|
|  |
Arınç'ın 23 Nisan günü yaptığı konuşmanın tam metni
TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın TBMM'nın açılışının
86. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan
Genel Kurul'da yaptığı konuşma - 23 NİSAN 2006
Saygıdeğer Milletvekilleri,
23 Nisan 1920 yılında açılan TBMM'nin 86. yıldönümünü kutluyoruz. Millet
iradesinin temsil makamı olan Meclisimiz, daha nice 86 yıl halkımızı onurla
temsil etmeye devam edecektir.
Açıldığı yıldan itibaren ülkenin kaderine el koyan, Kurtuluş Savaşı'nı yöneten,
Cumhuriyeti ilan eden, devrimler gerçekleştiren Meclisimiz, bu özellikleri
nedeniyle dünya parlamentoları arasında müstesna bir yere sahiptir.
Bu müstesna Meclisi bize kazandıran, bağımsızlık savaşımızın komutanı, ilk
Meclis Başkanı, Cumhuriyetimizin Kurucusu, Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk ve
arkadaşlarını, sözlerimin hemen başında minnetle anıyor, onların emanetini
ilelebet koruyacağımızı ifade etmek istiyorum.
Savaşı yöneten bu Meclis hemen ardından büyük bir kalkınma hareketi başlatmış ve
devrim niteliğinde kanunlar çıkarmıştır. Böylece her yanı işgal edilmiş
topraklardan, yeni bir ülkenin inşasını gerçekleştirmiştir.
Bu yönüyle Meclisimiz, o dönem için fonksiyonu ve gücü bakımından son derece
etkin ve dinamikti.
1961 Anayasası ile Meclisimizin kullandığı yetki, görev ve fonksiyonlarının bir
kısmı diğer erklere devredilmiştir. Yasama, yürütme ve yargı arasında kuvvetler
ayrımı yapılmış; eşitlik, güç paylaşımı ve denge sağlanmaya çalışılmıştır.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Türkiye'nin geçirdiği bir takım olağanüstü şartlarla kuvvetler ayrımında bir
denge sorununun oluştuğunu kabul etmek gerekir.
Bugün tüm dünyada geçerli olan parlamenter sistemin genel kuralları ülkemizde
uygulansa da, Meclisimizin fonksiyonu, gücü ve yetkileri kısmen erozyona
uğramıştır.
Yine de Meclisimiz, kendi uhdesinde tuttuğu yasama ve denetim faaliyetlerini
bugüne kadar başarıyla sürdürmüş ve diğer erklerin görev alanlarına müdahil
olmaktan titizlikle kaçınmıştır.
Ancak bugün Meclisimiz, asıl görevi olan yasama ve denetim faaliyetlerini
yaparken, diğer erklerden bir takım eleştiriler geldiğini görmekteyiz.
Meclisimizde kurulan araştırma komisyonları görevlerini, Anayasanın 98. ve
İçtüzüğün 104. ve 105. maddelerine dayanarak gerçekleştirmektedir. Araştırma
komisyonlarının çalışmaları, milletimiz adına kullanılan bir denetim ve bilgi
edinme hakkıdır. Komisyonlarımızın çalışmaları yargılama anlamına gelmediği
gibi, yargının çalışma alanlarıyla da çakışmayan bir bilgi edinme faaliyetidir
ve Anayasa'nın 138. maddesine aykırı değildir.
Bu nedenle, komisyon çalışmalarının yargı erkine bir müdahale olduğu iddiası,
hukuk temelli bir eleştiri değildir.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Türkiye'de darbeler döneminin başlangıcı kabul edilen ve "bürokratik iktidarın"
güçlendiği 1960 yılından itibaren Meclisimizin gücü, yetkisi ve fonksiyonu, bu
tür hukuki temellere dayanmayan eleştirilerle daraltılmaya çalışılmaktadır.
Anayasayı ve tüm kanunları yapan, Cumhurbaşkanını seçen, hükümeti içinden
çıkartan ve aynı zamanda denetleyen, savaş kararını alan ve ülkenin geleceğine
yön veren bir kurumun, bugün sahip olduğu gücü ve yetkiyi tam olarak kullandığı
tartışmalıdır. Kimi zaman çok önemli mekanizmaların dışında bırakılan Meclis'in
fonksiyonları daraltılmıştır.
