Din özgürlüğü Alevîler ve Sünnîler

İnsan hakları sözleşmelerine göre din özgürlüğünün beş unsuru var: İnanmak, inancını uygulamak, inancını öğrenmek ve öğretmek, inancını açıklamak ve dinî topluluk (cemaat) olarak örgütlenmek.

İslam hukukuna göre de dünyada İslam devleti dışında devletlerin bulunması ve onlarla sulh içinde ilişki kurmak, ülkede ve dışarıda İslam'dan başka dinlerin de bulunması ve onlara din özgürlüğü tanımak vardır. İslam devletinin teb'ası olan gayr-i Müslimlerin inançlarına dokunulmaz, İslam'a girmeleri için baskı yapılamaz, mâbetlerine, dillerine, örf ve âdetlerine müdahale edilemez, ibadetlerini serbestçe yaparlar, dinlerini öğrenir ve öğretirler, inançlarını açıklarlar, cemaat olarak örgütlenirler.

Cumhuriyetten önce daha az, cumhuriyetten sonra ise daha çok olarak din özgürlüğüne müdahale edilmiş, haklar ve hürriyetler kısıtlanmış, zikredilen beş unsurun tam olarak varlığına izin verilmemiştir.

Alevîlerin kahir çoğunluğu Müslümandır; kendilerini İslam'ın içinde görmektedirler, bu sebeple onlara, gayr-i müslim gibi bakmak mümkün değildir.

Durum bundan ibaret olunca karşımızda bütün mezhep ve tarikatlarıyla Müslümanların din özgürlüğü problemi vardır. Ülkemizde başka dinlere mensup veya dine inanmayan vatandaşlarımız da vardır, ama onların din özgürlüğü alanındaki sıkıntıları daha azdır ve tabîi gerektiği kadar onlar da haklarını almalıdırlar.

Sünnî olsun Alevî olsun Müslümanlar, cumhuriyetin ilanından beri ve daha keskin olarak 1950'ye kadar din özgürlüğünün temel unsurlarından mahrum bırakılmışlardır. Demokrat Parti iktidarından sonra ise “insan haklarının gereği olan” özgürlükleri tanımak ve vermek yerine her iki camiadan azami oyu alabilmek için gerektiği kadar hak ve hürriyet verilmiştir.

Âlevî Müslümanların din özgürlüğü konusundaki sıkıntılarının bir sebebi de tekke ve zaviyelerin kapatılmasıdır. Bundan önce Sünnîlerin de, Alevîlerin de tekkeleri vardı; bu tekkeler camilere alternatif mabetler değildi, cami bütün Müslümanların mabedi, tekkeler ise İslâmî grupların özel inanç ve ritüellerini yaşadıkları merkezler, mekanlardı.

Tekkeler ve zaviyeler kapatılınca Sünnî ve Alevî Müslümanlar, camilerdeki ibadetleri dışında icra edecekleri tarikat faaliyetlerini gizli olarak (yer altına inerek) icra eder oldular. Alevî vatandaşlarımızla aynı mahallede yaşadığım halde çocukluğumda ve gençliğimde “cemevi” kelimesini hiç duymadım. “Derneğe gittik, dün akşam dernek vardı, dedemiz geldi” ifadelerini duyardım. Alevîler bu tür faaliyetleri için “cemevi”ni icad ettiler, Sünnîler de “dernek, vakıf, kültür evi” gibi, isimler altında tarikat faaliyetlerini kısmen de olsa yürüttüler. Yani sosyolojiye uymayan yasaklar işlemedi, tarikatlar ve tekkeler şöyle ya da böyle yaşamaya devam ettiler ve ediyorlar. Yakında yeni bir anayasa yapılacak, inşallah o zaman bu probleme de “tam din özgürlüğü” çerçevesinde bir çözüm bulunacaktır.

Sünnîlerin de Alevîlerin de tekkeleri olmalıdır, devlet ve belediyeler bu tekkelere “sosyal ve kültürel faaliyetleri destekleme” babından yardım da yapmalıdırlar.

Benim hassasiyetim, kırmızı çizgim, İslam'ın birleştirdiği bu iki camianın, ayrı iki dinin mensupları gibi bölünmeleridir. Bu bölünmenin en önemli sembolü de mabetlerin bölünmesidir; Sünnîlerin mabedi ile Alevîlerin mabedinin ayrı olmasıdır.

Milletini, memleketini ve dinini sevenlerin bu hassasiyeti paylaşmalarını diliyorum.

Hükümet hayli zamandır Alevî vatandaşların din özgürlükleri ve dînî taleplerine ilişkin çalışmalar (çalıştaylar) yapıyor. Bu çalışmalar belli bir uzlaşma noktasına da hayli yaklaşmış durumdadır. Karşılıklı görüşmeler, samimi diyaloglar sonunda ortaya çıkacak çözümleri beklemeden seçim öncesinde, selden kütük kapma mahiyetinde kanun teklifleri problemi çözmez, çözümü zorlaştırır.