T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
R Ö P O R T A J 18 NİSAN 2006 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Yurt Haberler
  Bugünkü Yeni Şafak
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  İnsan Kaynakları
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Hal bu ki
Fadime ÖZKAN

Büyükanıt'ı yargılamak teknik olarak imkansız

Emekli askeri hakim Dr. Ümit Kardaş, gerek görülseydi bile Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın yargılanmasının teknik olarak mümkün olmadığını söyledi.

Her şey 9 Kasım 2005'te Şemdinli'de bir kitabevinin bombalanmasıyla başladı. Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın, dava sanıklarından Ali Kaya'yla ilgili olarak "Tanırım, iyi çocuktur" diyen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın "örgüt kurmak, sahte belge düzenlemek ve görevi kötüye kullanmak" suçundan Genelkurmay Yüksek Mahkemesi'nde yargılanmasını istemesi harareti yükseltti. Büyükanıt "Madem öyle yargılasınlar. Bu ülkeye cumhuriyete varlığımızı koyduk. Dağlarda çarpıştık. Mahkemede de fikrimizi söyleriz" derken CHP lideri Deniz Baykal "Bu orduya karşı bir darbe girişimidir" açıklamasını yaptı. Medya, Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanı olmasının önüne geçilmek istendiğini iddia etti. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile görüştü. Daha önce eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil'i yargılayan Genelkurmay'dan Büyükanıt'ın yargılanmasına gerek olmadığı kararı çıktı. Adalet Bakanlığı, savcı hakkında inceletme başlattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de, geçen hafta Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada savcının Şemdinli iddianamesindeki savlarının adaleti zedelediğini ve yargının siyasallaştırıldığını söyledi.

Meclis Şemdinli Araştırma Komisyonu'nun elde ettiği bilgileri savcı ile paylaşması günlerce tartışıldı. Dört ayın sonunda taslaktaki "At izi-it izi" ve "hukuki fantezi" ibarelerinin çıkarılmasıyla rapor tamamlandı. Ancak bundan önce Kanal D, Genelkurmay'da görevli bir hakim albayı, komisyon üyesi CHP'li Ahmet Ersin'in odasından çıkarken görüntüledi. Şemdinli Davası 18 Mayıs'ta görülecek. Ne oldu, neden oldu, ne olacak sorularının cevaplarını 22 yıl askeri hâkimlik yapan, hukuk ile askerin siyasi gücü arasındaki ilişkileri araştıran, hem hukuk dünyasını hem TSK'yı yakından tanıyan Dr. Ümit Kardaş ile konuştuk.

* * *

Cumhurbaşkanı'nın Harp Akademileri'nde, Şemdinli iddianamesindeki savların adaleti zedelediğini ve yargının siyasallaştırıldığını söylemesini, emekli bir hakim albay olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanı'nın ordunun itibarını ön plana çıkarıcı bir değerlendirme yapması doğru değil. Şemdinli olayında Silahlı Kuvvetler'e kurum olarak bir suçlama yok çünkü. Bir saptırma var burada. Olayın hangi süreçten geçerek bu noktaya geldiğini araştırmak Van Savcısı'nın göreviydi. Ben de savcı olsam aynısını yapardım. İki astsubayın kendi başlarına bir şey yapmaları mümkün değil. Bu bilinen bir şey. Savcı yapması gerekeni yapmış, birtakım asker kişilerin -bunlar sivil de olabilirdi- suç işlediği kanaatine kapılmış. Yeni CMUK'a göre 'yeterli şüphe varsa savcı dava açar'. Bu bir kuşku, mahkeme kararı değil. Asker kişiler söz konusu olduğu ve kendisi işlem yapamayacağı için de iddianamesini Genelkurmay'a göndermiş.

Usul açısından bir yanlışlık yapılmadı yani.

Yanlışlık yoktu. 25 yıldan beri oradaki çürümüş sistemin deşifre edilmesine vesile olabilecek bir durumdu bu.

Genelkurmay Başkanı Özkök bir açıklama yaptı. Genelkurmay Yüksek Mahkemesi de Büyükanıt'ın yargılamasına gerek yok dedi.

Özkök, Büyükanıt'ın sanık Ali Kaya için 'tanırım, iyi çocuktur' diyerek adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçunu işlediği iddiası için, ancak bir mahkeme kararında olabilecek şekilde 'manevi unsur yoktur' dedi. Manevi unsuru Genelkurmay Başkanı nasıl değerlendirebilir? Bunu sadece mahkeme değerlendirir. Adeta mahkemenin yerine geçilerek açıklama yapılmıştır. Bu bir fonksiyon gaspıdır. Türkiye'de zaten olan şeyler değil, olmayan şeyler tartışılıyor.

DEVLETİN BAŞISINIZ VE SADECE KONUŞUYORSUNUZ, SORUMLUSUNUZ

Bir hukukçu olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, aynı konuşmada "Bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir" dedi. Konulabilir mi?

Ben bu kanaatte değilim. Ölçü bellidir, kanunlarla getirilmiş sınırlamalar zaten var. Bunlar aşılırsa suç işlenmiş olur ama bunun dışında bir müdahale olabileceğini sanmam.

Cumhurbaşkanı bunu 'irtica tehlikesi'ne dikkat çekerken söyledi.

O zaman şunu sormak lazım: Siz devletin başısınız, devletin tüm kurumlarının çalışmasından sorumlusunuz. Şeriat bu kadar ağır bir tehlike ise ne yapıyorsunuz, sadece laf mı söylüyorsunuz? Niye Başbakan'ı, İçişleri Bakanı'nı çağırıp konuşmuyor, Bakanlar Kurulu'na başkanlık etmiyorsunuz? Durup durup, sonra gidip Harp Akademileri'nde konuşuyorsunuz? Sonra da üstünü örtüyorsunuz. Türkiye böyle bir tehlike altındaysa ve siz sadece konuşuyorsanız, sorumlusunuz.

Böyle bir açıklama yapılmasının anlamı ne?

Cumhurbaşkanı, askeri bürokrasi ve CHP'nin oluşturduğu blokun sürekli tekrar ettiği iki tehlikeden biri bu. Diğeri bölünme tehlikesi. Ama bu sanal bir tehlike. Abartılıyor. Hem kendi kanalları, hem de aracılık eden medya kanalıyla böyle bir tehlikenin var olduğu zehabı yaratılmak isteniyor. İktidar kullanan askeri bürokrasi için daimi bir tehlikeye ihtiyaç var.

TEHLİKE İKTİDAR İÇİN GEREKLİ

Nasıl yani?

İktidarlarını bunun üzerinden büyütüyor, sürdürüyorlar. Silahlı gücün siyasi alanda bulunabilmesi, demeçler verebilmesi ancak bir tehlikenin mevcudiyetiyle mümkün. Büyük bir tehlike altındasınız, siz farketmiyorsunuz ama ben ediyorum denilerek iktidar kullanılıyor. Cumhurbaşkanı'nın açıklamasında dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var.

Nedir o?

Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa'nın değiştirilemez maddelerini belirten 4. maddesinden hareketle Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerini yorum yoluyla arttırmaktadır. Laiklikle ilgili değiştirilemez düzenlemenin içeriği ile ilgili gördüğü başlangıç bölümü ve 24 ile 174. maddelerinin de değiştirilemez olduğunu savunmaktadır ki bu yorum Anayasa'yı değiştirilemez dogma haline getirebilir. Mesela kanımca Anayasa'nın ruhunu yansıtan başlangıç bölümü sorunludur.

Van Savcısı'nın iddianamesi cesur bulunmuştu. TBMM Şemdinli Araştırma Komisyonu da raporunu tamamladı. Ne düşünüyorsunuz?

Herkesin haddi bildirildikten sonra artık kimse cesur davranamaz. Parlamento baskı altında. Ama "at izi, it izine karışmış, izleri bulamıyoruz" da diyemezsiniz. Bulacaksınız. Niye bulamıyorsunuz? Demek ki gidemiyorsunuz, bariyer var. Gidemiyorsanız çıkıp ne olduğunu söylemelisiniz. Ahlaki olan budur.

