Türkiye nereye gidiyor?

Bazen sıradan bakışları daha önemli kılan bir körlüğü olabiliyor her gün kalem oynatmanın; bu yüzden de dışarıdan bakanların gördüğünü olaylara ne kadar yakın durursanız durun göremiyorsunuz. Bu sorunu çözmenin tek bir yöntemi var: Etrafı dinlemek... Dinlemek ve “Gördüm” sandığınız tabloya bir daha bakmak...

Önceki akşam önüme çıkan bir genç büyük bir heyecanla “Neler oluyor Allah aşkına?” sorusunu yöneltti apansız... Heyecanından gafil avlanıp yangın çıktığını sanabilirdiniz. Bereket ilk soruyu ikincisi takip etti de derdinin ne olduğunu anlayabildim: “Türkiye nereye gidiyor?”

Sorunun bir kısa bir de uzun cevabı var. Önce kısa cevap: “Türkiye gitmesi gereken istikamete doğru yol alıyor, endişeye mahal yok...”

Uzun cevabı ise aşağıda okuyacaksınız:

Türkiye bulunduğu bölgenin en önemli ülkesi haline dönüştü. Kronikleşmiş ihtilâflarla ve sorunlarla sarmalanmış durumda bir bölge burası; ihtilâflar ve sorunlar tarafı ülkeleri çoktan aşan önemlere sahip... Afganistan-Pakistan''da, Irak''ta, İran''da, İsrail-Filistin''de yaşananlar, şu sıralarda Yemen''e de sirayet edeceğe benzeyen sıkıntılar bu bölgeden hayli uzak coğrafyalar için de ciddi birer ''sıkıntı'' kaynağı... Bir ülkede meydana gelecek sıradışı bir gelişme diğerlerini de peşine takarak pekâlâ büyük bir ''global felâket'' oluşturabilir.

Felâket senaryosu beklentisinde olanların umutlarını bütünüyle kaybetmemelerini sağlayan tek unsur, bölgede yeni yeni gücünü hissettiren bizim ülkemiz. Ortadoğu merkezli, ama Arnavutluk''tan Çin''e kadar uzanan, Balkanlar ve Kafkasya ile Orta Asya''yı da içine alan bir coğrafyanın gözbebeği mesabesinde olan Türkiye...

Çıkan ihtilâfların büyümesini engelleyebiliyor, kronik sorunların çözülebilmesine yarayacak formüller üretebiliyor.

Üzerine düşen görevleri yerine getirmesi için şartlar basit: Tarihiyle yüzleşip barışmalı, demokrasisini tahkim etmeli, lâiklik anlayışını din ve vicdan özgürlüğünü de kapsayacak biçimde genişletmeli, azınlık haklarını koruyup geliştirmeli, etnik milliyetçiliğin izlerini silerek her inanç, etnik köken ve eğilimden insanın rahat ve huzur içinde yaşayabileceği bir ülke haline gelmeli...

Bu dönüşümü gerçekleştirebildiği taktirde, Türkiye, insanlarına refahı da sağlayacak ciddi bir bölgesel güç haline gelebilir...

Şimdilerde sıkıntısı hissedilen bu dönüşüm sürecidir işte... Bir yanıyla sistemden kaynaklanan engelleri ortadan kaldırmaya, tarihinden gelen kısıtlamaları geride bırakmaya çalışırken, bir yandan da kendini terör biçiminde dışa vuran rahatsızlıkların üzerine gitmeye çabalıyor.

Demokrasiyi eksikli, lâikliği ayıplı, gündelik hayatı azınlık-özürlü kılan unsurlara değildikçe daha önce hiç duyulmamış türden sesler çıkması doğal... Bazı başka ülkelerde yüzyılın ötesine sarkmış bir değişim ve dönüşüm sürecini birkaç yıl içinde gerçekleştirme gayreti, her yerden sesler gelmesine yol açıyor, bu da daha önce görülmemiş bir manzara olduğundan endişeyle karşılanabiliyor.

Genç okurun, çok geniş yığınların da paylaştığını sandığım “Türkiye nereye gidiyor?” kaygısının kökeninde bu gerçek yatıyor.

Bizim neslimiz gibi ilkokul çağında 27 Mayıs (1960) kalkışmasını yaşamış, gençliğini 12 Mart (1971) müdahalesi ve 12 Eylül (1980) idareye el konması kumpaslarının etkilerini üzerinde hissederek heba etmiş olsaydı “Neler oluyor?” endişesini o dönemlerde taşıdığı için, şimdi yaşananları bizim gibi “Hayırlı şeyler oluyor” umuduyla karşılardı.

Sözün özü şu: Turgut Özal''ın 1984-1991 arasında başlattığı ''öze dönüş'' hareketini olmamış hale getirme projesi 1997 ve sonrasında hayata geçirilmişti; şimdi olanlar o hareketin yeniden rayına konulması çabasıdır.