T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

İşgalde zor siyaset

Meşrutiyet devrinde ortaya çıkan İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık fikirlerinin mensupları işgaller karşısında bir mutabakat içinde vatanın kurtuluşu için mücadeleye girdiler.

Musa Kazim Efendi, her saraya gelişte, savaşın kötü gittiği ve akibetin iyi olmadığını ifade ile:

"-Ben neticeyi iyi görmüyorum. Ah şu işin içinden az bir zararla çıkabilsek!" diyordu.

Bir gün sarayın odalarından birinde otururken, aynı nakaratı tekrar eder. Yanında baş-mabeyinci Lütfî Simavî Bey, söze katılır ve der ki:

"-Bunu bize söyleyeceğinize Meclis-i Vükela'da söylesenize!"

O gün, Enver Paşa, Saray'a geldi, otomobiline binip giderken, Musa Kazim Efendi de oradaydı ve onu işaret ederek:

"-Evlad, söylüyorum, söylüyorum amma şu delikanlıya söz anlatabiliyor muyuz? Seyhülislam efendi yine fetva vermeye başladı, diyor" dedi.

Görülüyor ki, ipin ucu kaçmış, kimin ne yaptığı belli değildi.

Mütareke akt edildi. Osmanlı teslim olmuştu. Yeni bir kabine kuruldu. İzzet Paşa, daha sonra Tevfik Paşa sadarete geldi!

Bir gece, Tal'at, Enver ve Cemal Paşalar'ın, Enver Paşa'nın yalısından Karadeniz yoluyla gizlice İstanbul'dan kaçtıkları söylendi.

Bu durum, İttihatçı nazırlar ile siyasileri korkuttu.

Artık Hürriyet ve İtilafçılar'ın fırkası mevki-i iktidara gelecekti! Muhalif basında, artık İttihatçılar'dan hiç bir eser kalmaması, onları çağrıştıran ne varsa, taş üstüne taş bırakılmayacak şekilde yayınlar ve feryatlar baş göstermişti.

Dolmabahçe önünde işgalci gemiler

Amma, İstanbul'a giren İngiliz, Fransız ve İtalyan askerî güçleri, donanmaları ile Boğaz'dan geçip Dolmabahçe Sarayı önünde sıra sıra dizilmiş, Fransız ordusu baş kumandanı Franchet d'Esperey (Franşe Depere) Rum, Ermeni ve Musevî vatandaşların alkışları arasında ve dizginsiz beyaz bir at üzerinde, eski Roma fetihlerini taklit ederek etrafı selamlayarak alay ile Beyoğlu Caddesi'nden geçip Fransız Nezarethanesi'ne inmiş ve mütarekenin anlaşmasına rağmen en mühim noktalar İngiliz ve Fransızlar'ın saldırısına uğramışlardı.

Resmî yerleri, binaları ve sarayları işgale başlayan işgal kuvvetlerinin bu durumu karşısında, baş-katip ağlamış olacak ki, Sultan Vahidüddin, yanına çağırıp:

"-Dün siz pek müteessir olup ağladınız" deyince, Ali Fuad Bey de:

"-Sultanım, saltanata mahsus bir sarayı ecnebi askerlerinin işgal etmesinden üzüntü duymaklığım tabiidir efendim" dedi.

Sultan Vahidüddin de, daha görkemli bir "vatan toprağı aşkı" ile cevabını vermiş oldu:

"-Bence Osmanoğulları'nın mülkine girdikten sonra hudutta bir kulübeye girmekle benim sarayıma girmek arasında bir fark yoktur."

Sultan Vahidüddin doğru söylüyordu!

Artık Osmanlı mülküne ve Payitahtına her millet ve ırktan bir sürü yıkıcı ve parçalayıcı güç ariz olmuştu.

Nitekim, bu buhran ve karmaşa ortamında, sansürlü basın ortada iken, yeni çıkmaya başlayan "Vakit" gazetesinin baş yazarı, hükümet ve yönetim şeklini beğenmeyip, İttihatçılar'dan daha aşırı derecede hükümet ve devlet idare şeklinin, tebdil ve tağyirini isteyen yazılara başlamıştı.

"Vakit"i harem dairesinden getirtip, başkâtibe gösteren Sultan, bu memleketi idare için Sultan Hamid gibi bir adama ihtiyaç olduğunu söyledikten sonra, konuyu "Vakit"in başyazarına getirip, dedi ki:

"-Bu adamın siyaseten ve diyaneten bu memleketle ne alâkası var? Kendisi İspanyol teb'asından ve Selanik dönmelerindendir" diyerek üzüntüsünü dile getirmiş ve memlekete hakim olmaya çalışan zihniyetin dayandığı temelleri ve işgalcilerle bir olup, "mandacılığı" kimlerin gündeme getirmiş olacağına işaret etmiştir.

