Bu kadarını tahmin etmiyordum şok oldum!

HDP'nin seçime parti olarak katılma kararı ister istemez bölge insanı üzerinde duygusal baskı oluşturacaktı.
Eminim oluşturmuştur da, niye oluşturmasın. Nihayetinde kimlik siyaseti yapan bir partiden söz ediyoruz.
“Bölge insanının kimliğinin inkârından haklarının iadesine geçiş ancak ve ancak bizim siyasetimiz sayesinde gerçekleşti” diyebilirler.
Bununla da yetinmeyip bölge insanına, “AK Parti'ye vereceğiniz her oy, bizim Meclis dışında kalmamıza neden olacaktır” da diyebilirler.
Meclis dışında kaldıklarında, kendilerine oy vermeyen bölge insanlarını bu durumun müsebbibi olarak gösterecekleri kuvvetle muhtemeldir. (En azından sürgit psikolojik baskı altında tutacaklardır.)
Barajı aşamamalarının faturasını da şu veya bu şekilde ödeteceklerdir. Bunu da “fatura” yerine başka bir kavramla ilan edeceklerdir.
Tıpkı, HDP Eşbaşkanı Demirtaş'ın (baraj altında kaldıklarında uygulamaya koyacakları B Planından bahisle) “sivil itaatsizliğe” dayalı bir kampanya başlatırız, dediği gibi.
Peki ne olacak “sivil itaatsizlik” sonucunda; faturayı sadece AK Parti iktidarı mı ödeyecek sanki?
Hayır.
Gördük işte, ABD dönüşü ayağının tozuyla yaptığı “sivil itaatsizlik” yollu çağrının 6-8 Ekim'de neye mal olduğunu. (O vakit 50 kişiden fazla bölge insanı katledilmişti, bu sefer neler olur Allah bilir.)
Sayın Demirtaş'ın mahut çıkışı nerden baksanız ilkesizlikle maluldür.
Barajı aşamazsak sivil itaatsizlik başlatacağız, demek, sonuç itibariyle, Meclis'e girmeye bağlı bir oportünizmin dışavurumu değil midir?
İlkeli ve tutarlı olmak sivil itaatsizlik başlatmanıza neden olabilecek bir seçime baştan girmemeyi gerektirmez mi?
Sonuç alırsam itaat ederim, alamazsam da isyan ederim, nedir?
Gelgelelim, HDP şiddete başvurmadığı veya şiddete açık ve net bir şekilde davet etmediği sürece bölge insanına yönelik (duygusal manipülasyon) dahil her türlü propaganda yapabilir.
Hakkıdır ve meşrudur.
Aynı şekilde AK Parti de, anaların gözyaşı dinsin, diye çözüm sürecini başlattıklarını, AK Parti'ye verilmeyen her oyun vesayeti geri getireceğini, kurucu başkanları Erdoğan'ın sırf akan kanı durdurduğu, çözüm sürecini başlattığı için 7 Şubat 2012'den itibaren kumpasa maruz kaldığını dillendirebilirler.
Çözüm sürecini başlattığı için daha dün ihanetle suçladıkları, yüce divan ve idamla tehdit ettikleri Sayın Erdoğan'a karşı, beyaz Türklerin, ulusolcuların, mülâanecilerin, nevzuhur milliyetçilerin neyin karşılığında HDP'yle gönül gönüle verdiklerini sorgulayabilirler.
Sayın Demirtaş, baldıran zehri içme pahasına anaların gözyaşını dindireceğim, diyen Sayın Erdoğan'a, “Seni başkan yapmayacağız” demekle, kimlere nasıl sinyal vermek istedi, diye sorabilirler.
Çözümün de barışın da yarının da teminatı olduklarını; HDP'nin, MHP'nin tersyüz edilmiş hali olduğunu; CHP'nin doğuda hepten yok olmaya mahkum haliyle Türkiye'nin partisi olmaktan çıktığını; önümüzdeki seçimde AK Parti'ye verilen her oyun “biz bölünmeyeceğiz, bir biriz ve beraber Türkiye'yiz” anlamına geldiğini söyleyebilirler.
İstediğini söylemek nasıl ki CHP'nin, MHP'nin, HDP'nin hakkıdır, elbette AK Parti'nin de hakkıdır.
Tek şartı var bunun: Hiçbir parti hiçbir şiddete yaslanmayacak…
Star gazetesi yazarı Orhan Miroğlu'nun dünkü yazısını okuyunca kelimenin tam anlamıyla şoke oldum.
Telefonla arayıp, “cidden durum bu kadar vahim mi?” diye sordum.
Çok daha vahimdi.
Orhan Miroğlu'nun telefonda anlattıklarını dinleyince, barış masasını kuran Sayın Erdoğan'ı masayı yıkmakla suçlayan eşhasın “mülâaneci ahlakı” nasıl da kaptıklarını anladım.
Miroğlu dünkü yazısında şöyle diyordu: “Bu yazıyı yazdığım gün, oğlunu 6-7 Ekim olaylarında kaybetmiş bir Dargeçitli, öldürülen oğlunun diğer kardeşleri dağa kaçırılmasın diye, nasıl da bin bir zorluk içinde, her birini uzak şehirlere gönderdiğini anlattı. Son bir hafta içinde yaşı 16-17 civarında olan çocuklardan on beşi dağlara kaçırılmış...”
Savaş masaları dağda kurulmaya devam ediyor, siz hangi masayı devirmekten bahsediyorsunuz?
Bugünkü yazı yolculuğumuzu Miroğlu'nun şu tespitiyle nihayete erdirelim: “Dargeçit'e bir on yıl kadar, Kürt Partileri, sivil toplum örgütleri ve gazeteciler giremediler (…) AK Parti bu ilçeden alabileceği oyu alacak, ama hemen her gün evine ses bombası atılan, kapısı penceresi kurşunlanan insanlar, oy verip meclise gönderecekleri vekillerine gün aydınlığında bir merhaba bile diyemeyecek kadar büyük bir baskı altındalar…”