Camdan bir mescid

Klasik dönem Osmanlı camilerinden birini gözünüzün önüne getirin: Merkezî plan... kurşunla kaplanmış büyükçe bir kubbenin yarım ve çeyrek kubbelerle saçaklanışı... ve pek tabii ki minarelerinin dikey etkisiyle birlikte muazzam bir kütle görüntüsünün ortaya çıkışı...

Kubbeyi ayakta tutan filayaklar... ve eksedralar yardımıyla adım adım genişliğin üretilmesi...

Ağırlığı toprağa indiren büyükçe sütunların yanısıra kesme taştan muhkem duvarlar...

Mabed deyince işte zihnimizde oluşan dış görüntü hemen hemen böyle bir şey.

Belki birkaç ayrıntı daha... avlusu... şadırvanı... mükebbiresi... kuş sarayları...

İç mekânın mihrabı, minberi, mahfili, avizeleri, vs.

Ortaçağ''da Gotik katedraller, Osmanlı''da Sinan''ın klasik(leşmiş) camileri... bir devrin, bir çağın sembolü her ikisi de.

Eşyayı ve dünyayı bir kavrama biçiminin...

Dindarlığın...

* * *

Klasik mabed (cami) mimarisi artık betonarme ile üretiliyor...

Ama üslub aynı.

Formu, ölçüleri bozulmuş da olsa hiç değilse halkın nazarında aynı.

Aynı tarz kubbeler, aynı tarz minareler, aynı tarz mihrab ve minberler...

Osmanlı ihtişamını hayal ettirecek kadar. Geçmişi. Gücü. Haysiyeti.

Biraz karikatürize edilerek... inadına...

Kışın ısıtma kalorifer petekleriyle ... yazlarıysa serinlik klimalarla...

Aydınlatma da malum ucuz avize ve apliklerle...

Eh bir de şu zamanı ölçen saatler...

Polyester halıları hiç sormayın... sunta ayakkabılıkları... ekonomik spiral ampulleri...

Ezilen ve aşağılanan bir halkın direnişi...

Taşra estetiği...

* * *

Eskiden binalarda üst üste iki pencere yapılırdı. Altta büyükçe (dikdörtgen) pencere, üstte nisbeten daha küçük bir pencere.

Alttaki hava için, üstteki ışık için yapılırdı. Zamanla camın büyük ölçekte kullanılmasıyla birlikte üstteki ışık penceresine gerek kalmadı.

Modern mimari camın kullanımını geliştirip büyük ölçeklere taşıdıkça artık duvarlara ihtiyaç duyulmaz oldu. Çünkü çelik kolonlar ve kirişler sayesinde yapının yükünü duvarlara aktarmanın anlamı kalmadı. Duvarın taşıyıcı fonksiyonu sona erdi. Beton-kolların da...

Cam duvarlar da pencere kavramının değişmesine yol açtı.

Kolon ve kirişlerin arası camdan duvar-pencerelerle örülüyor.

İstenirse dışarıdan içini görebilirsiniz, istenmezse göremezsiniz. (İç dekorasyon da değişti, daha da değişecek, zorunlu olarak.)

* * *

— "Asar-ı atîka ve âsar-ı nefîse denilen şeyler millî servetin ya toprağa gömülü yahut toprağa dikili ve canlı kısmı iken, bunları görebilmek ancak terbiye edilmiş gözlere, sevebilmek ancak ya insiyakî bir göreneğe yahut geniş mânâsıyla şuurlu bir millî kültüre ve hissedebilmek bir nevi ihtisasa ihtiyaç gösterdiğinden, bu millî servet hazinemizin eskiden beri mevcudiyeti anlaşılamamış, inkâr edilmiş ve daha fenası sahipsiz ve bakımsız bir hâlde bırakılarak yağma ve tahrip edilmiştir."

1933''te böyle yazıyor Abdülhak Şinasi Hisar.

Haklı olarak o yıllarda toplumun sanatsal duyarlılıktan yoksun oluşunu kişisel, toplumsal, kurumsal açıdan eğitim eksikliğiyle açıklıyor. Çünkü eski ya da yeni, insanla güzel sanatlar arasındaki ilişki biçimini üç sözcükle tanımlıyor:

a) görmek, b) sevmek, c) hissetmek...

Görmek için gereken: "terbiye edilmiş gözler" (kişisel)

Sevmek için gereken: "insiyakî bir görenek yahut şuurlu bir millî kültür" (toplumsal)

Hissetmek için gerekense: "bir nevi ihtisas" (kurumsal)

Sahip olmadığımız hususiyetler değil bunlar. Bilakis terbiye edilmesi, geliştirilmesi, güncellenmesi gereken vasıflar.

Tarihte, daha önce, zirvelerin o iç titreten soluğunu içimizde hissetmeyi başarmıştık, yine başarabiliriz.

Görmeyi, sevmeyi, hissetmeyi öğrenebiliriz. Bakışımızı, duyuşumuzu terbiye etmeyi becerebilirsek dünyayı farklı biçimlerde kavrayacak bir üst duyarlılığa da pekâlâ sahip olabiliriz.

Tek başına dışımızdaki dünyayı güzelleştirmekten söz etmiyorum; aksine kendimizi, yani algı kapasitemizi, duyarlılık eşiğimizi artırmaktan, yüksek düşünce ve sanatın yerel sınırları da aşan zirvesinde nefes alıp vermekten söz ediyorum.

Beğendirmeyi düşünmeyen beğenemez. Göstermeyi arzu etmeden görmeyi arzu edemez.

"Bencil insanın beğeni duygusu olmaz" der Kant. Beğeni ve estetik, özü gereği toplumsallık duygusunu da gerektirir. Başkalarını. Topluluğu değil, ve fakat muhakkak bir toplumu.

* * *

Camdan ve çelikten bir mescid düşlüyorum.

İçi görülen. Pek tabii ki dışı da. Şeffaf ve yalın...

Küçük ve mütevazı bir mescid. İnsan ölçeğinde.

Sivri ve sert değil, dokunsan kırılacakmış kadar narin...

Şehrin tam da göbeğinde...

Renkli... turuncu, mavi, kırmızı vitraylar... sıcak sımsıcak renkler... fakat abartmadan... cıvıtmadan...

Bir de mozaikler... tüm sevimliliğiyle... soyluca...

Mondrian sadeliğiyle...

Fabrikasyon halılar değil, aksine el yapımı kilimler...

İçi de dışı da görülen şeffaf bir mescid...

İyi ki muhtacım dedirten bir mescid...

İnancı güncelleyen... çağın bilim ve teknolojisini dikkate alan bir teknik...

Güzelce bakmayı bilen bir bilincin tecessüm etmiş hâli.

Küçük büyükten büyüktür diyebilen bir bilincin...