T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 18 KASIM 2005 CUMA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  Bilişim
  657'liler Ailesi
  Yemek
  Çalışanın Sesi
  Röportaj
  Sinema
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Dizi
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv
Ali Murat GÜVEN

O'na haklarımızı sonuna dek helâl ettik…

O berbat haberi, ilk kez geçen hafta cuma günü yazıişleri müdürlerimizden sevgili Ali Akel ile yaptığım telefon görüşmesi sırasında aldım. Film stüdyosunda, son kırk sekiz saattir dış dünyadan tamamen kopmuş vaziyette -gazetemizin yeni dönem atılımlarını sizlere duyuracak olan- televizyon reklâmlarının kurgusuyla uğraştığım bir sırada beni arayan Akel, "Yönetmen Mustafa Akkad ile ilgili olarak acilen ayrıntılı bir haber yazman gerekiyor" dedi. Yorgunluğun da getirdiği pervasız bir ifadeyle, "Hayırdır, Türkiye'ye falan mı geldi yoksa? Eğer bana biraz zaman tanırsan, sana yarın bugün yazabileceğimden çok daha derli toplu bir dosya hazırlarım. Evdeki kaynaklarıma bakmam gerek" diyerek savuşturmaya çalıştım bu aceleci isteğini. Bunun üzerine, "Anlaşıldı, senin henüz hiçbirşeyden haberin yok. Akkad, dün Amman'da gerçekleşen otel saldırılarında kızıyla birlikte öldü" diyerek bana son zamanların en ağır duygusal golünü attı.

Kurgu masasından kalktım, bir kahve aldım ve 37 yıllık ömrümün çeşitli kilometre taşlarında küçük bir gezinti yapmak üzere kendime yarım saatliğine izin verdim. Hiç kuşkusuz ki Akkad'ın buna fazlasıyla hakkı vardı.

Yıl, 1976 ya da 77… En fazla sekiz yaşında olmalıyım. İstanbul-Beyazıt'ta "ülkücülerin mekânı" olarak bilinen (ve sonradan dehşet verici bir bombalı saldırının ardından bir çok insana mezar olup kapanan) ünlü Marmara Kafeterya'nın hemen yakınları. Babamın elinden sıkı sıkıya tutmuşum, onunla birlikte Çemberlitaş yönüne doğru bir yerlere gidiyoruz.

Bu ünlü kafeteryanın hemen yanıbaşında "çevrenin siyasal şartları"na uygun filmler oynatmasıyla tanınan, en az onun kadar ünlü bir sinema salonu da vardı: Marmara Sineması… Hayatım boyunca gördüğüm -ve göreceğim- en büyük bez afişle ilk kez o gün orada karşılaştım. Alt kısmında "Çağrı: İslâmiyet'in doğuşunu anlatan dev film" yazıyordu. Önde sahibi belli olmayan bir kol, aynı kolun tuttuğu -üzerinde ne yazdığını anlayamadığım Arapça yazılar bulunan- bir sancak ve arkada da bir süvari grubu… Bez afişten çocuk belleğime kazınan illüstrasyon, aşağı yukarı böyle birşeydi.

O anda bu filmi görebilmek için müthiş bir istek duydum, babamı ceketinden çekiştirerek, "Ne olur, götür beni bu filme!" dedim. Ama babam, bir yerlere yetişme telaşı içinde olduğu o gün sinemaya falan gidecek durumda değildi. "Sonra geliriz oğlum, sinema kaçmıyor ya!" diyerek benim bu isteğimi en kestirme yoldan geçiştirdi.

Mustafa Akkad
1930-2005
Sonraki aylar boyunca oradan çeşitli vesilelerle tekrar tekrar geçtim ve her geçişimde de aynı afiş sürekli olarak gözüme çarpıp durdu. Üzerinde her hafta değiştirilen ekleme bir bez şerit duruyor, bu bezde de çalakalem yağlıboyayla "bilmem kaçıncı zafer haftası" yazıyordu. 1970'lerin çok izlenen filmlerinde gösterim bitmeden önce son bir seyirci hasadı daha elde edebilmek için sinema girişlerinde sıklıkla kullanılan o beylik tahrik cümlesiydi bu. "Çağrı"nın zafer haftası rakamı 10'lar ile başladı; 30'ları, 40'ları aştı ve en sonunda 50'lere dek ulaştı. Film, gösterimde kalma konusunda emin adımlarla "Türkiye rekoru"na doğru gidiyor, buna karşılık aradan zaman geçtikçe afişinin ilk gördüğümdeki o canlı renkleri de kötü hava şartları nedeniyle gitgide soluyordu. Serde, o zaman da kendi çapında bir sinema tutkusu olduğundan, günlerden bir gün fırsatını bulup afiş illüstrasyonunun beni cezbettiği o filme tek başıma gittim. İyice rengi atan ve sağı solu yırtılmaya başlayan afişte "55'inci zafer haftası" gibi bir ibare gördüm sanırım. Kimbilir, belki de okulu kırarak gitmiştim Beyazıt Meydanı'na, doğrusu o kadarını hatırlayamıyorum.

Bastırmaya çalıştığım müthiş bir heyecan ve bir miktar da suçluluk duygusu içinde gişeden biletimi alıp, en önlerden gözüme kestirdiğim bir koltuğa oturdum. Benim bu kaçamağı yaptığım tarih itibarıyla filme gösterilen ilgi artık büyük ölçüde azalmış olduğundan, salon hemen hemen boştu.

Tek kelimeyle müthiş bir gün yaşadım. 177 dakika süren bu unutulmaz destanı bazı anlarda küçük kalbim heyecandan küt küt atar vaziyette, ama baştan sona kadar pür dikkat izlediğimi hatırlıyorum. Gerçi, olay örgüsü içindeki birçok noktayı o an itibarıyla tam olarak kavrayamamıştım, ama ne gam! Bir tarafta "iyiler"in, öte tarafta da "kötüler"in yer aldığı büyük bir mücadeleyi anlatıyordu perdedeki görüntüler… Hele de en çok, heybetli bir görünüme sahip olan sakallı adamın kalleşçe öldürüldüğü sahnede daraldı çocuk kalbim. Bir zenci, savaş meydanında ona arkadan sinsice yaklaşıyor ve dikkatinin dağıldığı bir anda da mızrağını göğsüne doğru savuruyordu. Sonrasında, bu kalleş mızrakla birlikte ağır çekimde yere düşen o adam ve "Hamza öldü! Hamza öldü!" diye bağıran askerler…

Koltuğumda hafiften bir sağıma bir soluma döndüm, gözlerimden süzülen yaşları görüp de yakınlarda beni ayıplayacak, ya da en azından naifliğimle alay edecek birileri var mı diye çevremi çaktırmadan kolaçan ettim.

O anda, sinemanın loş ortamında gördüğüm bir manzarayı ömrüm boyunca unutmam imkansız. 8-10 koltuk kadar solumda oturan yaşlı bir adam da tıpkı benim gibi gözlerini oğuşturuyordu. Ve belli ki o da ağladığını birilerinden gizleme çabası içindeydi.

O gün o karanlık sinema salonunda gözlerimden süzülen yaşlar, benim, yani bu çilekeş ülkenin kendi hâlinde bir yurttaşı olarak, İslâm dünyasının şu fâni dünyada gördüğü onca ihanete, küresel düşmanlar karşısında uğradığımız onca haksızlığa ve çektiğimiz onca çileye karşı verdiğim ilk gerçek tepkimdi.

Bu mahrem hatıranın üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. O günden bugüne kadar İslâm dünyasında yaşanan kalleşlikler karşısında daha pekçok kez ağladım. Aynı şekilde, beni Matrix evreninin bir kobayı olmaktan kurtarıp "gerçeğe uyandıran" Çağrı'yı da her fırsat bulduğumda tekrar tekrar izledim, yeri geldikçe hakkında çeşitli inceleme yazıları yazdım. Bir filmin, bazen yalnızca bir ticarî meta olmaktan çıkıp nasıl da güçlü bir "bilinç tetikleyicisi"ne dönüşebileceğini, gerektiğinde milyonlarca gazetenin, derginin, kitabın ve televizyon programının yapabileceğinden çok daha fazlasını nasıl da tek başına başarabileceğini onun sayesinde farkettim. "Çağrı", günümüzde artık sinema tarihinde epik bir filmden çok daha ötelerde, ikonik konuma erişmiş bir başyapıta, yedinci sanat yoluyla yazılmış bir tür "siyasal manifesto"ya dönüşmüş durumda. O, Müslümanları ilkel, cahil ve saldırgan olarak sunan binlerce Hollywood filmine, kocaman bir yüreğe sahip Halepli Mustafa tarafından yine Hollywood'un içinden binbir maddî güçlükler içinde verilen son derece anlamlı bir cevaptı. Ve dünya üzerinde dolanıp durduğu son otuz yıl boyunca da milyonlarca insanı Matrix'ten çıkarıp "gerçeğe uyandırdı."

Çekim öyküsü de en az kendisi kadar dokunaklı olan böyle bir filmi ortaya koymuş bir sanatçının ödülü, -en azından görünüşte- İslâmî bir kimlikte hareket ettiğini ileri süren birtakım gafillerin bombalarıyla can vermek olmamalıydı. Ama bizler, gönüllerimizi, zahirdeki manzaranın çoğu kez yanıltıcı olduğunu bilerek ferahlatmayı da bilen bir topluluğuz. Demek ki ötelerde bir yerde onu bu dünyada kazanabileceğinden çok daha güzel, çok daha anlamlı bir ödül bekliyor olmalı ki Allah onu ve kızını bu olay vesilesiyle yanına aldı.

Eğer, Türkiyeli bir Müslüman olarak üzerinde herhangi bir hakkım var ise ben, beni "bugünkü ben" yapan rahmetli Mustafa Akkad'a bütün haklarımı gani gani helâl ediyorum. Eminim ki dünyanın dört bir köşesinde yaşayan ve "Çağrı"yı ya da "Çöl Arslanı Ömer Muhtar"ı hayatları boyunca en az bir kez izlemiş olan bütün Müslümanlar da edecektir. Mekânı cennet olsun…


Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Dizi | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi