Anayasa meselesi: Bir model ve türevleri

Türk modernleşme modeli, malum, ödevleri, hakları, tavırları, yaşam biçimiyle sıkı sıkıya tanımlanmış bir “Türk-laik yurttaş” kimliği üzerine oturtulmuştur. Bu resmi kimlik çerçevesinde yaratılmaya çalışılan resmi insan ise Türk modernizasyon projesinin temel taşıyıcısı olmuştur.
Bunun dışında kalan tüm kimlik ve taleplere, yani devlet-birey kutuplaşmasında bireyin özerkliğinin altını çizen siyasal hareketlere “merkezkaç güçler” olarak bakmıştır.
Toplumdaki tüm aracı aktörler ve kurumları bu çerçevede bu resmi kimlik projesini gerçekleştirecek işlevlerle donatmıştır.
Merkez sağ ve sol partiler merkezkaç talepleri ehlileştiren araçlar, yani milli devlet modelinin sentez aygıtları, entegrasyon araçları ve filtraj mekanizmaları olarak vazife görmüşlerdir. Liberaller, Sosyalistler, Kürtler, İslamcılar, gecekondu sakinleri, dindarlar devlet kaynaklı modernleşmenin reddettiği kimlik ve taleplerini siyasi kimlik ve taleplere çevirmemeye, başka bir deyişle devletin tanımladığı ve kontrol ettiği özel mekanlara hapsetmeye zorlanmışlardı.
Denebilir ki Türk “’demokrasi’’ anlayışı kültürel ve politik farklılıklara ve değerlere özel mekanlar ve özel yaşamlar çerçevesinde özgürlük tanınmakla sınırlı kalmıştır.
Türk demokrasisinin gösterdiği terakki ise, özel mekanların kamusallaşması ya da en azından çoğalması şeklinde değil, özel mekanlar ve dünyalar çerçevesinde ifade edilebilecek değerler ve farklılıkların sayısının artmasıyla ölçülmüştür.
Siyasi partiler de bu sayı artışını sağladıkları oranda demokrat olmuşlardır.
Başka bir deyişle, merkez güç-merkezkaç güç çatışması, özel yaşamların ve yerel-kültürel kimliklerin özel yaşamlara hapsedildiği, kamu yaşamının ise siyasal merkez tarafından belirlendiği bir yapılanmayı ifade eder.
Bu yapılanma, özel alanla ve kamu alanını birbirinden sıkı sıkıya ayıran bir ikilik üzerine oturur.
Türk siyasal yaşamı uzun süre, merkezkaç güçlerin taleplerini gerçekleştirme çabalarıyla, merkezin bunları bazen doğrudan bazen ehlileştirerek bastırma çabası arasındaki geriliminden şekilenmişti.
Diğer bir deyişle belli iktidar ilişkileri alanını ve bir yaşam biçimini belirlemişler ve bunu korunmanın simgesi, hatta doğrulanması olarak kullanmışlardır. Bu çerçevede kültürel ve sosyal sahada laiklik, ekonomik sahada tekelimsi sanayi yapılanması ve kapalı bir rant düzeni, Türk sistemi ve globalleşmesinin temel dinamiği olarak ortaya çıkar. Nitekim Türkiye’de globalleşme politikaları demokratlığı ve demokrasiyi vurgulamak yerine korumacı sınırlar altında tanımlanan bir liberalizmi ifade etmişlerdir.
Kapalı rant sistemlerinin varlığı, değer, inanç ve demokratlığın bir meta gibi tüketimi üzerine kurulu evrensel mantığa aykırı bir içerik kazandırmıştır. Çünkü ikili bir yapı içinde ifade bulmakta, rekabeti, özgürlüğü, eşitliği zımnen de olsa reddetmekte ve Batı’yla belirli koşullar altında iktisadi bütünleşmeyi savunurken, siyasi liberalleşmeye kapılarını kapamaktadır .
Bu model iflas mı etti, yoksa farklı “merkezkaç güçler”le, farklı tekel dokularıyla sürüyor mu?
Yeni anayasa buna çare olabilecek mi?