Prangasız günleri beklerken

Türk usulü modernleşme, bu ülkede darbelerle, siyasayı ve halkı vesayet boyunduruğunda tutmayla eşanlıdır. Devletin gayesi ile milletin gayesinin farklılaşmasının adıdır. Bu farklılaşma, yerine göre süngü gücüyle veya dipçik darbesiyle gözlerden saklanabilmiş olsa da, zalim gerçeklik hiçbir zaman tümüyle ortadan kaldırılabilmiş değildir. Milletin kendini serbest hissettiği, kendini ifade etme ortamı bulduğu her seferinde bu farklılaşma gözler önüne serilmiştir.

Farklılaşma sadece iç politikada değil, dış politikada da etkili ve yönlendirici olmuştur. İç politikada milletin inançlarıyla zıtlaşan modernleşme dayatmacılığı, dış politikada da inisiyatif kullanılmasına engel teşkil etmiştir. Lozan anlaşmasına göre bile kullanabileceği inisiyatifini düzence adına benimsenildiği söylenen saplantılar yüzünden kullanmaktan mahrum bulunulduğu hissi yaşanmıştır. Bu durum, onun kişilikli, yön verici bir politika izlemek yerine, edilgen bir pozisyonu yeğlemesini sonuçlamıştır. Düzencenin bekçiliğini üstlendiğini düşünenler dışarıya karşı savunmacı ve özür dileyici bir konumu benimserken, içerde ceberut ve mütecaviz bir tavır göstermekten kaçınmamıştır.

Kurulu düzene sahip çıkanlar reel politikanın isterlerine göre değil, fakat kendi saplantılarına göre yön tayin ettiklerinden politika yerine entrika belâsına sarıldılar. Modernistlerin geleneksel politikasının kaideten tümüyle entrika yöntemine dayalı olduğunu söyleyebiliriz. Entrika, düzencenin iç mantığından beslenir.

Kurulu düzenin alışılmış gereklerini yerine getirmeyi kendi varlık sebebi kabul eden siyasal partiler elan söz konusu entrika zihniyetinden kurtulabilmiş gibi görünmüyor. Şarlatanlık, vizyonsuzluk, dar kafalılık, seksen yıl önceki, yüz yıl önceki başıbozuk parlamasıyla dörtnala koşuyor. Ucuz atmasyonları proje diye tezgâhlamaya kalkışabiliyor.
Ne ki, artık bu türden üfürüklere, göz bağcılığa inananları bulmak gitgide zorlaşıyor, imkânsız hale geliyor.
Millet, artık içerde de, dışarıda da inisiyatif kullanabilecek bir yönetim arayışında olduğunu dermeyan ediyor. Özgürlüğün anlamını görüyor. Kendine zorla dayatılmış ve adına “ilke” denmiş sözüm ona kavramların kof iddiadan başka bir şey olmadığını algılıyor.

Bu yeni algının hukukça temellendirilmesi gerektiğini de biliyor.
Elindeki seçim fırsatını ona göre kullanması gerektiğinin farkında. Son on yıl içinde ülkenin nereden nereye geldiğini, net biçimde tespit ediyor.

Ufuksuz, fikirsiz, basiretsiz, ferasetsiz, izansız entrikacılar marifetiyle kendine yaşatılan zulüm ve dehşet günlerini bir daha yaşamak istemiyor. Prangalarını tümüyle atacağı günü bekliyor. Hem de sabırsızlanarak...