Değişik bir portre denemesi olarak Ahmet Altan

Türkiye’de 2008’den beri herkes herkesin içeri tıkılmasını istiyor sanki. Dün Ergenekoncu diye parmak sallayarak, şimdi de başka bir şekilde.

Eyvallah, yapanın yaptığı yanına kâr kalmasın, da, “inşallah suç işlemiştir” demeye getirmek ne oluyor! 

Anlamıyorum, hiçbir zaman da anlamadım!

Matine- suare Ergenekon konuşulduğu dönemde, taa 2008’de sevgili Şamil Tayyar’a canlı yayında, “öyle istekli konuşuyorsun ki sanki hepsinin suçlu çıkmasını, hepsinin içeri düşmesini istiyormuşsun gibi algı oluşabilir” demiştim de, suçsuz yere kimsenin içerde yatmasını istemem karşılığını vermişti.  

Olağan şüpheli gördüklerimiz hakkında bile “umarız suçlu değildir” demek gerekmez mi?

Hiçbir gazetecinin içeri düşmesini istemem. Hele hele “yargının keskin kılıcı inecek, bazı kelleler uçacak” diye sevindirik asla olamam.

Bize ne oldu?

En temel, en ortak noktalarda bile birbirimizle neden konuşamıyoruz?

Kim zehirledi dilimizi?

Hoşgörü, diyalog denilerek kin, nefret ve intikam toplumun kılcal damarlarına kadar zerk edildi. Vicdan, adalet, merhamet artık kalmadı.

İçeri düşenlerin anaları babaları, çoluk çocukları yok muydu?

Neydi o intikam naraları?!

Mahpus damında babasının cenazesine bile gidemeyenler olmadı mı?

Kuddusi Okkır’a mahpus damı teneşir oldu, neden kimsenin vicdanı sızlamadı?

Vicdanları bu denli susturan psikolojik harp merkezi mesabesindeki medya hangisiydi?

Bize düşman olanlara bile haksızlık yapamazsınız, diye haykırdığımızda, “Burada olan, kara propaganda seylâplarına kapılarak sağa sola savrulan bazı iyi niyetli insanlara oluyor...” diyen kimlerdi?

Balyoz sanığı Emekli Tümgeneral Ahmet Bertan Nogaylaroğlu kitabında şöyle feveran ediyor: “Babam vasiyetinde ‘Cenazeme cami bombalayan asker istemiyorum’ dedi. Benim rahmetli babamı bu kahpe haberler yüzünden, askere küs ve kırgın bir şekilde uğurladık. Bu utanmazlarsa ‘Tümgeneralin babası öldü, cenazesine hiçbir asker katılmadı’ diye haber yaptılar...”

Peki bu haberlerin merkez üssü neresiydi?

17 Aralık darbe teşebbüsünde “dönemin başbakanını”,  “Selam ve Tevhid örgütü” kumpasıyla da kendilerine engel gördükleri herkesi, özellikle de “Güneyde sevdikleri ülkenin” hazzetmediklerini içeri tıkmaya çalışanlara, “Taşhiyeciler”e o korkunç kumpası kurarak yetmiş yaşındaki MS hastası Mehmet Doğan’ı mahpus damına atanlara Ahmet Altan’ın söyleyecek sözü yok mu?

Paralelcilerin “teknik nakavt” mekanizmalı darbe teşebbüsüne tek kelime etmeden hangi yüzle hâlâ darbeden, “Balyoz”dan bahsedebiliyor?

Bu ülkenin vesayet rejimiyle, hesaplaşmasını araçsallaştıranlara, yani, darbelere ve darbecilere karşı verdiği onurlu mücadeleyi 17 Aralıkların zemini haline getirenlere hesap sormadan hangi hesabı kimden soruyor?

Bir de utanmadan o külhanbeyi
edalar...

Bunu da Can Dündar’ın genel yayın yönetmenliğine getirildiği Cumhuriyet’te yapıyor, iyi mi?

Anlaşıldı; yeni dönemin Taraf’ı, Cumhuriyet olacak!

Ahmet Altan’ın genel yayın yönetmenliği altındaki Taraf ne yazdıysa karşı çıkan (dün Ergenekon veya Balyoz’un avukatlığına soyunan) Cumhuriyet bugün, Ergenekon ve Balyoz davalarının lokomotifi paralelcilerin avukatlığına soyunmuş vaziyette.

Taraf gazetesi çıktığı dönemde arkadaşlarla “Duvardibi”nde, yeni dönemin Cumhuriyet’i Taraf’’dır diyorduk.

17 Aralık’ta paralelciler adına “yeni dönem” tamama erdirilemediği için olsa gerek şimdiki dönemin Taraf’ı da Cumhuriyet oldu zahir.

Artık “teknik” darbe değil, “konvansiyonel darbenin” yollarına taş döşeyeceklerdir.  Siz bakmayın bunların güya darbe karşıtlığına.

Bunlar çok değişiktirler.

Ahmet Altan, 13 Kasım 2008 tarihli Taraf’ta, “Can, şimdi açıklamak zorundasın...” başlıklı yazısında, annesinin yazılarında aşağılayıcı kelimeler kullanmamasını söylediğini ifade etmişti. Annesinin ruhunu muazzep etmemek için Can Dündar’dan söz ederken “aşağılık” yerine “yalancı” kelimesini tercih etmişti.

Can Dündar da kulağının üzerine yatmıştı. Artık 7 Şubat 2012’den sonra kim kime nasıl açıklama yaptıysa bilmem, Ahmet Altan, Can Dündar’ın Cumhuriyet’ine kadar düştü.

Bu düştüğü mecrada, Taraf’ı birlikte yaptığı gazeteci arkadaşlara (sırf paralelcilerin darbesine karşı çıktıkları için) “itirafçı,” “hırsız çetesinin oda hizmetçisi,” “zavallı çocuklar,” “hayat onlara alçaklıkla aptallıktan başka seçenek bırakmadı,” şeklinde ifadelerle hakaret etti.

Hayır, hakaret etme yeteneği bakımından hiç şaşırtmadı.

“Dönemin başbakanına” da “küstah,” “sefil,” “kof kabadayı,” “zavallı” demiş, mahkeme kararıyla da ağzı bozuk olduğu tescil edilmişti.

Şaşırtıcı olan şu: Merhume annesinin ruhu muazzep olur korkusuyla “aşağılık” kelimesini kullanmaktan güya imtina ediyordu.

Demek ki hemhal olduğu paralelci eşrafından sadece odundan elma çıktığını değil, mesleğin inceliklerini de öğrendi. Neyi söylüyor, neyi iddia ediyorsa tam aksini yapmak gibi.

Paralelcilerden istikrah etmenin bin nedeni varsa bir nedeni de Ahmet Altan gibi herkesin saygı duyduğu, vicdanından, ahlakından kuşku duymadığı bir insanın bu hallere düşmesidir.

Bu nasıl bir yapı ki “irtibat kurduğu” her bünyeyi tanınmaz hale getirebiliyor Ya Rabbi!