T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

Paris'te Osmanlı mitingi

Ülkeye hakim olan karmaşa havasında muhalefet güçlenir. İttihat ve Terakki Partisi'ne karşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Kasım 1911 sonlarında kurulur.

Talebe, sokaklarda bağırıyordu: "Kanımızı son damlasına kadar dökmeye hazırız." Amma, şehremini operatör Cemil Paşa, Saray'a gelip, etrafta:

"-Biz harp edecek halde değiliz. Evvelki sene yapılan manevrada askerin halini gördüm. Bu askerle harp olmaz. Zat-ı Şahane'ye söyleyin harbi önlesin" diyordu.

Bunun üzerine de, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, kayınpederi olduğundan:

"-Ona söyleyin, Bakanlar Kurulu'nda yetkilidir!" denmesine ise ses çıkarmamıştır.

Bu olaylar bile, devletin en üst makamında işlerin iyi gitmediği, padişah değiştirmekle, kurtuluş reçetelerinin hiçbir şeye yaramayacağını, iplerin tamamen kaynağından koptuğunu gösteriyordu!

Böyle bir karmaşık ortamda, muhalefet güçleniyor ve İttihat ve Terakki'ye karşı, Mutedil Hürriyetperver ile Ahalî Fırkası'nın da iltihakı ile, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Kasım 1911 sonlarında kuruluyordu.

Kozmopolit muhalefet

Meclis-i Mebusan'da, İttihatçı Hüseyin Cahid ile İtilafçı Dr. Rıza Nur arasında cereyan eden ve Nur'un aktardığı olayın cereyan tarzı, iktidar ve muhalefet olarak, iki parti'nin mensuplarının birbirine nasıl davrandıklarının bir ölçüsü:

"Hiç selamlaşmadığımız halde o gün Meclis-i Mebusan'da Hüseyin Cahid Bey yanıma gelmiş oturmuş, yüzü kalbindeki heyecanın şiddetini isbat eden bir sarılık ile samana dönmüş olduğu halde benden Fırka'nın ne olduğu maksadını sormuştu. Aramızda şu konuşma geçmişti:

"-Siz çok ileri gittiniz, biz de bütün muhalefet kuvvetlerini bir yere topladık. Size müthiş bir yok edici darbe indireceğiz. Maksadımız sizi iktidar mevkiinden atmaktır."

Hüseyin Cahid: "-İyi ama içinizde tutucu, dindar, hoca, Hristiyan, cahil, alim ve muhtelif siyasî fikirde adamlar var. Bu nasıl olur? Hani sen bizi "Meclis-i Mebusan'da Fırkalar" adındaki eserinde "gayr-i mütecanis bir amalgama" diye niteliyor, bizden dürüst bir iş çıkmayacağını iddia ediyordun. Ya bu sizinki?"

Rıza Nur: "-Evet, hakkın var! Fakat sizi devirmek için şimdi ne bulursak topladık. Siz düşünün o günü, bu fırkayı da dağıtacağız. Böyle fırkalar zaten dağılmaya mahkûmdur."

Meclis'te kavga

Bu ikili konuşmanın ardından, Hüseyin Cahid Bey, "Tanîn"deki yazısında, şöyle diyordu:

"Biz bunu ancak şu şekilde kabil-i izah buluyoruz. Bu kişiler yapmak değil, yıkmak için birleşmişlerdir. Çünkü aralarında ancak bu noktada ittifak kabildir."

Amma, iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi, kendine "mutî" bir Meclis istediğinden, yasal değişikliğe gitmekte ısrarlı olunca, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, dişini gösteriyor ve Meclis'te bir kavgadır başlıyor ve Sait Paşa'nın bir takrîri üzerine, şöyle bir manzara ortaya çıkıyor:

Haydar Bey (Saruhan): -Zeynelabidin ve Ömer Feyzî Efendiler'e hitaben: -Susun, be herif!

Zeynelabidin: -Terbiyeni muhafaza et!

Ömer Feyzi Efendi: -Herif sensin!

(Haydar Bey, katiblik yerinden onlara vurmak üzere bir sandalye kaldırır. Mebusan kalemi mümeyyizi Daver Bey tarafından güçlükle durdurulur.)

Ömer Feyzî: -Onu kaldırmak marifet değil, vurmak hüner! (Zeynelabidin ve Ömer Feyzi Efendiler, Haydar Bey'e doğru ilerler. Karesi mebusu Mecdi (Abdülaziz Mecdî Tolun/SA) ve Hürriyet ve İtilâf mebusları araya girerler. Bu sırada Siroz (Serez) mebusu Derviş Bey: "-Bir memleket mahv olacağına iki kişi mahv olsun!" diyerek iki mebusa doğru ilerler. Fakat dışarı çıkartılır.)

Durum, Meclis'te böyle iken, savaş da sürüyor ve iktidara gelip, bir şeyler yapmak isteyen Hürriyet ve İtilafçılar da, seçimle güç kazanmış olsalar da İttihat ve Terakki karşısında tutunması mümkün değildi.

Yüz kadar mebusu olmasına rağmen, parti olarak ancak bir yıl sekiz ay yaşayabilmiş ve Mahmut Şevket Paşa'nın katlinden ötürü de -sorumlu görülerek- elemanlarının bir çoğu Sinop'a sürgün edilmişlerdir.