Örneğin, ülkenin iç ve dış siyasetine çok büyük etkisi olan ve "gizli anayasa"
diye kabul edilemez bir tanımlamayla anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin
hazırlanılmasında, Meclisimiz ve ilgili komisyonlarımız tamamen devre dışıdır.
Açıklanması ve yayınlanması tamamen yasak olan bu belgenin, son haline karar
verildiği günün hemen ertesinde gazete manşetlerinde yer alması son derece
dikkat çekicidir. Yine bu belgeden yola çıkılarak hazırlanan İç Güvenlik
Strateji Belgesi'nin çete kurmaktan yargılanan kişilerin arşivinden çıkması ne
yazık ki, devlet ciddiyetiyle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.
Bu belgenin, Meclisimizin bilgisi ve denetimi haricinde hazırlanması,
parlamentomuzun fonksiyonunun ve millet iradesine verilen değerin ne durumda
olduğunu göstermektedir.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Demokratik bir ülkede "gizli anayasa, kırmızı kitap, derin anayasa" gibi
tabirler asla kabul edilemez kavramlardır. Bu kavramlar, gizli antidemokratik
bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder.
Türkiye Cumhuriyeti'nin tek bir Anayasası vardır ve yürürlüktedir.
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi için kullanılan "gizli anayasa" gibi bir tanımın
bazı çevreler tarafından üretildiğini ve resmi bir tanım olmadığını biliyoruz.
Ancak böylesine bir tanım eğer kamuoyu tarafından kullanılıyorsa ve buna ciddi
itirazlar gelmiyorsa bu, bazı kişilerin bilinç altında ülkemiz için nasıl bir
yönetim biçimi olduğunu göstermektedir.
Bu algının aslında sadece kamuoyunda değil, bazı siyasetçilerin bilinç alıntında
olduğunu da üzülerek görmekteyiz.
Maalesef her dönemde ülkemizin en önemli konusu olan Cumhurbaşkanlığı seçimi
için yaşanan tartışmalarda, bazı kamuoyu önderleri ve siyasetçilerin ifadeleri,
bilinç altında "gizli bir anayasa" olduğunu ve buna göre hareket ettiklerini
açıkça ortaya koymaktadır.
Yeri gelmişken, Sayın Cumhurbaşkanımızın görev süresinin bitmesine uzun bir
zaman varken, yeni Cumhurbaşkanı'nın kim olacağını ve nasıl seçileceğini yoğun
bir şekilde tartışmanın, Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı bir nezaketsizlik
olduğunu belirtmek isterim.
Bundan üzüntü duymama ve bu tartışmalara girmekten imtina etmeme rağmen, yine de
tartışmalarda bazı kişilerin Meclisimizle ilgili beyanlarındaki yanlışlığa
burada değinmeyi, Meclis Başkanı olarak bir görev sayıyorum.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Ülkemiz, Meclisimizin çıkarttığı bir Anayasa ile yönetiliyor. Tüm kanunlarımız
bu Anayasa'ya uygun çıkartıldığı gibi, yargı ve yürütme de yine mevcut
Anayasamıza göre görevlerini sürdürmektedir.
Bu durumda mevcut Anayasamıza göre yeni Cumhurbaşkanının hangi özeliklerde
olması gerektiği, Meclisimiz tarafından nasıl ve ne zaman seçileceği açıkça
ifade edilmiştir ve bu herkesçe malumdur.
Buna rağmen mevcut Anayasamız açısından hiçbir sorun yokken, yeni
Cumhurbaşkanını bu Meclisin seçip, seçemeyeceğini tartışmak, Meclisimizin
meşruluk sorununu gündeme getirir ki, bu asla kabul edilemez bir durumdur.
Ülkemizin yönetilme biçimi, erkler arasındaki gücün kullanımı, meşruiyetlerin
dayanak noktaları tartışma götürmez bir şekilde nettir.
Bu konu Anayasamızın başlangıç bölümünde; "Kuvvetler ayrımının, devlet organları
arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve
görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve
işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu" açıkça
ifade edilmiştir.
