ARŞİV
SABAH
ÖĞLE
İKİNDİ
AKŞAM
YATSI
VAKİT'E
KALAN SÜRE
  -
İBRAHİM KARAGÜL

Üst akıl, taşeron akıl ve o büyük mücadele

“Üst Akıl” ve “Taşeron Akıl”, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son konuşmalarında gündeme getirdiği, ısrarla vurguladığı, belki de tartışılması için çaba harcadığı kavramlar oldu. Bunun karşısına ise Millet Aklı’nı koydu.

Esasında ilk iki kavram, Türkiye’nin yüzleştiği sorunları yeniden masaya yatırmamız için çok iyi bir fırsat. Köklü bir dönüşüm yaşayan Türkiye’de hemen her şeyin yerli yerine oturması için geriye dönük derin bir sorgulama yapılması, özellikle son iki yılda yaşadığımız travmanın bu bakış açısıyla tekrar tekrar düşünülmesi bir zarurettir.

Üst akıl bir vesayettir. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşadığımız coğrafyanın sınırlarını belirleyen, ülkelerin rejimlerini biçimlendiren, yüz yıl boyunca vesayet yönetimini devam ettiren akıldır. Bu denetim, söz konusu ülkelerin dış politikasından güvenlik stratejilerine, kaynaklarının kontrolünden iç toplumsal uyum ya da uyumsuzluklarına, lider biçimlerinden kendileri adına ülkeleri yönetecek taşeron iktidar gruplarına kadar her konuda karar verdi.

İstikrar ve bağımsızlık yalanı

Dahası toplumsal hafızaya, zihinlere müdahale etti. İyi ve kötüyü, dostu ve düşmanı belirledi, vatan ve müttefik kavramı üzerinde belirleyici oldu. Kimlikler üzerinden toplumsal ilişkilere müdahil oldu, o ülkeleri ve toplumları yönetilebilir alanda tutmayı başardı. Ortadoğu tipi rejimler üzerinden kitleleri baskı altında tuttu. Refah, onur ve adalet duygularını yok etti, istikrar ve bağımsızlıkçılık gibi yalan söylemler kitleleri adeta uyuttu.

Türkiye gibi ülkelerde bu müdahale veya vesayet çok daha rafine yöntemlerle sürdürüldü. Cumhuriyet tarihi bu anlamda ibretlik bir örnektir. Dikkat ederseniz, bir nevi Baasçılığın hem Türkiye’de hem Suriye-Irak gibi ülkelerde, hem de Güney Asya’daki Endonezya’da uygulandığını, her bir siyasi ideolojiye farklı isimler verildiğini ancak temel ilkelerde hepsinin aynı olduğunu görürsünüz.

Bu, 20. yüzyıla Ortadoğu kaynak-iktidar pazarlığı ile yönetilirken, bizim gibi ülkelerde bloklar arası güvenlik stratejileri ve bağımsızlıkçılık gibi aldatıcı vesayet yöntemleri tercih edildi. Oysa ortada tam bir bağımlılık, iradesizlik, kendine yabancılık, zoraki dönüşümcülük vardı. Siyasi ve toplumsal açıdan yıkıcı bir biçimlendirme çalışması yürütüldü.

İslamcı örgütler bile kurdular

Bu ülkelerin hepsinde bir tür taşeronluk, millete rağmen devlet iktidarını denetleyen yapılar inşa edildi. Mutlak doğrular ve yanlışlarla kitleler devlet iktidarına boyun eğdirilirken, aynı devlet iktidarının aslında küresel sistemi yöneten merkez güçlerin sadece bir taşeronu kadar iktidar sahibi olduğunu anlamamız bir yüz yıl sürdü. Aslında küresel vesayetin denetimi altındaki devlet iktidarı ise kendi altında taşeron yapılar üretiyor, siyasi kadrolar kadar, siyasi söylemleri de büyük oranda bu yönde biçimlendiriyordu.

