En ünlü sosyolog gazeteci ise…

Hakiki sosyologlarının, siyaset bilimcilerinin konuşamadığı, konuşanların ise susturulduğu, sözlerine “karartma stratejisi” uygulandığı bir ülkedir burası.

Bu ortamda ne Şerif Mardin''in ne de Nur Vergin''in “içten” analizlerini anlayabiliyoruz.

Sürüp giden aydın despotizmi, cemaat söyleminin dışına çıkarak kendi toplumunu anlamaya çalışan bir avuç aydına “öteki” muamelesi yapıp acilen seslerini kesiyorlar.

“Anlama” çabasının huzurlu sesi yerine “giderim” diyenlerin şantajı çınlıyor ufkumuzda.

Uzun zamandır böyle.

Bu ülkede iki kurumun sesi gür çıktı, birisi ordu, diğeri de medya.

Medya ritmini, ahengini kışlaya göre ayarladığından olacak sesi pek kesilmedi, el değiştirse de “ayarlı sesle” yoluna devam etti.

Kışla ile medya arasındaki derin ilişki yüzünden siyaset uzun yıllar kendini üretemedi, topluma umut olamadı.

Yakın tarih yoldan çıkmış ve bu ülkenin yolunu çoktan unutmuş bir kısım despot asker-gazeteci-aydın ittifakının ihanetleriyle doludur.

Kendini tanıyamamanın yetirdiği hazımsızlık ve bir mesleki kırılmadır bu tür hatalı ittifaklara tevessülün nedeni.

Demokrasi azlığının da bir sebebi aydınların tutuculuğu ve tutucu ittifaklarıdır.

Bir çeşit aydın zümre, asker ve medya yanaşması olarak belirdi ülkenin batısında.

Bu ülke bir açından; tercüme odasını aşamayan aydınların, omurgasını yitirmiş gazetecilerin, bilim yuvalarını kışlaya çevirmiş akademisyenlerin, sokağı tedirgin etmeyi marifet bilen hukuk adamlarının, karargahın anlamının unutmuş ve kışlayı iktidar ateşiyle tutuşturmuş bir kısım heveskarların, “maaşlı yurtseverlerin” tahrip izleriyle doludur.

Bilin ki bu ülkenin makus talihi sizin eserinizdir.

Kayıp yıllar, kayıp kuşaklar…

Değerlerinden mahrum ve gelecek donanımı olmayan bir toplumdur eseriniz.

“Kurtarıcılıkla efsunlanmış” ideolojileriniz bu ülkeyi küçülttükçe küçülttü, farklılıkları birer büyük çatışmaya dönüştürdü.

Bilin ki, her mahallede, her mezarlıkta genç yaşta hayatını yitirmiş toprağın altında yatan sizin eserleriniz var.

Siz yaşattıklarınızı sayamazsınız, çünkü bilmiyorsunuz böyle bir duygu.

Hayat size yaşatmayı değil tüketmeyi öğretti.

Değerleri tükettiniz, insanın yeryüzünde anlam arayışına engel oldunuz.

Ölüme gönderdiklerinizi sayabilirsiniz elbette.

Bilirsiniz onların isimlerini, hatırlarsınız ölüme giden yüzlerini.

Ölüme giderken, kimilerinin aman dilemeyen gururu rahatsız etti sizi, kimilerinin de merhamet dileyen ve acı acı bakan gözleri keyfinizi yerine getirdi.

Unutmayın ki, bir gün yüz yüze geleceksiniz yaptıklarınızla.

Tarihi değiştiremeyeceksiniz ve o gün suçlarınız bir bir dökülecek üzerinize.

Ansızın yakalandığınız yağmura ıslandığınız gibi ıslanacaksınız suçlarınızla.

Varsa nasibiniz, az da olsa kabiliyetiniz, nasırlaşmamış bir vicdanınız utanacaksınız, eriyeceksiniz o suçlulukla…

O gün fikri ve ahlaki münafıklığınız da işe yaramayacak.

Çünkü siz milyonların geleceğiyle oynadınız, bu coğrafyada tarihi bir kırılmaya sebebiyet verdiniz.

Siz bu ülkeye kriterler koymadınız, her defasında yasaklar getirdiniz hayatlara.

Toplumun soy kütüğünü yok etmeye çalıştınız, gözünüzü kırpmadan onun hayat damarlarıyla oynadınız.

Maziyle istikbal arasındaki bağlantıyı kestiniz.

O boşlukta da sürekli kendinizi dayattınız.

Asırlık hipnozla öneminizi, gücünüzü, etkinizi yerleştirmeye çabaladınız.

Siz doğudan, kendi toplumundan kaçan ve sık sık batıya fikri, ruhi seyahatler tertip eden ötekileştirici bir güç olarak aydın suretine büründünüz.

Ama ışığınız size yetmedi, fikrinize dahi uğramadan heveslerinize esir düştünüz.

Yakın tarih bir aydın sapmasıyla doludur bizde.

Kendi “oluş sürecini” tamamlayamamış bir “despot sınıf” olarak çıktınız toplumun karşısına.

İçinden geldiğiniz toplumu anlamak söyle dursun her fırsatta çatıştınız ve hızla yabancılaştınız ona.

Maharetmiş gibi de halkınızı küçüksediniz, hiçbir zaman kuşatıcı bir toplum tasavvurunu seslendirmediniz ve bir büyük toplum projesini de ortaya koymadınız.

O halde siz aydın sıfatıyla neyi oluyorsunuz bu toplumun?

Burası için düşünmediyseniz, burası için yaşamadıysanız, buradaki insanları sevmediyseniz…

Onların nasırlı elleri, güneşten kavrulmuş yüzleri size bir şey ifade etmiyorsa…

Mahallenizin dışına çıkamıyorsanız, korkularınızdan ülkeyi bir uçtan bir uça dolaşamıyorsanız…

Bu ülkede yaşamaya cesaretiniz yoksa…

Soluğu her fırsatta dışarıda alıyorsanız…

Bu coğrafyada güneşin her gün üzerine doğup battığı insanlarla aranızda bir “ortak nokta” bulamıyorsanız...

Siz buranın neyi oluyorsunuz?

Ve burası sizin neyiniz oluyor?

Farkında mısınız, oyun çoktan bitmiş ve siz duyguda, düşüncede, tasavvurda dışarıda kalmışsınız.

Aydınlar, münevverler, entellektüeller…

Siz sahici iseniz, neden kılıkla, kıyafetle uğraşır, neden bir ideolojiyi dayatmaya indirgersiniz varlığınızı. Neden sizin de olmayan bir iktidarın paletlerine yapışıp kalırsınız…

Neden zihninizi kaptırır, ruhunuzu yitirirsiniz?

Neden tarihe mahcup ve suçlu olarak kaydolur da insanlığa miras olacak değerlerin yanından geçmezsiniz?

Bu ülkenin değerleri, bölünmemesi, büyümesi, refahı, demokraside kat ettiği mesafeler sizi ilgilendirmez mi hiç?

Neden kırılmaya hazır ithal bir fay hattı gibi durursunuz Asya''da Avrupa''da, bütün bir Anadolu''da…

Neden eleştirmezsiniz devleti kuşatan kural dışı iktidarları…

Niçin bu kadar yabancısınız bize?

Neden sorun olarak görürüsünüz dini?

Siz çağdaşlığı dini etkisizleştirme argümanı olarak mı algılarsınız?

Hiç kulak vermez misiniz, dinin sosyal gerçekliğine, varlığı izah eden ontolojik boyutuna, zengin anlam dünyasına, felsefi derinliğine…

İnanmasanız da inananlara saygı duyamaz mısınız?

Neden bu kadar yabancısınız ve neden bu kadar uzaksınız kendinize, içinden çıktığınız topluma ve insanlığa miras olarak kalacak değerlere…

Biliyor musunuz ki siz bu tutucu halinizle, kendinizi dahi aydınlatamazken, sorunlu ve pek çok toplumsal sorunun da kaynağı olma potansiyelinde duruyorsunuz bu ülkede.

Böyle giderse sizden derin bir insanlık sorunu çıkar.

Ey Türkiye aydını;

İktidar olgusunun ve iktidar aygıtının dışında bir var oluş biçimi ve sürecini tanımalı ve taşımalısın artık.

Senin bağımsızlığa ve kendi özgünlüğünü sağlamaya ihtiyacın var.

Düşün ki, bugün Türkiye''nin en ünlü ve toplum üzerine en çok yazan-okunan sosyologu bir gazete yöneticisi…

Kainat boşluk kaldırmıyor, her boşluk doluyor, dolduruluyor ama hiçbir şey aslı gibi olmuyor.

Hakiki sosyologların, siyaset bilimcilerin konuşamadığı, konuşanların susturulduğu, sözlerine büyük bir taarruzla “karartma stratejisi” uygulandığı bir ülkenin geleceği nasıl olabilir ki!..

Siyaset ve kışla, genleri kırılmış aydın despotizminden ve aydın kuşatmasından kurtulmalı.

Aydın dediğin olumsuz gelişmelerden hem sorumluluk hem de endişe duyar, keyif almaz.

İçimizdeki yabancılar istedikleri yere gitsinler…

Yeni bir kuşatmaya, yeni bir yabancılaşmaya, yeni bir işgale bu ülkenin tahammülü kalmadı.

Sanatçısı yabancılaşmış, sosyologlarının da sustuğu bir ülkede aydınlar ne işe yararlar?

Ne devletin ideolojik aygıtı olan aydın, ne de gerilla aydını bir işe yaramdı.

Korkudan titreyen aydınlar da öyle...

Asırlık aydın bunalımının sona ermesi için bir fırsattır bu kriz anı…

Ne zaman kendinizle hesaplaşıp da bu toprakların sesi, rengi, aklı, vicdanı olarak ses vereceksiniz?

Ne zaman iktidarın dili olmayı bırakıp da toplumun dili olacaksınız?

Ne zaman toplumun içinden kendinize, kendinizden topluma doğru keşif seyahatlerine çıkacaksınız?

Bu size yeniden düşünme, hayatı ve varlığı yeniden tanımlama imkânı da verecek...

Ne yenilgi ne de geri çekilme olur bunun adı, hatadan erdemle vazgeçmedir gerçeği.

Aidiyetinizi ve buranın dilini hatırladığınızda, işte o gün suçlarınız yüzlerinizden düşecektir…

Bitirin şu aydın despotizmini ve kurtulun kurtarıcılıktan…