: -Ben, Trabzon'dan aday olmak istiyorum. İlk dayak yediğim yer, orada dirilişe ermek istiyorum, cevabını verdim. Sonra il başkanı Tayyip Erdoğan, aradı. Yine aynı cevabı verdim. Ve Ankara'ya gitmediğim halde, 2. Bölge (Fatih, Beşiktaş ve Zeytinburnu)'den kontenjan adayı ilan ettiler! Sonrası malum! Üçlü ittifak yer yer başarılı oldu: 62 mebus (40 artı 19 artı 3) Amma Aralık 95 farklı oldu. Bu sefer de, yine ikinci bölgeden 8. sıradayız. Arkadaşlarla siyasî espriler yapıyoruz: -Ben, bu gelişmelerden hareketle bir eser yazacağım, adı da "Nasıl Mebus Olunmaz?" olacak, derdim. Ünal Kaçır da, takılırdı; "beni de yaz!" diye... Adaylar açıklandı. İl merkezinde herkes kendini tanıtıyordu. Aydın Menderes, Gürcan Dağdaş, Bahri Zengin, İsmail Kahraman, S. Arif Emre, Ali Oğuz, tamamı 61 kişi... Kimi ailevî kimliğinden, asaletinden, kimi de kitaplarından, meziyetlerinden dem vururken, sıra bana gelince; ben de kendimi tanıttım ve: -Şimdiye kadar 34 eser yazdım. Bundan sonra da "Nasıl Mebus Olunmaz?" diye bir eser yazacağım, deyince, ilde beraber olduğumuz arkadaşlar, tepkici bir ses verdiler. Ben de: -Doğmamış çocuğa ad takılmaz. Belki biz de kazanırız, daha seçimlere 25 gün var! cevabını verince, salonda bir soğuk hava esti.
- B İ T T İ -
|
|
|
|
|
|
|