Size diyecekler ki...

Çok değil birkaç yıl önce, sizin adınıza her şeyin yolunda gitmesi, doğru yolda olduğunuzun kanıtı olarak sunuluyordu.

Töbeler olsun, buna hiç mi hiç gerek yoktu.

Doğru yolda olmak ne ki, zaten bundan zerre miskali kuşkunuz yoktu. Dahası, fırka-i naciye (kurtulan fırka) olduğunuzu vehmediyordunuz.

Bu konuda öyle şartlandırılmıştınız ki onca kumpas, onca akıl almaz falsoya rağmen “biz ne yapıyoruz” diye bir kez olsun sormuyordunuz.

Sözgelimi, neden İsrail’in otoritesine karşı çıkmayı yanlış bulurken, Türkiye Cumhuriyeti’nin otoritesin hiçe sayıyor, ülkemizin seçilmiş cumhurbaşkanına firavun, Yezid, tiran diye saydırıyoruz, demiyordunuz!

Söz gelimi, 5 Haziran 2012’de “dönemin başbakanı” Erdoğan davet ettiği halde F. Gülen neden Türkiye’ye gelmedi?

Sahi bir kez olsun sordunuz, sorguladınız mı bunu?

Yargıdan çekindi deseniz, o dönemde yargının pozisyonu herkesin malumuydu.

Matine-suare arkaladığınız / sahiplendiğiniz o malum yargı düzeneği, Genelkurmay Başkanını silahlı terör örgütü kurmak iddiasıyla müebbede mahkum etmişti, daha ne olsun.

Polis deseniz, 17 Aralık’ta marifetini öylesine ortaya koymuştu ki, “imamın ordusu” diyenleri haklı çıkarmıştı.

Şayet sorsaydınız; “Neden gelmedi veya gelemedi” sorusunun cevabı, belki de size “17 Aralık neden yaşandı” sorusunun cevabını verecekti.

Sormadınız!

Niye soracaktınız ki, sizin yerinize soran, sizin yerinize düşünen, sizin yerinize konuşanlar vardı.

Böyle inanmış böyle inandırılmıştınız.

Zaten buna rağmen sorgulamak “ihanet” değilse de, en hafifinden iman zayıflığına delâlet ederdi.

İşlem basitti:

Mesela, “Hafizanallah, Tahşiyeciler diye terörist bir güruh...” yollu işaret fişeği mi çakıldı; “kimdir arkadaş bu Taşhiyeciler, necidirler” demeden gereği yapılacaktı.

Gerçekten de her şeyin sizin için yolunda gitmesi, astığınızın astık, kestiğinizin kestik olması, üstüne üstlük bütün kapıların önünüzde ardına kadar açılması doğru yolda yürümüş olduğunuza, ihlasınıza, yani “kainat imamı” bellediğinize sıdk ile bağlı olmanıza yoruluyordu.

Her yerde önünüzün açılması, başınızdaki mübareğin ne kadar faziletli, ne kadar keramet sahibi, ne kadar kutsiyeti ali olduğunun göstergesiydi.

Böyle inanıyordunuz.

Bütün dünyada, adını haritada zor bulduğunuz ülkelerde bile var olmaklığınız böyle bir mübareğin açtığı yolda, kurduğu ülküde hiç durmadan yürümenizin “ecriydi.”

Ve, 17 Aralık “ameliyat günü” geldi.

Lakin “Uzun adam” boynunu uysal bir koyun gibi uzatmadı bu ihanet ameliyatına.

Bu yüzden suçu büyüktü; zira kellesini istemişler vermemiş; dik durmuş, eğilmemişti.

Tiran, diktatör, firavun demekte gecikmediniz.

Yetmedi.

“Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun...” mülâanesi geldi.

Beklemeye koyuldunuz, felaketler gelecekti.

İçinizden biri, “Bazıları hizmetin üstüne gelmekle memleketi maddi ve manevi felakete sürüklüyor. Muğla-Bodrum, 3,8 büyüklüğünde deprem!” diye tweet attı. Diğeri, “Malatya’dan babamla konuştum. Don vurmuş, ‘bu yıl yemeye bile tek kayısı yok’ dedi. ‘30 Martta iftiracılara verilen destektendir’ diyemedim.” dedi. Bir başkası, “Yarın ay tutulması var, 500 yılda bir olur, büyük bir bela ve musibet işareti olabilir, MİT yasası gibi...” diyerek ay tutulmasını bile “hizmet” hesabına bi güzel değerlendirdi.

Bunlar sıradan insanlar değildi. İçlerinde çok tanınmış köşe yazarlarının yanı sıra bir de genel yayın yönetmeni vardı.

Bekledikleriniz olmadı.

Olmadığı gibi “dönemin başbakanı”  Türkiye’nin ilk seçilmiş cumhurbaşkanı oldu.

Ardından, malumunuz 14 Aralık geldi.

Ömrünü Kur’an-ı Mübîn’in doğru anlaşılmasına adayan o mustazaf alimin (ve arkadaşlarının) hangi suçtan ötürü içeri tıkıldığının hesabı sorulmaya başlandı.

Hiç değilse bu kez ibret alacağınızın veya kendinizi adamakıllı sorgulayacağınızın korkusuyla mıdır nedir, 14 Aralık soruşturması ne kadar doğru yolda olduğunuzun göstergesi olarak sunuldu size.

Denildi ki, önümüze 14 Aralık gibi engeller, “musibetler”  çıkmamış olsaydı, gittiğimiz yolun doğruluğundan şüphe etmemiz gerekirdi

Halbuki, daha dün dikensiz gül bahçesinde yürümenizi, yani önünüze hiçbir engel, hiçbir “musibet” çıkmamasını doğru yolda yürüdüğünüzün, hülasa, fırka-i naciye olduğunuzun göstergesi sayan da bu kafaydı.

Ne kadar hazindir ki, bu kafaya “hizmet” etmek uğruna, hem mezkur soruşturmayı doğru yolda yürüdüklerinin kanıtı sayıp, hem de bu kanıtı bertaraf etmek için Amerika’dan Avrupa’ya “Irkçı Siyonist Network”tan Türkiye aleyhine bir demeç almak için müthiş bir öforiyle kendilerini paralıyorlar.

Hazindir ama ne yazık ki karakteristiktir.

Evet böyledir; Amerika’da “Türkiye şeriata gidiyor” yollu jurnal edip, Türkiye’de “Şeriat istiyorum” diyen o akademisyenin tavrıyla gayet özdeştir.