Diğerleri de Avrupa'ya kaçıp, orada faaliyetlerine devam etmişlerdi.

İtilâfçıların fikir önderlerinden, Filibeli Ahmet Hilmî, bu durumu şöyle açıklığa kavuşturmak istemektedir:

"Türkiye'de zulüm hükümfermadır. İstibdat muhalefete imkan bırakmamıştır. Paris'te, mağdur siyaset elemanlarını etrafına toplamış olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, ıslahat için Düvel-i Muazzama'nın müdahalesini rica etmektedir. Bu hareketin tepkisi büyük olmuş, müdahale isteği Osmanlı unsurların ayrılma girişimlerine hız vermiş, Araplar aynı tarihte bir kongre akt etmişlerdir."

İtilafçıların mitingi

Hatta İtilafçılar, ülkenin İttihatçılar'dan kurtuluşu için Paris'te bir miting düzenlemeleri üzerine, Ermeniler de buna katılmışlardır.

Sosyalist fırkalar, buna pek iltifat etmediler.

Zaten, İttihat ve Terakki ile, İtilafçılar'ın ayrılığı, şu iki fikir akımı üzerinde düğümleniyordu:
a) İslamcılık,
b) Milliyetçilik,
c) Merkeziyet aleyhdarlığı...
Böylece, Hürriyet ve İtilaf fırkası, büyük harbte dışarda kalmış, Mondros Mütarekesi ve İttihatçılar'ın ülkeden kaçması ile İstanbul'a dönmeleri mukadder olmuştu!

Salih Paşa: Şu asker elbisesini giymekten haya ediyorum

Mahmut Şevket Paşa'nın aşağıdaki ifadeleri, asker kadar, bürokrasinin de günü birlik, makam ve ünvan peşinde koştuğunu gösterir! Osmanlı ordusu, Selanik'te atılan nutukları unutmuş, ricat ediyordu. Yunan ordusu Selanik'e girmiş, Mahmut Şevket Paşa da, görevinden istifa etmişti: "-Niçin istifa ile kumandayı ehliyetsiz kişilere bıraktınız? diye sorulunca, o da; "-Canım efendim, ne yapayım! Bu benim şöhretimi ve askerî şerefimi ihlal için yapılmıştı. Şöhretimi nasıl feda ederim!" demiştir. O ahval içinde, "paşa"ların da "şeref ve şöhretleri" bu kadar imiş meğer! Aynı şekilde, Salih Paşa da, genel sekreterliğe gelip, Saray'da, içinde bulunulan hezimet ve perişanlıktan bahisle, iki gözünden yaşlar akarak: "-Şu asker elbisesini giymekten haya ediyorum" demesi üzerine, genel sekreter Ali Fuad, içeri girip, durumu Sultan Reşad'a arz etmişse de, "Sultan Reşad"ın işleri düzeltmek için ne mecali ve ne de elinde bir sihirli değneği vardı... Çünkü, "baş kumandan" konumunda olan Sultan Reşad da, kendisine, sancağı alıp savaşa katılmasını arz ettiklerinde, o da: "-Ben harbe gitmekten çekinmem ama ordu bu hale geldikten sonra bozgun askerin önüne düşüp de İstanbul'a ne yüzle avdet ederim" demesi kadar, devletin içinde bulunduğu durumu beyan eden hiç bir ifade olamazdı.

Muhalefet Sinop'a sürüldü

Düşman, İstanbul'un burnunun dibinde olan Çatalca'dan geri çekilmiş diye sevinenler, bir müddet sonra, birbirine girdi ve baskın suretiyle, hem Bab-ı Ali'yi, yani hükümet konağını, bir de önünde Mahmut Şevket Paşa'yı katl ettirerek, ülkede ne "özgürlükçüler" ne de "liberaller"e hak kalmıyacak şekilde, savaş, kan ve cesetlerle dolu bir "İstanbul sokakları"nda sergerdelerden başka ses veren kalmayacak şekilde, bir kaç gemi dolusu, binlerce hoca ve asîyi Sinop'a sürgüne göndermişlerdir. Artık ülkede "asi ve muhalefet" kalmamış olduğundan, tek başına "iktidar" olanlar, Almanlar'a

yanaşıp, Sultan Reşad'ın saltanatında, Devlet-i Aliyye'den "Enverland" diye bahs etmeye başladılar. Tam bu sırada, İttihatçılar, Almanlar'ın tarafını tuttuklarından Goben ve Breslav'dan dolayı, Osmanlı bayrağını "Yavuz ve Midilli"ye çekerek, Karadeniz'in çıkışında İngiliz gemilerini topa tutarlar, ardından da İngiliz ve Fransızlar, Çanakkale'yi ablukaya alıp, İstanbul'a gelmek isterler. Saray'da korku başlar. Sultan Reşad, saray erkânı ve kabine ile Eskişehir'e gitmek için hazırlıklara başlanır, bu arada göz hapsinde bulunan Sultan Hamid'e de haber gönderilip, İstanbul'dan ayrılması istenir.


Devam Sayfaları
« 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 »


 
SADIK ALBAYRAK
Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED