Din istismarı

Dindar Müslümanları, onların kurum, kuruluş, mâbed ve faaliyetlerini sevmeyenler, bunlardan rahatsız olanlar, İslam'ın güçlenmesini kendileri için bir tehdit olarak kabul edenler hemen her zaman olmuştur, günümüzde de hem dışarıda hem de içeride vardır.

İçeridekilerin bu yüzden dillerine doladıkları bir söz de “din istismarı”dır. Seçimler yaklaşıp da propagandalar başlayınca yine bu din istismarı ifadesini muhaliflerden sıkça duymaya başladık.

Camiler, dindarlara ait dernekler ve vakıflar, Kur'an kursları, İmam Hatip okulları, Kutlu Doğum faaliyetleri, Diyanet İşleri Başkanlığı muhaliflere göre din istismarının seçkin araçları arasındadır. Bir siyasetçi bu kurum, kuruluş ve faaliyetlerin bir şekilde içinde olduğunda veya bunlarla ilgilendiğinde muhalifler derhal “din istismar ediliyor” yaygarasını basarlar.

Peki din istismar edilmez mi?
Evet hem din istismar edilir hem de din istismarı istismar edilir.

Önce birincisine bakalım:
Mesela bir siyasetçi, siyasete atılmadan önce namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, dini faaliyetlere ilgi duymuyorsa ve siyasete atıldıktan sonra halkın görüp bileceği yerlerde bunları yapmaya başlarsa -gerçek manada hidayete ermiş olma ihtimalini saklı tutarak diyorum ki- bu şahıs dini istismar etmekte; yani dindar görünerek halkın beğenisini ve oyunu elde etmek istemektedir. Ama siyasetle ilgilenmediği zamanlarda da ibadet ediyor ve din hizmetlerinde bulunuyor idiyse bunlara devam ediyor diye kendisini din istismarı ile damgalamak haksızlık olur.

Bir siyasi lider aynı zamanda dindar bir kişi olup ibadetlerini yapıp gelmekte ise siyasi lider olduktan sonra da buna devam etmesi tabiidir. “Etrafımdakiler gözüme girmek için dini istismar ederler, sahte dindar olurlar” diye namazlarını gizli kılmasına, Cuma namazlarına uzak camilere gitmesine gerek yoktur; çünkü böyle yaparsa iki sakıncadan biri doğar: Ya lider dindar değil diye ona yaklaşmak isteyenler de dindarlıklarını gizleyerek istismarda bulunurlar veya liderin dindarlığı daha önceden malum olduğundan bunu kullanmak isteyenler yine de kullanırlar.

İkincisine gelelim:
“Din istismarının istismarı” ifadesi benim buluşum olsa gerektir. Bundan maksadım da şudur: Muhalifler, karşı cephede olanların aslında dindar olduklarını, yaptıklarını da -öteden beri böyle yapageldikleri için- imanlarının gereği olarak yapmış olma ihtimalinin galip bulunduğunu bildikleri halde onları dini istismar etmekle suçladıklarında “istismarı istismar etme” durumu gerçekleşiyor; yani gerçek olmadığı, ortada bir istismar bulunmadığı halde onu var gibi göstererek halkı etkileme, muhalifi yıpratma yolunu tercih etmiş oluyorlar.

İslam din istismarına karşıdır ve bunu menetmektedir. Sanırım daha önce de yazmıştım; Fıkıh kitaplarında şöyle bir hüküm vardır: Mesela bakkal dükkanı işleten bir kimse dükkana müşteri geldiğinde kendini dindar sansınlar diye “Allah, elhamdü lillah, la ilahe illallah, sübhnallah ve bi-hamdihi” gibi sözler söylerse bunu istismar maksadıyla yaptığından günah işlemiş olur, alışkanlığı sebebiyle istismar maksadı bulunmadan söylerse de mekruh fiil işlemiş olur.

Yine hem istismarı hem de riyayı engellemek için alınmış İslâmî tedbirler vardır. Bir Müslüman, farz olan ibadetleri (mesela zekat vermeyi) başkalarını teşvik ve ibadetin ihmal edilmesini önlemek için açıktan yapabilir. Ama nafile ibadetleri gizli yapmalı, başkalarının muttali olmaması için tedbir almalı ve böylece kendini riyadan korumalıdır.

Bunları bilen şuurlu bir Müslüman dini istismar etmez; muhalifler istismarı bahane ederek kendisine hücum edecekler diye ergenlik çağına geldiği veya hidayete erdiği günden beri açık ve gizli olarak yapmakta olduğu ibadetleri de terk edecek değildir.
İstismarcılar boşuna nefes tüketmesinler; halk kimin samimi, kimin aldatmacı olduğunu bilir ve biliyor.