Daha dar anlamda, Türkiye ve bölgedeki çatışma alanları büyük oranda bu biçimlendirmeye göre şekil alıyor; etnik çatışmalar, kimlik kavgaları, kaynak savaşları, ülkeler arasındaki çekişme ve uyumsuzluklar daha üst hesaplar için istismar ediliyordu. Örgütler kuruluyor, o örgütler belli amaçlarla kavgalara tutuşuyor, ama derinlemesine baktığınız zaman her biri belli merkezlerden yönetiliyor, o ülkeler, örgütler üzerinden bölgeler müdahalelere hazır hale getiriliyordu. Bu anlamda devletler bile örgüt kategorisinde roller üstlenebiliyordu.

Son on-yirmi yıl içinde devletlerin bu rolü daha ağırlıklı biçimde örgütlere ihale edilir oldu. Mesela bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar büyük oranda örgütler üzerinden servis ediliyor. Oysa ki bu örgütlerin ağırlıklı bölümü belli ülkeler ve istihbarat örgütleri tarafından yönetiliyor. İşin tuhafı, İslamcı kimlikli bazı örgütlerin ideolojik açıdan meydan okuduğu ülkeler tarafından kurulup yönetildiği gibi ibretlik sonuçlara bile tanık olduk.

Siyasi akıl entelektüel aklın önüne geçti

Türkiye’de son Kobani olayları, hem devleti bir yerlere zorlaması, hem toplumu provoke etmesi açısından üst akıl ve taşeron akla çok iyi bir örnektir. Kobani gibi hiçbir stratejik değeri olmayan bir yer için Türkiye’nin bir oldu/bittiye getirilmesi, sokak terörüyle şantaj yapılması ve arkasından Suriye-Irak ölçeğinde yeni biçimlendirme ve enerji kavgalarının gizlenmesi gibi.

Bugün Türkiye’nin verdiği en büyük mücadele yerli, kendine özgü bir bakış ve duruş mücadelesidir. Dünyadan izole olmaktan ziyade küresel eğilimleri çok iyi ölçerek kendi gelecek hesaplarını yapabilmesidir. Bu da toplumsal idrak ve tarihi hafızayı yenilemekle mümkündür. Türkiye’deki siyasi aklın bu konuda öncülük yaptığını, entelektüel aklın bile öne geçebildiğini düşünüyorum.

Yakıcı ve ayrıştırıcı bütün müdahalelere rağmen birleştirici ve kaynaştırıcı yaklaşım siyasi akıldan geliyor. Bunun karşısında ise entelektüel akıl ve çevrede kalmış siyasi söylem yer alıyor. Oysa tam tersi olmalıydı.

Bizim için 20. yüzyıl yeni bitiyor, derken, geleceğimizin 20. yüzyılın defterini dürmekten geçtiğini söylerken, işte bu vesayet dediğimiz üst aklı ve onun içerideki gönüllü taşeronları silmekten, etkisizleştirmekten söz ediyoruz.

Taşeronların son üç oyunu

Artık örgüt rolü oynayan devlet iktidarı, onunla aynı rolü üslenebilen örgüt aklı, eskimiş muhalif söylemleri Türkiye’nin önüne bu kez, yol, açılım koyamaz. Türkiye yeniden varoluş mücadelesi başlatmıştır ve karşısında ortak cephe oluşmasının tek sebebi de budur. Üstelik bu ortak cephe büyük oranda Türkiye’nin geleneksel müttefikleri ve onların desteklediği içerideki yapılardır.

Bu yeni bir yoldur, güçlü bir söylemdir, milletçe satın alınmıştır, bir anlamda Türkiye’nin gerçekten özgürleşmesidir, hatta meydan okumasıdır. Karşısındaki cephe ne kadar güçlenirse, ne kadar genişlerse genişlesin, bir süre sonra direnemeyecek hale gelecektir. Çünkü tarihin akışı bu yöndedir ve bu akış küresel ölçekte büyük buhranlar yaşanmadığı sürece bu
yönde olacaktır.

Türkiye, vesayete direndiği kadar içerideki taşeron iktidar alanlarına da direnmek zorundadır. Vesayet ve taşeronluğun son örnekleri Gezi, 17 Aralık ve daha küçük ölçekte Kobani provokasyonudur. Bu üç kriz, en azından Türkiye’nin gözlerini açmaya vesile olması nedeniyle bir ders olmuştur.