Amma bundan sonra kurulan iki cemiyetin, Vilson Prensipleri Cemiyeti ile İngiliz Muhibleri Cemiyeti'nin kurucu ve efkarı üzerinde biraz durup, nereye doğru ve kimler tarafından nasıl bir mecraya sürüklenmek istendiğimizi görmüş olalım ve "İslamcılar"ın işgalcilere ve Boşevikler'e karşı tutumlarını sorgulamış olalım ki laik ve dışa bağımlı akımların nasıl bir trendi yakalamak istediğine parmak basmış olalım!

İşgal altında bulunan İstanbul'da "İngiliz Dostluk Cemiyeti"nin kurulması, ilerisi için bir kaynaşmaya vesile olur ve belki de İngilizler'in idaresi altında bulunan milyonlarca müslümana daha az işkence yapılır umuduyla böyle bir cemiyet faaliyetine girişilmiş olabilirdi amma bu cemiyette, öyle iddia edildiği gibi dinci ve tarikatçı gurupların bir etkinliği yoktu. Hele, Vilson Prensipleri Cemiyeti'nin kuruluş ve gayesi, ülkeyi ABD mandası'na teslim etmek ve koca Osmanlı devlet ve saltanatını "mandacı"larla yönetmek şeklinde tezahür ediyordu!

Kurucularına bakarsak, ilerde müslümanlarla amansız bir fikir ve siyasal mücadele vermiş olacak olan zevatı görmüş oluruz.

Cemiyetlerinin nizamnamesine göre, dışardan bir dayatma olmadan kendi arzularına uygun bir istekle, "Amerika'nın kabulüne uygun millî bir programla" ortaya çıktıklarını söylüyorlardı. (Madde/2, h)

Mütareke ile bir kısım İttihat ve Terakki mensupları Divan-ı Harb-i Örfî'de yargılanmış, bir kısmı da Malta'ya sürgün edilmişlerdi. Şimdi meydan "muhalif"lere kalmış, amma, görüldü ki, matbuat öyle bir kuşatma altında ki, işgalcilerin amaline hizmet eder bir güçle hilafet ve şeriatçı güçlere saldıracak iç ve dış desteği de buluyorlardı. Vilson Prensipleri ile "mandacı" egemenliğini isteyenlerin kim olduğunu gördükten sonra, gereken kanaatı elde etmek mümkün...

Kuvva-yi Milliye nasıl ortaya çıktı?

Mütareke döneminde, birden bire bir "Kuvva-yi Milliye" hareketi teşekkül etmiş, istiladan çıkmak, düşmanı vatan toprağından atmak için, Yusuf Akçora'nın "üç tarz-ı siyaset"inden medet umanlar bir araya gelmiş gibi gözüküyordu. Sosyalistler, Rusya'daki devrimin Türkiye'de gerçekleşmesini istiyordu. Türkçüler ise "millî bir devlet" için yabancı unsurların temizliğine bakıyordu. İslamcılar ise, ne olursa olsun, bin yıllık Anadolu Müslümanlığının bekası için her türlü fedakârlığa razıydı.

Böyle bir düşüncel ortamda, kurtuluş için, bir sürü fikrî ve siyasî fırka/partilerin kurulması normaldi. Nitekim, 1912'de, bir baskınla hükümet ele geçirilince, İttihat ve Terakki Fırkası, Hürriyet ve İtilafçılar'ın siyasî arenada rol almasını engellemiş oldu. Sekiz sene beklemesi gerekirdi, bir bakıma Hürriyet ve İtilâfçılar! 1919 Ocak ayı birçok partinin/fırkanın zuhuruna dayanak olan bir ay! Ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası da, tekrar faaliyete geçiyor.

İttihatçı muhalifleri ülkeye döndü

Böylece, İttihatçılar'ın on yıl boyunca, baskı uygulayıp siyasî hayattan men ettiği kimseler geri geliyor, yasaklanan partiler kuruluyor ve ortalığı, işgal altındaki İstanbul'da bir sürü gruplar kaplıyordu. Mütareke döneminde, kurtuluş ve siyasal kimlik için bir sürü fırka/parti ve cemiyet kurulmuş, bunların çoğu da işgal güçlerinin verdiği izin doğrultusunda, altı asırlık Osmanlı yönetiminin aksine, Batılı güçlerin güdümünde hareket ediyordu. Ortaya çıkan parti ve cemiyetlerin yekünü, 32 kadardı. Ekserisi de mandacı ve ayrılıkçı bir yöntemle işe başlamışlardı! Yenilikçisinden radikaline, dincisinden ırkçısına, emekçisinden liberaline, kapitalistinden sosyalistine kadar her türde insanların kurduğu partiler ortada cirit atarken, ülkenin kurtuluş ve dirilişine hayatını adamış olanlar da yer altı faaliyetleri ve İslamî hassasiyetleri ile çalışıp duruyordu.


Devam Sayfaları
« 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 »


 
SADIK ALBAYRAK
Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED