Senin annen geri zekalıydı yavrum

Bakmayın siz kimi zaman sansürden yakındıklarına, en hafif tabirle hayatları sansürdür bunların.

Zaten 'yeniçeriliğini' yaptıkları proje de, Batıya cumburlop açılırken Doğuya hunharca sansür uygulamaktan ibarettir.

Doğu'ya yani geleneğe yani bu topraklara dair ne varsa imha etmeyi 'aydınlanma' vehmetmişlerdi.

O kadar ki...

TBMM tarafından 1927'de kabul edilen, 'Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Meban-i Resmiye-i Milliye Üzerinde Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması Hakkındaki 1057 nolu kanun' marifetiyle tarihimize topyekûn 'sansür' uyguladılar.

Tarihimiz her yerden kazınmak istendi.

Daha evvel bir vesileyle dercetmiştim: İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki tabyalardan çeşmelere değin birçok eserin tuğraları ve kitabeleri demir raspalarla yok edildi.

Dünyada bizden başka ülkelerde de yeni cumhuriyetler kuruldu ama geçmişiyle bağını bu denli hunharca koparan hiçbir ülke olmadı.

Hülasa edecek olursak, geçmişimizle bağımız demir raspalarla kazındı.

Yetmedi, alfabemizi değiştirdiler.

Naziler kitap yakmışlardı; biz alfabemizi değiştirmekle sonuç itibariye kütüphanelerimizi yakmış olduk.

Atıf Yılmaz 60 yıllık kültürle sinema yapılmaz demişti.

Yapılamadığı için de bizde bir Yasujiro Ozu çıkmadı; 'Tokyo monogatari'(1953) çapında bir filmimiz olmadı.

Dünkü yazımda, 'Sansür elbette kötüdür, felakettir, 'Allah düşmanımın bile başına vermesindir' ama neden İran'daki sansürden bütün bir dünyanın saygı duyduğu İran Sineması inkişaf ederken, bizdeki sansürden 'Kezban sineması' doğdu?' demiştim ya, işte bu sorunun cevabı biraz da burada saklı.

Bütün sorumluluğu sansüre yüklemek kolaycılığa kaçmaktır.

Sansür kurulunun sinemamıza yaptığı fenalıkları elbette inkâr edemeyiz.

Cinayet işlense polis nerde diye sorulur, deniz sahnesi çekilse düşmana stratejik yerlerimiz gösteriyor diye karşı çıkılırdı. Tarlalardaki ekinlerin boylarına kadar müdahale edilir, 'ekinlerimiz yeterli değil denilmek isteniyor' yollu sansür uygulanırdı.

Bu yüzden de sansür kuruluna gönderilen senaryoyla çekim senaryosu farklıydı.

Ben bunu sinemanın yanı sıra bizzat tiyatroda da yaşadım.

Oyun metinleri ilkin emniyete gönderilir, 'sakıncası yok' yazısı alındıktan sonra sahnelenirdi. Polisler de maşallah dramaturg kesilirlerdi başımıza.

Özal döneminde bile bu garabeti yaşamıştık.

Onun için biz de kendi oyunumuzu sansürleyip emniyete öyle gönderir, orijinal haliyle de sergilerdik.

Yine de kimi zaman başımızı beladan kurtaramazdık.

Çünkü şikayet üzerine oyunumuza sivil polisler gönderiliyor, dinleme cihazlarıyla oyunumuz kaydediliyor sonra da 'fezleke' hazırlanıyordu: 'Salih Tuna'nın (...) adlı eserine (...) şeklinde ilaveler yaparak.... polisi ve askeri tahkir ve tezyif... halkı isyana teşvik...'

Oysa o 'ilaveleri' yapan da bendim, sansürleyip emniyete gönderen de!

Böyleydi.

Ve, bugün velvele kopartanların hiçbirinin ağzını bıçak açmıyordu.

Neyse, biz dönelim yine 'Kezban sineması'na.

Yani, seralarda üretilen tiplerle (kadın, erkek, çocuk prototiplerle) yeni bir yaşam biçiminin nakil vasıtasından ibaret olan o proje sinemasına.

Proje dediğim, Üstadın, 'Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap' şeklinde tanımladığı 'devrime' uygun yaşam tarzı tanzim etmekti.

Mesela, bu filmlerde piyanosu olmayan ev yoktu. Çocuklar Allah'a hâşâ, 'Allah Baba' diyerek teşekkür ederler, anne ve babalar çok iyi dans etmesini bilirlerdi.

Zaten dans etmesini bilmeyen kadınlar iyi kalpli olsa da henüz taşralı olmaktan, yarım yamalak başörtüsü takmaktan kurtulamayan, çağdaşlaşması / modernleşmesi gereken 'Kezbanlardı.'

Uzun lafın kısası, 'Kezban' değişmek, asrileşmek zorundaydı.

Şayet değişmezse, daha doğrusu değişime direnirse, o sera mamulü çocuklara, 'senin annen bir melekti' yerine, 'senin annen bir geri zekâlıydı yavrum' denilmesi işten bile değildi.

Hoca veya 'din adamı' da muhakkak üfürükçü, düzenbaz ve çirkin olmak zorundaydı

Başka türlüsü teklif dahi edilemezdi.

Bu ülkede herkesin ezberlediği şekilde yıllar yılı sansür eleştirisi yapılır, siz hiç bu 'sansürü' konuşanı duydunuz mu?