Yaratılmışların en şereflisi ve aşağıların en aşağısı

Yasin Aktay kardeşim geçenlerde kaleme aldığı bir yazıda sevgili Çandar’ı fakire havale etmişti.  
Araya bir yığın muhabbet girdi, kusuruma bakmasın, dönüp bakamadım ama aklımın bir köşeciğinden de hiç çıkmadı.
Geçen gün şöyle bir niyetlendim, Dumanlı ekibinin muhabir tokatlama vakası patlak verince dayanamadım, “Osmanlı tokadı ile Dumanlı tokadı arasındaki farklar”ı dercettim.
Aslında mahut tokatlama dolayımında sevgili Çandar’ı araya sıkıştırmak mümkündü.
Neşe Düzel bacımız vaktiyle, “Hasan Cemal’in yazısına bile tahammül edemeyen bir başbakan, Kürtlerin haklarını nasıl verecek?” diye sormuştu da sevgili Çandar (hülasa edecek olursak)  “zinhar veremez” demişti. 
Ben de, “Hasan Cemal’in yazmadığı ülkeye demokrasi gelmez mi” başlıklı bir yazıyla, “ben yazmayayım yeter ki analar ağlamasın diyeceklerine, biz yoksak ülke de yok olsun” demeye getirmelerinin nasıl bir bencillik olduğunu sorgulamaya çalışmıştım.
Sevgili Çandar bir defasında da coşmuş, “Önce Vatan” der gibi, “Önce Hasan Cemal sonra Newroz” demişti. 
Malumunuz, Çandargillerin (duruma göre revize ettikleri) öncelikleri vardı.
Bir ara, “Kürt sorunu” çözülmeden demokrasi gelmez, diyorlardı; “çözüm süreci” start aldığında bu sefer, “demokrasi olmadan barış gelmez” demeye başladılar.
Son sıralama şöyle galiba: Önce Hasan Cemal, sonra demokrasi, ondan sonra barış, daha sonra da…
Daha sonra da, Ertuğrul Özkök olsun, yakışır. Son dönemdeki performansıyla mahut sıralamaya girmeyi pekala hak ediyor. (Bu kafa bu gidişle, Özkök yeniden genel yayın yönetmeni olmazsa silahlar susmaz, derse de şaşmam. )  
Müstahaktırlar.
28 Şubat’ta kendilerini andıçlayanlarla veya “Alçakları tanıyalım” diyenlerle artık kol koladırlar.
Neylersiniz ki, bencilliğin sonu böyle zelil olmaktır.
Çandargiller, Hasan Cemal’in yazmadığı ülkeye demokrasi gelmez, diyerek “Dönemin Başbakanını” töhmet altında bırakmışlardı. Sayın Cumhurbaşkanımız yani “Dönemin Başbakanı” kaç kez, “Bu rencide edici bir iftiradır” şeklinde açıklama yaptı, ama, algı yaratmak belasına hiç tınmadılar. 
Hasan Cemal psikolojik savaş uğruna “tek kişilik penguen rolünü” sürdürdü. 
O kadar ki, Avni Özgürel dostumuzun programında, Milliyet’ten ayrılmasının “Dönemin Başbakanı”yla alakası olmadığını “itiraf” edinceye değin aylarca tartıştık.
Gelgelelim, bir telefonla program iptal ettiren (Ümit Zileli, Rasim Ozan Kütahyalı, Enver Aysever ve fakirin Kanaltürk’teki programı) genel yayın yönetmenini hiç konuşmadık.
O genel yayın yönetmeni ki, hemen her gün basın özgürlüğü üzerinden siyasi irade “tokatlıyor.”
Çandargiller familyası da, muhabir tokatlayan bu genel yayın yönetmenleriyle şimdilerde omuz omuza demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesi veriyor.
Nasıl bir dayanışmadır bu?
Sevgili Çandar, “mübareklerin” kanallarında arz-ı endam edip “paralel devlet safsatadır” bile diyebildi. 
Bununla da yetinmedi; “mübarekler” sağda solda “28 Şubat’tan daha beter” deyince, “28 Şubat’ın andıcı bunların yanında ne ki..” diyerek destek çıktı.
Pardon, ne olmuştu 28 Şubat’ta? 
Mesela, başörtüsü nedeniyle öğrenciler son sınıfta okusalar bile üniversitelerden atıldılar! Mesela, ebeveynler çocuklarına Kur’an öğretme özgürlüğüne sahip değildiler. Mesela, (katsayıyla) İmam Hatiplerin köküne kibrit suyu dökülmüştü.
Peki, 28 Şubat’ın bütün bu yasaklarını kaldıran Erdoğan’ı, “Türkiye’ye şeriat getiriyor” diye ABD’ye jurnalleyen o öğretim görevlisi kimdi?
“28 Şubat’tan daha beter” mavalını okuyan “mübareklerin” azgın bir elemanı değil mi? (Hani jurnali ortaya çıkınca bu sefer de “şeriat istiyorum, el kesilsin, kerhane kapatılsın, bankalar yasak edilsin”  diye iç piyasaya oynamıştı.)
Neyse ki, sevgili Çandar ne kadar dibe vursa da bu kadar pespaye bir hale düşmüyor, hakkını teslim edelim.
En azından daha usturuplu olmaya gayret ediyor. “Cemaatçi” malum eleman gibi ABD’de, “İmam Hatip okulları açılıyor, eyvah!” jurnali yapmıyor. 
O daha çok, üç ünlü ırkçı Siyonist Abromowitz, Edelman ve Misztal’in makaleleriyle coşup, Erdoğan’a, “her şey sandıktan ibaret değil, ABD’nin Türkiye’deki siyasi iktidarı tayin edici rolünü unutma” yollu aklı sıra “racon” kesmekle yetiniyor.  
Yasin Aktay söz konusu yazısında şöyle demişti: “Şu son yazılarıyla gazetecilik dışında her türlü vazife icra eden haline bakmaz da bizim Prof. vasfını taşımamızı dert etmişse, sorunu beni aşar. Ben bu noktada arkadaşı Salih Tuna’ya havale ederim…”
Ne yalan söyleyeyim, sevgili Çandar’ı artık okumuyorum. 
Hiçbir şekilde eleştirmek de istemiyorum; hayır, bir dediği bir dediğini tutmadığından değil, inanın zevk vermiyor, yani randıman alamıyorum. 
Zaten en ufak eleştiriye de tahammülü yok; anında, hedef gösteriliyorum, kişilik katline maruz kalıyorum diyerek “hülooooğ” çekiyor.
Sevgili Çandar’a naçizane önerim şu: Kimseciklerin “Prof.  vasfını taşımasını” kendine dert etmesin.
İnsana bahşedilen en büyük vasıf “eşref-i mahlûkat” olmaktır. Dert arıyorsa bu ona yeter! 
Zira mezkur vasfı taşımak hiç de kolay değildir.  Malumunuz dağlara taşlara bile ağır gelmiştir.
Maazallah, “esfel-i sâfilin”e de düşmek var!