|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
31 Mart'la gelen DİKTATÖRLÜK
31 MART hadisesi ile Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelişinden sonra, "irticacı/gerici" damgasını yiyenlerin Divan-ı Harbî Örfî'de yargılanıp idamlarından sonra, Osmanlı ülkesi tamamen bir "parti diktatörlüğü"ne girdi.
MECLİS-İ Mebusan'ın açılışı ile öğrenci olayları çıktı. İşçiler ilk defa ücret artışı için eylem yapıyor, alaylı askerler mektepli askerlerin tepkisini çekiyor, medreseliler Kanun-i Esasi'ye göre hareket edilmesi için direniyorlardı. Meclis-i Mebusan'ın açılışı ile, öğrenci olayları başgöstermiş, işçiler ücret talebinde bulunuyor, "alaylı" askerler "mektepli"lerin tepkisini çekiyor ve medreseli öğrenciler de Kanuni Esasi'ye göre hareket edilmesi için direniyordu. Osmanlı Ahrar Fırkası, Fedakaran-ı Millet Cemiyeti, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti, Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye, Ahali, Osmanlı Sosyalist ve Halaskaran-ı Zabitan adlarını taşıyan siyasî fırka ve hareketler ortaya çıkmışsa da, 31 Mart hadisesi ile Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelişinden sonra, "irticacı/gerici" damgasını yiyenlerin, Divan-ı Harbî Örfî'de yargılanıp idamlarından sonra, tamamen bir "fırka diktatörlüğü" ile Osmanlı ülkesi anarşi ve terörün kaynağında kaynıyor, isyancı grupların desteğinde Balkanlar'ın savaş alanına dönüşmesine zemin oluşuyordu... Padişahın tiyatro nutku
Bu karmaşa ve çarpık gidişin ülkeyi ne hale getireceğine daha Meşrutiyet'in ilanından iki ay sonra, İstanbul'da, Harbiye Nezareti Meydanı'nda -şimdiki İTÜ bahçesinde- ümera ve askerî zabitler tarafından düzenlenen konser ve tiyatroya daveti üzerine Padişah Sultan Hamid şu sözlerle dikkat çekmişti: "Ben de tiyatroyu pek severim. Lakin bu 'Vatan' oyunu halkı ihtilale davet için tertib edilmiş bir oyundur. Şimdi halkın efkarını teskin ve asayişi muhafaza etmek lazım gelirken, hâlâ halkın zihnini heyecana vermek istiyorlar. Bir de zabitlerimiz, askerlerimiz hep oyuncu olmuş, hele bu hiç caiz değildir. Asker tiyatro oyuncusu olur mu? Askerlik şerefi nerede kaldı? Zabitlerimizin tiyatrolarda oyunculuk ettiklerini neferler görürlerse böyle zabitana Türkler hiç hürmet eder mi? Bir de bu kulüpler nedir? Arap kulübü, Arnavut kulübü, Rum kulübü ve'l-hasıl her millet kendine bir kulüp yapmış. Bunlar fena şeyler. Bu devlet birçok muhtelif kavimlerden terekküb etmiştir. Bunları birleştirmeye çalışmalıdır. Bu gidişe bakılırsa her kavim ayrı ayrı yaşamaya hazırlanıyor. Bu işler, kolay zan olunmasın, pek müşküldür. Beni bir şeye karıştırmıyorlar. Ben de karışmak istemem. Amma işler bozulursa sonra bir daha yerine gelmez. Sadrazam Paşa'ya söyle, zabitlerin, askerin tiyatroda oyunculuk etmelerini ve bu kulüpleri men' etsin. Ben bunları Müslümanlık ve Türklük namına olarak söylüyorum. Sadrazam'a ben de kendim söyliyeceğim." İşte böyle! Bir yanda "tiyatro"lar sahnelenirken, öte yanda ise, "molla"ların feryadı bir başka yönde gelişiyordu. Bu tiyatro oyunları, bir de Ramazan ayının tesadüf ettiği Ağustos-Eylül 1908'lerde cereyan ederken, Eylül'ün sonlarında Ramazan'ın 11 (on bir)'inde, Sultan Hamid, Serkatib-i Hazret-i Şehr-i Yarı, Ali Cevat Bey'i makamına çağırır ve der ki: "Birçok Fatih hocaları (dersiam) Saray'a gelmişler. Mutlaka beni görmek istiyorlarmış. Başmabeyinci Nuri Paşa geldi söyledi. Bir kere de sen gör." Kanun-i Esasi'yi istemeyenler de vardı
Der ki, Ali Cevat Bey: -Sarayın kapısı önüne çıktım, arakiyyenin üstüne bir sarık sarmış göğsü, bağrı açık pejmurde kıyafetli, şaşı gözlü, meczub tavırlı bir adamın koltuğuna iki kişi girmiş ve etrafına da ellerinde bayraklar kırk-elli kadar adam toplanmış. Seyirci olarak da halktan birçoklarının bunlara katılmış olduğunu gördüm. Yanlarına sokuldum, yakından tetkik ettim. Hoca Ali Efendi adında bir adam: "Meyhaneler kapanmalı, resim çektirmek men olunmalı, İslam kadınları sokağa çıkmamalı" diyordu. Ali Efendi'nin koltuğunda bulunan adama, hoca efendinin ne istediğini sordum. Kırmızı yüzlü, seyrek sakallı ve sarıklı genç bir adam: -Kanun-i Esasi'yi istemiyoruz. Bu "sarıklı mollalar"ın isteği belli olmuştu. Sultan'a durum arzedilir, dersiamlardan kimsenin olmadığı, birtakım derme-çatma kişiler olduğu söylenir. Bunlar, Beşiktaş'tan gelen birtakım aşçı ve tablakârlar imiş. Zabtiye Nazırı Sami Paşa oradaydı. İttihat ve Terakkî Cemiyeti azasından Tal'at Bey (kulları) de oradaymış... Bu zevat, bunları dağıtırmış, zahmet buyurulmasın, denmiş, amma, Sultan, dinlemek istemiş "meczub?" Ali Efendi'yi... Saray'ın penceresinden bakarken, adam kalın bir sesle konuşmaya başlamış: "-Padişahım, çoban isteriz. Çobansız sürü olmaz. Şeriat emrediyor. Meyhaneler kapanmalı, İslam kadınları açık-saçık sokaklarda gezmemeli. Resim çıkartılmamalı, tiyatrolar kapanmalı. Korkma tecelliyat var. Evliya perde altında tecelli ediyor" dedi. Bunun üzerine, Zat-ı Şahaneleri Sultan Hamid de: "-İcap eden emir verilir, şeriatın gereği yerine getirilir. Müsterih olun Hoca Efendi!" buyurdular. Amma işin tecellisine bakınız ki, Padişah'ı dinleyen yoktu ve bir müddet sonra "Kör Ali Vak'ası" diye sonuçlanan olayda, Ali Efendi, Divan-i Harb-i Örfi tarafından idama mahkûm edilip, asılmıştır. Beşiktaş'ta bu olayın olması, burada bir Müslüman kadının bir Rum'a kaçması ve zina üzere yakalanıp, her ikisinin "linç" edilmesinden kaynaklanıyordu.
|
|
|
|
|
|
|