Bu net açıklamaya rağmen bazı kurumlar, kendilerinin öncelikli olduğunu, hatta
daha üstün olduğunu vehmetmektedir.
Hatta bazı kurumlar, reform çalışmalarına karşı direnmişlerdir.
Ne ilginçtir ki; artık işlevini yitirmiş, yıllardır sorun üreten bir kurumun
kaldırılması, bu kurumdan ve elitist, anti-reformculardan gelen tepkiler
nedeniyle gerçekleştirilememiştir. Halkın büyük çoğunluğunun istediği bu
değişikliğe karşın, yürütmenin azınlık anti-reformcuların talebini öncelemesi
ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Yüce Meclisimiz 84 yıl önce saltanat kurumunu kaldırmıştır. Ancak bugün ülkede
bu kez "kurumların saltanatı" hüküm sürmektedir.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Özgürlüklerin genişletilmesinde, yasakların kaldırılmasında ve demokratikleşmede
temel iki zorunluluk vardır:
Birincisi, Anayasa'ya uygun olarak Meclisin karar alması.
İkincisi ise, milletin mutabakatıdır.
Yeni bir düzenleme yapılmasında, Anayasa değişikliğinde kurumların görüşünü
almak başka bir şeydir, kurumların mutabakat şartını aramak başka bir konudur.
Dünya üzerinde daha çok demokrasi için, sadece "kurumların mutabakatını" arayan
demokratik başka bir ülke yoktur.
Türkiye'de doğal bir durummuş gibi gösterilen bu tutumun, demokrasi
anlayışımızı, özgürlüklere yaklaşımımızı ve hukuka olan inancımızın nasıl
olduğunu açıkça gösterdiği inancındayım.
Büyük Önder Atatürk'ün "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" sözünü hayata
geçirmek için bu Meclis, saltanat kurumunu kaldırmış, düşmana karşı savaş
vermiştir. Bundan sonra da bu ulvi ilke doğrultusunda Meclisimiz görevini
kimseye bırakmadan sürdürmeye kararlıdır.
Anlaşılmaz bir şekilde özgürlüklerin genişletilmesi, yasakların kaldırılması
için yıllarca bu kurumların mutabakatı beklenir olmuştur. Ancak bazı kurumlar
katılımcı demokrasinin gereği olan ortak akılda buluşmak bir yana, görüş
alışıverişi için oluşturulan zeminleri bile reddetmektedir.
Bu durumda bazı kurumların, "katılımcı demokrasi" yerine, "kurumsal saltanatı"
Türkiye için uygun gördüklerini iddia etmek çok da dayanaksız olmayacaktır.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Bugün özgürlüklerin genişletilmesi için güçlü bir Anayasa değişikliği artık
zorunlu hale gelmiştir. Tartışılan tüm konuları içine alan, daha özgür, daha
demokrat, daha güçlü, daha mutlu bir Türkiye'nin inşasında gereken Anayasa
değişikliği için ortak bir akıl oluşturmak gerekir. Tüm kurum, kişi ve
kuruluşlar bu değişiklik için görüşlerini özgürce ifade etmelidir.
Ancak bir mutabakat aranacaksa sadece Yüce Meclis çatısı altında halkı temsil
eden Milletvekillerinin mutabakatının aranması gerekir. Eğer burada bir
mutabakat sağlanamazsa gidilecek bir tek merci vardır, o da yüce milletimizin
iradesidir.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Yüce Meclisimiz çatısı altında çıkartılan kanunlar tartışılırken her meselenin
rejim tartışmasına çekilmesi her geçen gün artmaktadır.
Tarım alanında yapılacak bir düzenleme, Belediyeler Kanunu'nda yapılacak bir
değişiklik, hayvancılık, turizm ve benzeri onlarca konu tartışılırken konu
aniden birileri tarafından rejim tartışmalarına getirilmiştir.
Son olarak önemli konumdaki bir siyasetçinin, İstanbul'da bir eğlence merkezinin
insanların ölümüne neden olan kaçak yapılarının yıkılmasını, "rejimden ideolojik
intikam almak" olarak değerlendirmesi durumun trajikomik yanını en çarpıcı
şekilde ortaya koymaktadır.
