Hak, vazife ve kul hakkı

İnsanlara ait ödev ve yükümlülüklerin bir kısmı ferdîdir, teker teker kişilere aittir (aynî farz), bir kısmı da topluma bırakılmış, yeterli sayıda birilerinin yapması istenmiştir (kifâî farz). Bir toplumun, ilâhî muradı gerçekleştirmek ve yaratılış hikmetleri doğrultusunda gelişmek için muhtaç oldukları her âlet, kurum, kuruluş, faaliyet, düzenleme ferdin yükümlülüğü dışına taşınca, ikinci neviden yükümlülük olur. İslâm toplumunda her ferd, bu yükümlülüğün toplumda yerine getirilip getirilmediğini kontrol ve takip etmek durumundadır. Çünkü getirilmediği zaman, ülkede doyurulmayan aç, giydirilmeyen çıplak, tedâvî edilmeyen hasta, eğitim ve öğretim verilmeyen insan, savunulmayan sınır, önlenmeyen haksızlık, tepki görmeyen ahlâksızlık ve hayasızlık, yolsuzluk bulunduğu müddetçe bütün fertler bundan teker teker (aynî farz gibi) sorumlu hale gelmektedirler(Şâtıbî, el-Muvâfekât, II, 176-180).
Bir hakkı tanımlama ve belirleme konusunda ya bir nas vardır veya yoktur. Nassın bulunması halinde, aksine bir zorunluluk bulunmadıkça hak bellidir, buna uyulacak, hak yerine getirilecektir. Nassın bulunmaması durumunda ictihad, örf, teâmül devreye girer; hak bu kaynaklara dayanılarak belirlenir.
Öğrendiğimiz andan itibaren hak olmayan şeyi talep etmemek gerekir. Daha önce hak olmadığı halde alınmış, yararlanılmış, kullanılmış olan mal ve hizmetler hak sahibine iade veya tazmin edilmelidir. Hak sahibi bilinemez veya bulunamaz ise onun adına yoksullara dağıtılmalıdır.
İslam’ı bir hukuk referansı olarak kabul etmeyen sistemlerin hakim olduğu yerlerde yaşayan Müslümanlar işlerini, mecbur kaldıkları sürece mevcut mevzuata göre yürütürler. Duruma göre ya iş başlamadan önce veya resmi işlem bitince, hakkın tarafları arasında, İslam’a göre hak alış-verişi yapılır, haklar ve borçlar ödenir.
Günahlar büyük ve küçük diye ikiye ayrılmıştır. Hak ihlali de bir günah olduğuna göre onun da büyüğü ve küçüğü olur. Küçük günah, “önemsiz, ihlal edilmesi caiz, müeyyidesiz...” demek değildir. Küçük günah, verdiği maddi ve manevi zarar bakımından büyüğe nisbetle küçüktür; ama o da günahtır ve terkedilmesi gerekir. Ceza bakımından da büyük ile küçük haksızlık arasında fark vardır ancak her ikisinin de cezasının bulunduğu unutulmamalıdır..
İslâm’da yaratma, emir ve hüküm Allah’a ait bulunduğu için “emir ve hüküm” çerçevesine giren “hak ve vazife” belirleme işi de Allah’a aittir. Hak ve vazifeyi belirleme işini bir fert veya zümre, yahut da toplum yerine Allah’ın üzerine almış bulunması, bir tarafa öncelik ve ağırlık verilerek diğer tarafın ezilmesini, haksızlığa uğramasını önlemektedir. Adâlet ve hakkaniyet, herkese hakkını vermek, dengeyi sağlamaktır. Allah Teâlâ haksızlığı kendine de kullarına da haram kılmış ve pek çok âyette adâleti ve hakkaniyete riayet etmeyi emretmiştir.
Üzerinde Allah ve/veya kul hakkı kalmış olarak vefat eden bir müminin ahiret alemindeki durumu, günahının bağışlanıp bağışlanmayacağı konusu da kaynaklarda titizlikle incelenmiştir.
“Allah’ın kendisine ortak koşulması (şirk) dışında bütün günahları affedeceğini” bildiren ayet, kul hakları istisna edilerek yorumlanmıştır. Evet, Allah Teâlâ dilerse kendine ait hakları bağışlar, ama kul haklarını bağışlamasını, mazlum ve mağdur olanla helalleşme ve haklaşma şartına bağlamıştır. Ya borçlar ödenerek veya helallik alınarak kul razı edilecek ve hakkını bağışlayacak veya bir hadise göre ahirette, kul hakkı ile ölenin sevabından alınıp hakkı yenene verilecek, bu da yetmezse mağdurun günahından (cezasından) yeteri kadarı  hak yiyene nakledilecek, böylece kul hakkı ödetilecektir. 
Hadiste “öldürme, dövme, haksız olarak mal edinme, küfür ve hakaret etme” fiilleri kul hakları olarak zikredilmiştir.