Askerin görev alanına çekilmesi en önemli meselemiz

Genelkurmay, savcının talebini reddederek Büyükanıt'ın yargılanmasına gerek görmedi. Büyükanıt'ın yargılanması teknik olarak mümkün müydü?

Değildi. Paşalar Ankara'da Genelkurmay Yüksek Mahkemesi'nde yargılanıyorlar. Yargılayacak olanların yargılanandan daha kıdemli olması, sanığın asli durumunda olmaması gerekiyor. Yaşar Büyükanıt'tan kıdemli kimse yok. Sadece Genelkurmay Başkanı var. Ama o da Büyükanıt'ın sicil amiri. Mahkemeye giremiyor. Gerek görülseydi de teknik olarak mahkeme kurulamayacaktı yani. Genelkurmay Başkanı da aynı şekilde yargılanamaz.

Bu hukuki açıdan önemli bir boşluk değil mi? Kim olursa olsun bu konumdaki bir asker kişi de suç işleyebilir.

Genelkurmay Başkanı Askeri Ceza Kanunu 148'e göre suç işliyor diyoruz ama yargılayamayız. Böyle bir durumda hukuka bağlı demokratik ülkelerde parlamento iki günde kanun çıkarır.

Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kaldırılması gerektiğini söylüyorsunuz. Neden?

Askeri mahkemelerin amacı asker kişilerin askeri disiplinini sağlamaktır. Askeri mahkemeler 1961'de Anayasa'ya girdiği için, asker kişiler sivil mahkemede yargılanmalarını gerektiren durumlarda bile askeri mahkemede yargılanıyorlar. Bunu bu somut olayda da görüyoruz. Silahlı Kuvvetler bütün bu yapılanmayla dışa doğru yayıldı. Askeri yargının sivilleri yargılama yetkileri genişletildi. Askeri Danıştay diyebileceğimiz Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kuruldu. Bu mahkemelere üç askeri hakim, iki de kurmay albay giriyor. Kurmay albaylar generallik bekleyen insanlardır. İdare aleyhine karar vermeleri zor. Jandarma da zaten iç güvenlikte. Bu adeta ülkenin askeri yönden istila edilmesidir.

DARBELER İTTİHAT VE TERAKKİ GELENEĞİ

Türkiye'de sivilleşme açısından ne zaman bir hamle yapılsa, bir darbe ya da müdahale ile karşılaşılıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu bir İttihat ve Terakki geleneği. Bu o zaman da tartışılıyor ve öyle bir ihtiyaç doğuyor ki asker siyasetle uğraşmasın diye Askeri Ceza Kanunu'na madde koyuyorlar:. Mustafa Kemal, Asker siyaset yapacaksa üniformasını çıkartsın, diyor. Darbeler de siyasetçiler üzerinde travma yaratıyor. Bir başbakan ve iki bakanın darbe sonrası asıldığı bir ülke Türkiye. Ama asker siyaset yapıyor. Genel Kurmay başkanı da dahil her açıklamayla suç işliyorlar. Askeri Ceza Kanunu'nun 148. maddesine göre, erden en üst rütbeye kadar hiç bir asker kişi siyasi demeç veremez. Suçtur bu. Ama var mı bunu sorgulayan? Siyasiler bir de, bir asker siyasi demeç verince paşamız çok güzel konuştu, diyorlar. En kötüsü bunun içselleştirilmesi. Medyada bunu onaylayarak durumu meşrulaştırıyor.

Bu sadece siyasi kadroların ve medyanın onayıyla olmuyor ama? Halk da onaylıyor. Ordu yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında ülkenin en güvenilir kurumu çıkıyor.

Bu çok doğru ama gerçek değişmiyor. Ordu hem siyasetçileri bloke ediyor, hem siyaset yapıyor, siyasi parti gibi çalışıyor ama hiç seçime girmiyor, boyunun ölçüsünü hiç almıyor! Sorumluluk kabul etmiyor. Ben de güvenilir kalırım öyle. Ne yapıyor? Bloke edildikleri için başaramayan siyasetçileri halka şikayet ediyor. Aslında siyasiler akılsızlık ediyorlar. Siyasetçiler, medya, üniversite anlatmazsa halk bunu anlayamaz. Bu manzarada ben zor anlıyorum. Siyasetçilerin çıkıp ben kafama habire tokmak yiyorum demiyor ya da diyemiyor.

TARİHSEL GERÇEKLERİ VE ORADAKİ PSİKOLOJİYİ BİLMEK LAZIM

Siz Güneydoğu'da yaşanan sorunun tarihsel gelişimi üzerine de çalıştınız. Söyler misiniz, Şemdinli'den geriye gidersek bu bitmeyen sorunun ardında ne var?

Şemdinli'nin arkasında Kürt meselesi, Kürt meselesinin de bir tarihsel serüveni var. Osmanlı'da Yavuz Sultan Selim döneminde Kürtler yarı emirlikler şeklinde yaşıyorlar. Hanedanlık geleneği var. Safaviler'le çatışınca Osmanlı'ya katılıyorlar. Osmanlı'da bazı Kürt bölgelerine özerklik verilmiş. Aşiretler konfederasyonu şeklinde yapılanıyorlar. Sonradan merkezi hükümet İkinci Mahmut döneminde Kürtler üzerine gidiyor ve Kürtler atomize olmuş, tekrar küçük aşiretlere bölünmüşler. Balkan savaşları ve Kurtuluş savaşı da dahil bütün savaşlarda Türklerle birlikte yer alıyorlar. Cumhuriyet kurulurken kurucu bir unsur olarak yer alabileceklerini düşünmüşlerdi belki. Bu olmadı ama. Mustafa Kemal bölgede asimilasyoncu bir politika izledi ve müthiş tepkiler oldu. 18 isyan ve bu isyanların korkunç şekilde bastırılması söz konusu. Ölümler, kıyımlar hatta uçakla bombalamalar. Bu tarihsel çizgiyi iyi bilmek lazım. Bu sadece 25 yıllık bir mesele değil.

80'den sonra ne oluyor?

80'den sonra işkence de, 90 gün gözaltı da kurumsallaşıyor. Özel tim, koruculuk sistemi ve JİTEM illegalitenin iyice belirginleşiyor. Köy yakmalar, sürgünler, göçler söz konusu. Toplumsal anlamda büyük bir trajedi yaşanıyor. Travmalar oluşuyor, öfke birikiyor, mağduriyet duygusu var. Orayla empati yapmadan, bölge insanının sosyal psikolojisi değerlendirmeden buradan dayatmalarla çözülecek bir sorun değil bu. Baskı kurarak oradaki gerçeği reddederek terör örgütü besleniyor. Sorun da çözülmüyor. Siyasi iktidarlar bu konuda hiçbir şekilde insiyatif almıyor. Sadece bu iktidar değil, daha öncekiler de almadı.

Başbakan Güneydoğu'ya gitti ve Kürt realitesini tanıdı. Ama işi kolaylaştırılmadı. Üzerine hışımla gidildi, yalnız bırakıldı.

Burada askeri bürokrasinin koyduğu blokajlar önemli. Eğer o blokajları kaldırırsanız hükümet rahat hareket eder. Bölge halkıyla görüşülmeli. Tony Blair 'Ben şeytanla bile görüşürüm.' Dedi. Mesele bu. Oturulup konulacak. Bazı insanlar bağımsız Kürdistan istiyoruz diyecekler. Desinler, gerekçelerini görelim. Bir kısmı federatif sistem, bir kısmı özerk yönetim, bir kısmı da güçlendirilmiş yerel yönetim isteyecek. İstesinler. Bunların hepsi düşüncedir. Mesele yöntem meselesidir. Federatif yapı üniter devlettir zaten. Üniter devlet olarak merkezden bir norm koyarsınız. Bunu bütün coğrafyada federatif ya da özerk bir bölge olarak uygularsınız. Avrupa ülkeleri bölgeler Avrupa'sıdır. Osmanlı imparatorluğu da bölgesel devletti. Bunlar birliği sağlama yöntemleridir. Ve korkulacak yöntemler değildir.

Kenan Evren 'hukukun sırası değil' diyordu

80 darbesi sonrasında Güneydoğu'da askeri savcıydınız. Neye tanıklık ettiniz?

O dönemde Kenan Evren, "hukukun sırası değil, vatan tehlikede, meselelere hukuk gözlüğü ile bakmayın" diyordu. Zaten o yönde işleyen bir sistem vardı. Hukuk yoktu. Suçlu mu değil mi, değil mi bakılmadan sistematik olarak herkes işkenceden geçiriliyordu . Sanıkların duruşmaya el ve ayaklarından birbirlerine zincirlenmiş olarak pavzerlerle marş söyletilerek getirildiğini gördüm. Bunu bütün hakimler ve savcılar görüyordu.

Siz diğerlerinden farklı olarak ne yaptınız?

Mücadele ettim. İşkence sanıklarını yakalamaya çalıştım. Bana komünist bile dendi ve iade edildim. Vicdanımın sesini dinledim, çocuklarım var, rahatım iyi, karışmayayım demedim. Başımı yastığa koyduğumda rahat uyumalı, aynaya baktığımda kendimden memnun olmalıydım. Ama yalnız kaldığımı hissettim. Ağır bir yüktü.

GERÇEKLERİ SÖYLEMEK BENİM İÇİN BİR İHTİYAÇ

O dönemde de cesur davranmışsınız, şimdi de cesur açıklamalar yapıyorsunuz. Baskıyla karşılaşmıyor, tehdit almıyor musunuz?

Garip şekilde hiç baskı görmedim, tehdit almadım. Nasıl olduğunu da bilmiyorum. Birileri muhakkak çok rahatsız oluyordur ama herhalde birileri de kendilerinin söyleyemediklerini söylediğimi düşünüyordur. Beni bağlayan gerçekler dışında bir şey yok. O yüzden de rahat konuşuyorum. Ben kimseden rant almadım almıyorum. Emekli maaşım var. Avukatlıktan da fazla bir beklentim yok. Kendi şartlarımda iyi yaşıyorum.

Bunları söylemek sizin için bir ihtiyaç mı, görev mi?

İhtiyaç. Çünkü hiç kimse söylemiyor. İçimde isyan duygusu oluşuyor ve konuşuyorum yazıyorum. Birileri söylese ben söyleme gereği duymazdım.

Ağır ceza hakimleri rütbe almak istedi

Askeri hukukçular hukuku da, askeri yapıyı da biliyor. Askeri yapı emir-komuta zincirini önceler, sorgulamayı reddedip emre itaati önemser. Hukuk ise sorgulamayı, gerçeği bulmayı emreder. Bu durum hukukçuları nasıl etkiliyor?

Hukukçular bir süre sonra hukukun ihmal edilebilir olduğunu düşünmeye başlıyor. Kişiye göre değişebilir tabiî ama durumu içselleştirenler oldu. O dönemde Güneydoğu'ya, sıkıyönetimin görevlendirdiği ağır ceza reisleri geldi. 20, 25 yıllık hakimler bile bir süre sonra belki bazı imkanlar da söz konusu olunca 'bize de rütbe verseler' demeye başladılar. Askeri hakimlere özendiler.

Üniformamı çıkardım özgürleştim

Üniformanızı çıkardığınızda ne hissettiniz?

Özgürlük. Öncesinde de kendime sivil bir alan ayırmıştım. Doktora yapıyor, şiir yazıyor, kitap okuyordum. Güvenlik gerektirmedikçe lojmanda oturmadım.

Savcı cüppenizi üniformanızın üstüne giyiyordunuz. Hukuk adamı kimliğinizin içinde asker kimliğiniz vardı yani. Bu durum bir çelişki yaratmıyor muydu?

