Tehlike çanlarına dikkat!

Temel meselemiz, varoluşsal: İslâm tarihinde ilk kez bir fetret dönemi yaşıyoruz: İslâm dünyası, bağımsız değil. O yüzden bir ''İslâm dünyası''nın varlığından sözedemiyoruz. Sadece Müslümanların yaşadıkları coğrafyaların varlığından sözedebiliyoruz.

İslâm dünyası siyasî olarak da, epistemolojik ve ontolojik olarak da bağımsız değil: Müslümanların zihinleri, düşünme biçimleri, hayat-dünya''ları, siyasetleri, eğitim anlayışları, İslâmî bir idrak ve tasavvur üzerinden işlemiyor.

Bu, tam bir donma, esen rüzgârların önünde savrulma, pergelini şaşırma ve Arşimet noktasını yitirme hâlidir.

Bunun temel nedeni: Yaşadığımız medeniyet krizinin, bizim hem İslâm''la hem de dünyayla doğrudan ve doğurgan değil, dolaylı ve simülatif / sahte ilişkiler kurmamıza yol açıyor olması. Medeniyet gökkubbemizin çökmesi, İslâm dünyasında İslâmî bir algılama, duyma, düşünme, varolma ve yaşama biçiminin inşa edilememesi.

TEHLİKELİ SÜREÇ

Bu durumun böyle gitmesi mümkün değil. İslâm dünyasında yaşanan ''hareketlilik'', sömürgeci projelerin bitmesiyle sonuçlanacak. Bu sürece girdik.

Bu sürecin bizi nereye götürebileceği, ne tür yeni sorunlarla karşı karşıya bırakacağı hayatî meselesi üzerinde kafa patlatmak zorundayız.

Öncelikle, tehlikeli bir süreç bizi bekliyor: İslâm dünyasındaki oluşumların birbirine düşürülmesi süreci bu. Mezhebî ayrışmalar, cemaat farklılaşmaları, metodolojik farklılıklar, entelektüel ihtilaflar, önümüzdeki süreçte birbirleriyle çarpıştırılacak.

Bazı oluşumlar güçlenecek; işi, güç elde etme mücadelesine dönüştürecek, diğer cemaatler, oluşumlar üzerinde tahakküm kurmaya kalkışacaklar ve sonuçta beklenmedik sorunlarla boğuşmak zorunda kalacağız.

BİRBİRİMİZİ SEVMEDİKÇE...

İşte bu nedenle, İslâmî oluşumların birbirlerine karşı daha fazla anlayışla, şefkatle, muhabbetle yaklaşmaya; birbirleriyle irtibat ve iletişim kanalarını çoğaltmaya; birbirleriyle daha fazla fikir alışverişinde bulunmaya; birbirlerinin eleştirilerine, ikazlarına, tavsiyelerine daha fazla hassasiyetle ve ciddiyetle kulak kabartmaya mecbur kalacakları bir sürece giriyoruz.

Efendimiz''in (sav) ''birbirinizi sevmedikçe, hakkıyla iman etmiş olmazsınız'' uyarısı ne kadar sarsıcıdır değil mi?

Peki, biz ne yapıyoruz? Sadece kendimizi, kendi cemaatimizi, kendi duyarlıklarımızı, kendi önceliklerimizi, öne çıkarıyoruz. Ne pahasına? Diğer Müslümanları, cemaatleri ezme, yok sayma, kendimize boyun eğdirme pahasına!

Oysa bu, gayretullaha dokunacak bir felâket ve helâket sebebi değil midir?

ERDEMLERİMİZİ ÇOĞALTMAK, ZAAFLARIMIZI ERDEMLERE DÖNÜŞTÜRMEK

Bu süreçte, erdemlerimizi çoğaltmanın, zaaflarımızı erdemlere dönüştürmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Eğer birbirimiz hakkında yapacağımız samimî ve ihlaslı eleştirileri, önerileri, ikazları bir nimet olarak değerlendirebilecek bir dalga boyuna geçemezsek, geleceğimizi kendi ellerimizle karartmaktan ve Allah''ın gazabını üzerimize celbetmekten başka bir şey yapmayacağımızı bilelim.

Üstelik de dünyanın İslâm''ın hakikatine, hakkaniyet, adalet, cihanşümul kardeşlik ve sulh-u selâmet fikrine en fazla ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde birbirimizi sevmemiz, birbirimize daha şefkatle yaklaşmamız, güçlü konumlarda olan oluşumların buyurgan ve kibirli tavırlara aslâ tevessül etmemeleri, aksine, her türlü samimî ve usturuplu eleştiriyi, ikazı, öneriyi her zamankinden daha fazla dikkate almaları ve hak-hukuka daha fazla riayet etmeleri, en temel mesuliyetleri ve mükellefiyetleridir.

İşte o zaman, Efendimiz''in (sav) ''müminin ferasetinden korkunuz'' (yani ümitle dolunuz) müjdesine mazhar olabilmemiz ve insanlığa insanca yaşayacağı bir dünya, bir medeniyet fikri armağan edebilmemiz imkân dâhiline girebilir.

SİSTEME EKLEMLENEREK, SÜRÜKLENMEK!

Ancak şu temel ilkeyi unutmamak gerekiyor: Özelde çığır açıcı düşünce, sanat, siyaset hareketleri, genelde ise medeniyet sıçraması, iki aşamalı bir süreçtir: Önce dalga-kırma, sonra da dalga-kurma yolculuğu.

Ne ki, iki dalga hareketinin, hedefe ulaşabilmesinin yegâne şartı, ilkelerin ve istikametin yitirilmemesidir.

Cemaat ve Ak Parti''de gözlediğimiz şey, ikisinin de hâkim sisteme eklemlenerek gerçekleştirilen dalga-kırma hareketi olmalarıdır.

Buradaki paradoks ve hayatî sorun şu: Hâkim sisteme veya paradigmaya eklemlenerek gerçekleştirilen dalga-kırma hareketleri, bizi, mevcut hâkim dalga''nın önünde oraya buraya sürükleme tehlikesi barındırabilir ve beklemediğimiz kıyılara fırlatabilir.

İşte bu nedenle, yapıp ettiklerimiz üzerinde karşılıklı istişareye, fikir alışverişine, muhabbete ve şefkate, iletişim kanallarını sonuna kadar açık tutmaya, yapılan eleştirileri nimet olarak değerlendirip şükranla karşılamaya ve ortaya koyduğumuz çabaları bu iyi niyetli eleştiriler ışığında gözden geçirerek ortak bir hakikat sarayı inşa etmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz ''sarsıntılı'' bir süreçten geçtiğimizi unutmayalım, diyorum.