Türkiye'nin bir rejim sorunu yoktur. Türkiye, rejiminin Cumhuriyet olacağına,
demokrasi olacağına bundan 83 yıl önce karar vermiştir. Bugün de Meclisiyle,
hükümetiyle ve tüm organlarıyla aynı kararlılıkla yoluna devam etmektedir.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Ülkenin rejimine karşı bu kadar güvensiz olunamaz. Türkiye'nin rejimi her konu
tartışıldığında sarsılacak, etkilenecek kadar zayıf değildir.
Hiç kimse Cumhuriyetten, demokrasiden, temel özgülüklerden vazgeçme niyetinde
değildir.
Dolayısıyla ülkede bir rejim sorunu değil, rejimin sahibi olma tartışması
vardır. Ülke yönetiminde inisiyatif alanlarını genişletme ya da sahip oldukları
gücü kaybetmeme tartışmaları vardır.
Laikliğin, Yüce Önder Atatürk'ün, Cumhuriyetin, bayrağın, rejimin sahibi
milletin kendisidir. Milletin temsilcileri olan bizler tüm bu değerlere bağlı
kalacağımıza, sahip çıkacağımıza milletvekili olduğumuzda yemin ettik. Bugüne
kadar bu yeminimize muhalif bir tek davranış dahi bu Yüce Meclisimiz içinde vuku
bulmamıştır.
Dolayısıyla milli değerlerimizin sahibi bir kesim, bir grup değil, Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olan herkestir.
Milletimiz ulusal ortak değerlerin sahibidir ve kendi içinde büyük bir
hoşgörüyle yaşamaktadır. Toplumumuz etnik kimliğine, inancına, kültürüne göre
kimseyi dışlamamakta ve bir arada barış içinde yaşamaktadır.
Ayrıca AB müzakerelerini sürdürdüğümüz bugünlerde hala rejimin tehlikede
olduğundan bahsetmek, hele bu tehlikenin AB'ye üye olmak için bütün dönemlerden
daha çok gayret sarf eden, bunda da başarılı olan kişilerin eliyle geleceğini
iddia etmek her açıdan dayanaktan yoksundur.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Tartışmaların odağında yer alan ve nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip
dayandığı bir başka konu da laiklik ilkesidir.
Açıkça belirtmeliyim ki, Anayasa'mızın değiştirilemez maddesi olan laiklik
ilkesine, Türkiye'de karşı çıkan kimse yoktur.
Bütün tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.
Bu yorum farkı nedeniyle kamusal alanda her dönemde farklı uygulamalar yapılmış
ve tartışma yaşanmıştır.
Kamusal alan, yurttaşların ortak meselelerini eşit ve özgürce tartıştığı
alandır. Dolayısıyla her bireyin ayrım yapılmadan haklarının korunduğu,
haklardan yararlandığı ve kendilerini özgür hissettiği bir alandır.
Bu alanı güvence altına almak ve tüm yurttaşlarına eşitçe kullanım hakkı
sağlamak devletin görevidir. Kamu yararı devletin değil, halkın yararına doğru
genişletilmelidir. Devlet kamusal alanın sahibi değil, koruyucusudur. Bu
koruyuculuk; oradaki eşitliğin, adil paylaşımın ve hizmetlerin her birey
tarafından kullanılmasını sağlamaktır.
Kamusal alandaki özgürlüklerin ve hakların bir gruba, bir kesime kayması anında
devlet koruyuculuğu devreye girer ve haksızlığı önler. Devlet kamusal alanda
herkes için geçerli olan hakları bir kesime yasaklayamaz ya da sınırlayamaz.
Buradan hareketle laiklik ilkesinin yorum farklılığını gündeme getirmek gerekir.
Anayasamızın değiştirilemez maddesi olan laiklik maddesi, ilelebet var
olacaktır. Ancak günün şartlarına, toplum yapımıza uygun olarak yorum
farklılıklarını ortadan kaldırmak gerekir. Bu, laikliğin özünü değiştirmeyecek,
bilakis toplumun bir arada daha uyum içinde yaşamasına katkı sağlayacaktır.
Dünyada bir çok örneği olan laiklik uygulamasının, Türkiye'dekine benzer tek
örneği sadece Fransa vardır. Orada bile laiklikten yola çıkarak hak ve
özgürlükler bizdeki kadar kısıtlanmamıştır.
Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı mekanizması olarak algılamak gerekir.
Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını zorunlu kılar. Bütün
inançların kendisini ifade etmesine imkan vermek, bireylerin ibadet hürriyetini
sağlamak laiklik ilkesinin temel işlevidir. Devlet, bu işlevi uygulayan ve tüm
inançlara eşit mesafede davranan aygıttır.
Sorun işte burada başlamaktadır. Devlet, dini inançların yaşamasını teminat
altına alması gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam
hakkını, ifade hürriyetini kısıtlamaktadır. Bunu da laiklik adına yapmaktadır
ki, siyaset bilimi açısından büyük bir çelişkidir. Bu çelişki yıllardır
Türkiye'nin iç huzurunu zedelemekte ve bitmez tükenmez sorunları beraberinde
getirmektedir. Aydınların, siyasetçilerin ve akademisyenlerin hep birlikte
çözmesi gereken yorum farkından kaynaklanan işte bu çelişkidir.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Dünya büyük bir değişim içindedir. Küreselleşme hızla ilerleyip dünyayı adeta
küçük bir köye çevirmiştir.
Artık dünya siyaset oyununun kuralları değişti. Şimdi değişimi anlamayan, hayata
geçiremeyen ülkeler, dünyada sadece kaderleri başkaları tarafından belirlenen
figüranlar haline geliyor.
Türkiye, dünya siyasetinin aktif bir üyesi, dengeleri değiştirecek bir ülkesi
olmak zorundadır. Hiçbir dönemde pasif, edilgen ve boyun eğen bir devlet olmayı
kabul etmeyen Türkiye, küresel siyaset aktörü olmak için hızla değişime ayak
uydurmak zorundadır.
Türkiye'nin bu gücünü ve potansiyelini gören çevreler bugün aktif durumdadır.
Batı ülkelerinde sözde Ermeni soykırımını bahane eden çevreler, Türkiye aleyhine
bir süredir kampanya yürütüyorlar. 24 Nisan'ı sözde soykırımın yıl dönümü
sayanlar, yarın yeniden bu karalama kampanyasını gündeme taşıyacaklardır.
Üzülerek görmekteyiz ki, bazı dost ülkelerin parlamentoları ve hükümetleri bu
karalama kampanyasına alet olmaktalar. Bu ülke parlamentolarının başkanlarına
birer mektup göndererek Türkiye'ye karşı haksızlık yapılmamasını istedik.
Yine de burada bir kez daha açıkça ifade etmek istiyoruz ki; Türkiye'nin
tarihinde utanılacak bir şey yoktur. Bizi işlemediğimiz bir suçtan dolayı mahkum
etmeye niyetli olan ülkeler, bu Yüce Meclisin gereken cevabı anında vereceğini
unutmasınlar.
Değerli Milletvekilleri,
Terör olayları da son günlerde tırmanışa geçti. Terörizm ülkemizin bir çok
bölgesinde askerlerimizi, polisimizi, sivil vatandaşlarımızı hedef alıyor.
Amaçları kargaşa yaratmak, huzursuzluk çıkarmak ve nifak tohumları ekmektir.
Ülkemizin bütünlüğünü hedef alan bu terörist faaliyetlerinin tam da bu günlerde
ortaya çıkması düşündürücüdür. Türkiye ne zaman güçlense, ne zaman bölgesinde
etkin olmaya çalışsa, birilerinin maşası olan teröristler sahneye çıkıyor ve
ülkenin gücünü zayıflatmaya çalışıyorlar.
Ancak bu konuda başarılı olmaları mümkün değildir. Ordumuz, güvenlik
kuvvetlerimiz ve devletimizin tüm unsurları, terörizme karşı büyük bir
kararlılıkla görevlerinin başındadır.
Tüm bu nedenlerden dolayı, artık iç politik çekişmelerden kurtulmak gerekir.
Artık enerjimizi tüketen ve yıllardır ülkenin ilerlemesini engelleyen
prangalardan kurtulmak gerekir.
Teröre, uluslararası karalama kampanyalarına karşı, yani gücümüzü zayıflatmak
isteyenlere karşı birlikte hareket etmek zorundayız.
Ortak bir akla ihtiyacımız var. Ortak hayallere ve hedeflere ihtiyacımız var.
Yıllardır kendi içimizdeki çekişmeler, kavgalar yüzünden kaybettiğimiz enerji
ülkeye yeterince zarar verdi.
Buna dur demenin zamanı gelmiştir.
Türkiye, tarihinin en önemli fırsatlarını yakaladığı bir dönemden geçmektedir.
Ülkenin en önemli değişim projelerinden bir olan AB üyeliğimiz yolunda artık çok
kritik bir noktaya geldik. Türkiye'nin AB üyeliği tüm dünyada büyük bir açılımın
işareti olacaktır. Müslüman bir ülke tarihte ilk defa AB üyesi haline gelecektir
ki, bu medeniyetler arası çatışma yaşanacağını iddia edenlere en güçlü cevap
olacaktır.
Öte yandan, krizlerle boğuşan bölgemiz açısından da Türkiye'nin konumu hayati
önem taşımaktadır. Güçlü bir Türkiye, sadece kendi halkına değil, bölgesindeki
tüm halklara huzur ve barış getirecektir. Türkiye'nin tarihi geçmişi,
Balkanlardan, Kafkaslara kadar tüm ülkelerde derin izler bırakmıştır. Bu ülkeler
geçmişin en güçlü ülkesi ve geleceğin parlayan yıldızı olan Türkiye'ye hala
umutla bakmaktadır.
Bunun son örneğini geçtiğimiz haftalarda, Meclisimizin ev sahipliğinde
yaptığımız İKÖPAB toplantısında gördük. 47 ülkenin parlamento temsilcileri
İstanbul'da yapılan toplantıda Türkiye'nin öncü gücünün önemini bir kez daha
bize iletmiştir. Meclisimiz de iki ayrı deklarasyonun hazırlanmasına öncülük
ederek, dünya barışı için tüm ülkelere önemli çağrılarda bulunmuştur.
Bu nedenle bölge ve dünya barışı için Türkiye artık bir misyon üstlenmek
zorundadır. Tarihin akışını barışa doğru değiştirecek bir güce sahipken, bunu
kullanamayan bir ülkeden tarih de, gelecek kuşaklar da hesap soracaktır.
Bu yüzden üzerimizdeki ölü toprağını atıp önce kenetlenmeliyiz. Geleneksel
korkulardan kurtulmalıyız. Bu Meclisin açıldığı günlerde olduğu gibi
kucaklaşmalıyız, kol kola girmeliyiz ve büyük Türkiye hayali için yola
çıkmalıyız.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
23 Nisan'ın hediye edildiği çocuklarımız, gençlerimiz ve gelecek kuşaklarımız
için yeni Türkiye'yi inşa etmeliyiz. Bireysel çıkarlarından vazgeçen
vatanperverler olarak kendimizi ülkemize feda etmeliyiz.
Türkiye'nin bir milada ihtiyacı vardır. Yeni bir başlangıca, yeni bir hamleye,
yeni hedeflere ihtiyacı vardır. Geçen yüzyılın sorunlarını geçmişte bırakmanın
vakti gelmiştir. Artık yeni yüzyılda, yeni bir Türkiye inşa etmek için ayağa
kalkmalıyız.
Artık Milletimiz, devletin en önemli organları arasındaki kavgalardan
yorulmuştur. Yaptığımız her şey tarihin sayfalarına kaydediliyor.
Gelecekte hayırla, gururla, takdirle anılmak istiyorsak bu fırsatı
kaçırmamalıyız.
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Sözlerimi tamamlarken Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın hepimize, özellikle
bugünün armağan edildiği çocuklarımıza hayırlı olmasını diliyorum.
Bu Meclisi kuran, yaşatan ve bugünlere kadar gelmesini sağlayan başta gerçek
reformcu, uzak görüşlü Cumhuriyetimizin kurucusu ve ilk Meclis Başkanımız
Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm milletvekillerimizi minnetle anıyorum.
Tüm halkımızın Milli Egemenlik Bayramını kutlar, hepinize saygılar sunarım.
Kaynak: TBMM Web Sitesi

|
 |


|