Birbiriyle bağdaşmayan iki şeydi tabiî ve çelişki yaratıyordu. O yüzden askeri yargının kendi alanına çekilmesi gerektiğine inanıyorum. Fransız devlet adamı Clemens'in bir sözü vardır: Askeri müzik ne kadar müzikse askeri yargı da o kadar yargıdır.

Jandarmayı tartışmalıyız

EMASYA Protokolü yeniden tartışılıyor...

Burada tartışılması gereken jandarma. Ülkenin yüzde 90'nında jandarma görevli. Şimdi merkezlere de girmeye çalışıyor. Bu, iç güvenliğin askerileşmesidir. Asker siyaset ve toplum gibi iç güvenliği de askerileştiriyor. Askerin esas görev alanına çekilmesi, siyasetin, toplumsal alanın, toplumun, iç güvenliğin ve yargının sivilleştirilmesi ülkenin birincil meselesidir.

80 sonrası askeri yargıyı eleştirdi

Doktora tez konunuz Askeri Hakimin Bağımsızlığı ve Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yetkileri başlığını taşıyor. 80'li yıllarda bu tezi kabul ettirmek zor olmadı mı?

Tezimde askeri hakimler bağımsız değildir, askeri mahkemelerin kaldırılması gerekiyor, diyorum. 83'de verdim ama jüri toplanamadı. Sonra da reddedildi. Bilimsel yaklaşımında problem yoktu oysa. Başka bir tez konusu seçin, diye tavsiyede bulunuldu. Jüride olan hukuk profesörü Sulhi Dönmezer benim için 'bu suç işliyor' demiş. Tezim 85'lerde lütfen kabul edildi.

Askeri yargıda görev alacak hukukçular nasıl yetişiyor?

Ordu çok eskiden askeri öğrencileri her mesleğin eğitimini almak üzere okutuyormuş. Tıp, hukuk gibi. Daha sonraki dönemlerde yedek subay kaynağını da kullanmaya başlamış. Hem yedek subay hem de kıta subaylarından yetişenleri bünyesinde görevlendirmiş. Fakat 80'lerde bazı mahkemelerden Anayasa'ya aykırılık kararları çıkmaya başlayınca bu kararları verenlerin yedek subay kaynaklı olduğunu görünce, ağaç yaşken eğilir deyip kaynağı kurutmaya karar verdiler. Şimdi sadece kıta subaylarını hakim savcı yapıyorlar. Bunun ileriki yıllarda askeri yargıya bir yansıması olacaktır.

YARGIDA SİLAHLAR EŞİT OLMALI

Sivil yargıda avukatlar bugün hala sanıkla birlikte hakim ve savcının oturduğu kürsünün karşısında daha alçak bir platformda oturuyor. Bu yerleştirme yargıda iddia ve savunma makamları arasında bir adaletsizliğe yani adil yargılamada şüpheye yol açıyor mu?

Savcı devletin iddia makamı olduğu için mahkemeye yakın tutup tepeden bakacak şekilde oturtmak da aynı devletçi anlayışın uzantısı. Savcının bağımsız olması gerekmiyor, güvenceli olması gerek. Savcı avukat kadar taraftır. Devlet adına tez öne sürüyor, avukat da anti tezini sunuyor. Sentezi yapacak olan yukarda olsun, itirazımız yok. Bu sembolik yerleştirme adil yargılamaya aykırı. Silahların eşitliği meselesi bozuluyor. Bu da devletin hukuk üzerindeki baskısını gösteriyor. Hukuk bilincini topluma yerleştirmek lazım.

Liselerde Milli Güvenlik dersi var, ama hukuk ve insan hakları dersi yok. Bu dersler okullarda okutulsa sivilleşmeye katkıda bulunmaz mı?

Elbette. Okutmalıyız ki çocuklar haklarını, adaletin hukukun adil yargılanmanın ne olduğunu demokrasinin ve pratiğinin ne anlama geldiğini bilsinler. Bu bilinç böyle oluşacak. Buna şimdi karar verilse bile sonuçları ancak üç kuşak sonra alınır. Ama bunu aydınlar bile tartışmıyor.


Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi