Bir bardak suda fırtına

Suriye’nin ülke toprakları (vatanı) içinde yer alan Süleyman Şah türbesinin bulunduğu  ve ekslav statüsünde Türkiye’ye ait olan küçük bir toprak parçasının (8 bin 797 metrekare) daha önce de yapıldığı gibi yerinin değiştirilmesi üzerine muhalefet kıyameti kopardı. Olayı, TC. ülkesinin içinden bir parçanın terk edilmiş olması sayarak iktidara veryansın ettiler.

Olayın mahiyetini insaf çerçevesinde ortaya koyabilmek için kısa bir tarihçe bilgisini hatırlamamız gerekiyor: 

Türbe’de Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi’nin dedesi ve Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın ve iki askerinin naaşları bulunmaktadır. Türbede yatan Süleyman Şah’ın Osman Gazi’nin dedesi olan Süleyman Şah değil, I. Kılıçarslan’ın babası Kutalmışoğlu Süleyman olabileceği konusunda farklı görüşler de bulunmaktadır.
Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu bölge 1’inci Dünya Savaşı’nın ardından önce İngiltere daha sonra da Fransa’nın kontrolüne geçti. 1921’de ise Fransa ile Türkiye arasında imzalanan Ankara Anlaşması’nın 9’uncu maddesine göre söz konusu alan Türkiye’ye bırakıldı. Bu maddeye göre Caber Kalesi’nde bulunan ve Türk Mezarı adı ile tanınan mezarı, çevresiyle birlikte, Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada koruyucular bulundurup Türk bayrağını çekebilecekti.

1886 yılında II. Abdülhamit tarafından yaptırılan türbe, Suriye’nin yapacağı barajın suları altında kalmasın diye müzakereler sonucunda  1973 yılında şu an bulunduğu yere nakline karar verildi ve  Halep merkezine 123, Şanlıurfa’ya 92 km uzaklıktaki Karakozak köyüne taşındı.
Bir devletin bir başka devlet tarafından kendisi ile bağlantısı kesilmiş toprağına eksklav toprak denir. İşte bu statüdeki toprağımız önce bir yerde idi, sonra bir başka yerde oldu; bu taşıma “vatan toprağını terk etmek” olarak değerlendirilmedi. O tarihte yer değiştirme su altında kalmasın diye yapılmıştı, şimdi ise Dayiş denilen terörist grubun hem oradaki askerlerimize hem de türbeye zarar vermeleri ihtimali kuvvetle belirdiği için yapıldı. Ya Dayiş’e ve dolayısıyla Suriye’ye savaş açılacaktı veya türbe,  geçici olarak yine kendi toprağımız olacak bir başka yere taşınacaktı. Taşımayı bile Suriye’ye savaş ve topraklarına tecavüz olarak değerlendiren ve ülkesini başkalarına şikayet eden muhalefet, savaş açılsaydı, kanlar aksaydı, şehit cenazeleri gelmeye başlasaydı kim bilir neler diyecekti.

Tarih boyunca devletler, topraklarına saldıran düşmanla savaşırken gerektiği zaman taktik olarak geriye çekilmişler, geçici olarak düşmanın topraklarımıza girmesine  imkan tanımışlar, sonra toparlanınca, şartlar elverince taarruz ederek düşmanı topraklarımızdan püskürtmüşlerdir. Bugün de yapılan bundan ibarettir; maşa var iken el yakılmamış, geçici bir tedbir alınmış, türbe ve toprak nakledilerek korunmuştur; zamanı gelince, Suriye’de muhatap bir devlet oluşunca türbe ve yeri için gerekenler elbette yapılacaktır.

Bu vesile ile dinimizde “ülke ve vatan” kavramı ile buna ilişkin hükümler konusuna da değinmek gerekiyor. İnşaallah bir başka yazıda bunu yapacak ve “Müslümanların hakim bulunduğu her toprak parçasının bütün Müslümanlara ait bir vatan olduğunu ortaya koyacağız.