T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
S İ N E M A 18 KASIM 2005 CUMA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

SİNEMA
Ali Murat GÜVEN

'Güzel adam'dan güzel filmler

Henüz 35 mm kamera ile bu kadar kısa süre önce haşır neşir olmaya başlamış bir adamda bu kadar mı güçlü bir sinema duygusu, bu kadar mı yoğun bir duygusal birikim, bu kadar mı keskin bir toplumsal gözlem yeteneği olur be kardeşim! İnsanın hamurunda olunca herşey mümkün demek ki...

"Duygusal bir öyküye sahip olmak", temel sinemasal nitelikleri eksik olan bir filmi tek başına değerli ve kalıcı kılmaya yetmiyor. Bu, olsa olsa kitleleri tavlayabilmek için bir kestirme yol olabilir. Fakat, "Babam ve Oğlum", duygusallığın usta işi bir sinemanın omuzlarında yükseldiği hayranlık verici bir örnek olarak adını tez zamanda " unutulmazlar" arasına yazdıracağa benziyor.
"Anne, biz Seferihisar'dayken bir evden cenaze çıktığında herkes başsağlığına gelirdi değil mi? Şimdi ise şu halimize bak. Bizim de cenazemiz var, ama burada hiçkimse ziyaretimize gelmiyor, yapayalnız kaldık!"

Ben, bu güzel adamın müthiş toplumsal gözlemler ve incelikli duygularla bezeli gönül dünyasını, ilk kez "Mustafa Hakkında Herşey"de Fikret Kuşkan'ın ağzından dökülen yukarıdaki cümlelerle keşfettim. Yönetmen Çağan Irmak'tan söz ediyorum sizlere. Hani şu pekçoklarının "Asmalı Konak" ve "Çemberimde Gül Oya" vesilesiyle hayran oldukları genç kuşak İzmirli yönetmenimizden. Anılan dizilerin, ekrana geldikleri dönemde ciddi birer hayran kitlesi topladığı ve Irmak'ı bugünlere taşıdığı yadsınmaz bir gerçek. Ama ben kendi adıma -belki de son yıllarda içime böğürtü getiren duygu avcısı yerli dizilerden olsa gerek- ilk başlarda her ikisine de belli bir mesafeyle yaklaştım. Tabii, hâl böyle olunca, Çağan'ın inceliklerle bezeli sanatçı dünyasına da yeterince nüfuz edememiş olduk. Ta ki kendisinin ikinci uzun metrajlı sinema filmi "Mustafa"yı görene kadar.

Henüz 35 mm kamera ile bu kadar kısa süre önce haşır neşir olmaya başlamış bir adamda bu kadar mı güçlü bir sinema duygusu, bu kadar mı yoğun bir duygusal birikim, bu kadar mı keskin bir toplumsal gözlem yeteneği olur be kardeşim! Oluyormuş demek ki. Çünkü gazeteciliğin yanısıra reklamcılık sektörünün de part-time içinde bulunan biri olarak, kendi adıma, bu cilalı imajlarla dolu dünyada neredeyse her gün karşılaştığım ruhsuzluğu, kendine ve ülkesine yabancılaşmışlığı, sektörü kuşatmış olan -hepsi bir örnek görünümlü- "karton adam ve karton kadınlar"ı çağdaş Türk sinemasında Çağan Irmak'tan daha iyi hiç kimsenin anlatabileceğine inanmıyorum artık. Geçen yıl gösterime giren ve affedilmez bir gecikmeyle ancak aylar sonra DVD'den izleyebildiğim bu filmin, Türk sinemasında yalnız teknik açıdan değil, senaryo ve oyuncu yönetimi anlamında da ulaşılan düzeyin pırıltılı bir göstergesi olarak sinema okullarında ders niyetine izletilmesi gerekiyor.

İşte, 1970 doğumlu, İzmir 9 Eylül Üniversitesi Sinema-TV bölümü mezunu o Çağan, bu hafta sonundan itibaren, bir kısmı kendisine "Mustafa"da da yol arkadaşlığı yapmış olan bir kadroyla yeniden karşımızda. Başta Fikret Kuşkan ve Şerif Sezer olmak üzere, önceki filmden kalbimi fetheden simalara ek olarak, Çetin Tekindor gibi bir büyük usta, yanısıra da oyunculukta ne denli iyi olduğunu şarkıcılığından ancak yıllar sonra keşfedebildiğimiz Hümeyra ablamız başrolleri paylaşıyorlar "Babam ve Oğlum"da. Aslına bakarsanız, salt yer darlığından dolayı filme emek vermiş insanların bazılarının adlarını es geçmek bile canımı sıkıyor, o yüzden oyuncuları saymayı bir kenara bırakıyorum. Uzun yazma tutkumdan dolayı zaten dengeli kullanamadığım alanımı, boş yere filmin öyküsünü sizlere anlatarak heba edecek de değilim. Gerçi öykü son derece sağlam ama, işin bu boyutunu ayrıca vurgulamanın böyle bir imzanın karşısında fazlaca bir anlamı yok; çünkü bu bir Çağan Irmak filmi. Konusu ne olursa olsun, iyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi çekilmiş ve iyi yönetilmiş… Hele de Türkiye'yi salt İstanbul'dan ibaret gören geleneksel Yeşilçam algısı ve sunumuna inat, her filminde kendi doğup büyüdüğü topraklara, Ege'ye, İzmir'e, Seferihisar'a yönelik atıfları yok mu, işte ona bitiyorum. Bir İstanbullu olarak, Seferihisar ilçesi hakkında bildiklerimin önemli bir kısmını kendisine borçluyum meselâ...

İnancım odur ki son yıllarda gösterime giren pek az yerli ve yabancı film, kendisini görmek için gişelere ödeyeceğiniz 8-10 YTL'yi böylesine hak ediyor. Bu hafta sonu mu gidersiniz, yoksa gelecek hafta içinde mi onu bilemem; ama bu filme mutlaka gitmelisiniz. Yalnızca kendiniz gitmekle de kalmayın, eşinizi, annenizi, babanızı, çocuklarınızı, arkadaşlarınızı, sevdiğiniz bütün insanları götürün. Hep birlikte, yüreğinde "insan sıcaklığı" olan büyük bir yönetmenin beyazperdedeki kendinden emin adımlarına ve onunla birlikte de çağdaş Türk sinemasının yükselişine tanık olun. Bu arada, onlarca yıl "çadır tiyatrosu müsameresi" düzeyinde işler çıkartan sinemamızın -ülkedeki en iyi oyuncuya bile kamera önünde bir beden dili kullanımı formülü sunamayan- adı ve sânı büyük, ama icraatı küçük "fosiller"i; siz de "Babam ve Oğlum"a gidin ve sette oyuncu nasıl yönetilirmiş, dramaturji nasıl kurulurmuş, film nasıl çekilirmiş iyice görün!

Böyle filmleri ardarda gördükten sonra, Türk sinemasının geleceği adına umudum giderek artıyor; Çağan Irmak, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan ve diğer genç kuşak yönetmenlerimizin büyük bölümüyle gurur duyuyorum. İyi ki bu adamlar geldi piyasaya…

"Babam ve Oğlum"
2005-Türkiye / Avşar Film yapımı
Dağıtıcı: Özen Film 120 dakika
Senaryo ve Yönetmen: Çağan Irmak
Görüntü Yönetmeni: Rıdvan Ülgen
Kurgu: Kıvanç İlgüner
Müzik. Evarthia Reboutsika
Oyuncular: Çetin Tekindor, Fikret Kuşkan, Hümeyra, Şerif Sezer, Yetkin Dikinciler, Binnur Kaya


'Ufaklık' hafiften kartlaşırken…

Özel efektlerdeki teknik kalitenin ilk üç filme göre zirveye ulaştığı dördüncü “Harry Potter”da, başta Potter’ı canlandıran Daniel Radcliffe olmak üzere öykünün bel kemiğini oluşturan bütün çocuk oyuncuların ciddi bir “büyüme sıkıntısı” çektikleri gözleniyor.
Söz ne zaman Harry Potter'dan açılsa, aklıma yıllardır hep şu soru geliyor: Bir Türk yönetmeni, içinde "cin, peri, büyü, cadılık, tılsım" gibi bu kadar yoğun metafizik fenomenler barındıran bir "çocuk filmi" çekmeye kalkışsaydı, Türk sinema eleştirmenleri ve psikologları olarak acaba onu toplam kaç parçaya ayırırdık?

Kafamdan geçenleri daha ilk satırdan itibaren dürüstçe ortaya koymakta yarar var. Bendeniz "Harry Potter kültürü"ne, serinin ilk kitabı/filmi "Filozof'un Taşı"ndan itibaren zerre kadar ısınamadım. Bu filmleri sinemada ya da DVD'de "Acaba bu kez teknik olarak ne gibi numaralar geliştirmişler" sorusunun cevabını aradığım rutin bir görev duygusuyla ve daima ayağım sürüyerek izledim. Ama Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim etmek gerek. Kendisini J.K.Rowling imzasıyla uluslararası bir markaya dönüştüren o ufak tefek sarışın İngiliz kadın, yalnızca birkaç yıl içinde gerçek anlamda bir fenomenin doğuşuna imza attı. Eserlerinin telif haklarını film yapımcılarına satıp ondan sonra işine gücüne bakmak ve setleri danışmansız bırakmak gibi bir tarzı olmadığı için, filmler de kitaplara büyük bir sadâkatla ve gitgide artan bir teknik başarıyla beyazperdeye uyarlandı. Rowling'in bundan topu topu 5-6 yıl önce devletin verdiği sosyal yardım maaşıyla geçinirken, şu anda İngiltere kraliçesinden daha fazla parası olduğu söyleniyor.

Eh, ben kendilerinin öykülerine bu denli uyuz oluyorken, Rowling imzası ta benim evime kadar sızıp iki küçük kızımı "Harry Potter" tutkunu yapabiliyorsa, o zaman bükemediğin bileği öpeceksin; en azından 2000'lere damgasını vuran bu "muamma"yı soğukkanlılıkla çözmeye çalışacaksın, öyle değil mi ya?

Çok kısa aralıklarla sinemaya uyarlanan Harry Potter serisinin dördüncü filmi "Ateş Kadehi", bugün dünya sinemalarıyla birlikte bizde de gösterime giriyor. Filmin -ne yalan söyleyeyim- ön gösterimine gitmedim; yalnızca değişik uzunluklardaki fragmanlarını izlemekle yetindim. Ama ön gösterime giden gazeteci dostlarım bu bölümün diğer üçünden de sıkı olduğunu anlattılar. Dört bölümde toplam üç yönetmen değiştiren serinin kaptan köşkünde bu kez, pekçoğu hatıralarımızda yer edememiş tecimsel filmlerle dolu kalabalık filmografisinde "Dört Nikah ve Bir Cenaze" (1994) gibi müthiş keyif alarak izlediğim ünlü bir filmi de bulunan yönetmen Mike Newel yer alıyor. Newel'i 1992 yılında henüz taze bir muhabirken, "Genç Indiana Jones" dizisinin Türkiye'de geçen bir bölümünün çekimlerinde dünya gözüyle tanımışlığım da vardır.

Bu amcanın filmografisine bakıldığında, yönetmenliğinde çok fazla bir numara olmadığı açıkça görülüyor. Ama "Harry Potter" setlerinde, başta yazar Rowling olmak üzere bir sürü yetkilinin öylesine yoğun bir denetimi var ki ekip çalışmasının ürünü olan bu tür bir filmde Newell'in öyle ahım şahım bir yönetmenlik dehası ortaya koymasına gerek olmadığı da aşikâr…

İzlediğim tanıtım görüntülerinde dikkatimi çeken bir husus da Harry'yi oynayan İngiliz oyuncu Daniel Radcliffe başta olmak üzere, öykünün bel kemiğini oluşturan bütün çocukların (bu arada yeni yetmelerin pek bir beğendikleri Hermione / Emma Watson hanım kızımızın) dış görünümleri makyaj ve giyisilerle ne kadar denetim altında tutulmaya çalışılsa da artık hissedilir derecede büyümüş olduklarıydı. Orijinal kitapta kahramanlarımız yaşları itibarıyla yerlerinde sayarken, serinin sonuncu beyazperde versiyonunda ise 2001'deki ilk bölüme göre bayağı bayağı "delikanlı" olmuş bir Harry ile karşı karşıyayız. Muhtemelen bu ekip öyküyü en fazla bir bölüm daha taşır gibime geliyor. Ondan sonra da Harry ile Hermione'yi canlandıran oyunculardan olsa olsa romantik bir aşk filmi çıkar!

Bugüne kadar Harry Potter'ı ve maceralarını kendisine hiç dert etmemiş olanlar, otursunlar oturdukları yerde. Ama biliyorum ki bu öykünün iflah olmaz hastaları daha ilk seansta sinemaları dolduracaklar. O yüzden hiç kasmıyor ve bütün Potter fanlarına iyi eğlenceler diliyorum.

Ha, bir de bu arada, söz Harry Potter'dan her açıldığında aklıma yıllardır şu sorunun geldiğini de bilmenizi isterim: Bir Türk yönetmeni, içinde "cin, peri, büyü, cadılık, tılsım" gibi bu kadar yoğun ve ürkütücü metafizik fenomenler barındıran bir "çocuk filmi" çekmeye kalkışsaydı, hele de maazallah bir-iki yerde İslâm'a falan atıfta bulunsaydı, Türk sinema eleştirmenleri ve psikologları olarak onu acaba toplam kaç parçaya ayırırdık?

"Harry Potter ve Ateş Kadehi"
2005-İngiltere yapımı
157 dakika
Dağıtıcı: Warner Bros
Yönetmen: Mike Newell
Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rubert Grint, Ralph Fiennes, Gary Oldman


Bunu da gördüm ya…

Artık hakikaten ölsem de gam yemem. Türkiye'de IMAX film çekim ve gösterim teknolojisi üzerine geniş kapsamlı ilk tanıtım yazısını yazan kişi olarak (Bkz. Sinema Dergisi, Ocak-2000 sayısı) Ankara'dan sonra İstanbul'da da nihayet dev perdeli bir IMAX salonu açıldığını öğrenmiş bulunuyorum. Gerçi ilk filmin ön gösterim davetiyesi de geldi ve ben gidemedim. Ama 1990'ların sonlarına doğru yurtdışında izlediğim bir IMAX filminden sonra gittiğimde ne ile karşılaşacağımı zaten gayet iyi biliyordum. IMAX anlatılmaz yaşanır ve her gerçek sinemasever hayatında en az bir IMAX filmi seyretmeye mecburdur. Siz İstanbullu sinemaseverler, bu diktatörce tavsiyeme lütfen uyun ve AFM'nin Carrefour-Maltepe'deki IMAX salonunda gösterilmekte olan, gerçek uzayda gerçek astronotlar tarafından çekilmiş 45 dakikalık "Mission to MIR" adlı IMAX filmini ne yapıp edip izleyin. Size söz veriyorum, "Ben bu filmden hoşlanmadım" diyenlere bilet ücretlerini bizzat iade edeceğim! (Ayrıntılı bilgi için: www.imax.com/mission2mir)

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi