|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
İlk iki romanı aylarca çok satanlar listesinden inmeyen, son romanı Yolda Üç Kişi'de yolları İstanbul'da kesişen kahramanlarının içe ve dışa doğru yaptığı yolculukları anlatan Tuna Kiremitçi, "Ben de doğru bildiğim yolda ilerliyorum" diyor.
FADİME ÖZKAN
Yolda Üç Kişi'de önceki romanlarınıza göre hem kahramanlarda ve anlatıcıda, hem de olayların akışında ve toplumsal bellekle buluşmasında farklı bir tarz deniyorsunuz. Bu, romanı zenginleştiriyor. Yolda Üç Kişi'yi kendi yazarlık çizginizde nerede görüyorsunuz? Yolda Üç Kişi kendi yolumda atmış olduğum yeni bir adım. Daha önce yaptıklarımın üzerine bir taş daha nasıl koyabilirimin cevabını bulmaya çalıştım bu romanda. İlk romanlarda insan ilişkileri üzerine bir şeyler yazmaya çalışmıştım çünkü ilk romanda daha çok onlarla uğraşmam gerektiğine inanıyordum. Fakat bu defa bunları tarihsel bir perspektif içinde ele almanın zamanı geldi diye düşündüm ve tarihsel, toplumsal çelişkilerle birlikte insan ilişkilerini ele almayı denedim. Başlangıçta gaz ve toz bulutu halinde de olsa bu yöne doğru gideceğim aklımda vardı hep. Bu önceden tasarlanmış bir çizgidir, denilebilir mi? Bu çok iddialı olabilir ama ilk romanlarımda da bireysel çelişkileri ve insan ilişkilerini işledikten sonra buralara doğru yelken açacağımı biliyordum. Bu romanla birlikte zihninizin daha kurgusal işlediğini, kaleminizin biraz daha güçlendiğini, daha rahat yazdığınızı söyleyebilir misiniz? Şu net ki artık daha iyi yazıyorum. Daha kolay yazıyorum değil yani... Yolda Üç Kişi'yi daha zor yazdım aslında önceki kitaplarımdan. Ama sonucu beni daha çok tatmin etti diğerlerinden. Yolda Üç Kişi'de anlatıcı, bir roman kahramanı kadar güçlü. Bir yandan kahramanlarını anlamaya çalışırken bir yandan da okurla kahramanlarını çekiştiriyor ve hatta okuru bu konuda işbirliğine çağırıyor. Bu, yazarın, kahramanlardan ve anlatıcıdan sonra okuru da özgürleştirme çabası mıdır? Anlatıcı bunu yaparak hem kendini, hem de okuyucuyu konuya kapılmaktan alıkoymuş oluyor aslında. Dramatik yapının üzerinde düşünen, ona bakarak şaşıran, bir takım fikirler öne süren, karakterleri anlamaya çalışan ve bunları dramatik yapının parçası haline getirmeye çalışan bir yazar düşüncesi en başında vardı aklımda. Bunu da hem yazma sürecimi, hem de okuyucunun okuma sürecini daha keyifli kılmak için yaptım. Bu, ironiyi kullanma şansı da sağladı. Anlatıcının yazarın kendisi mi, yoksa yazardan bağımsız bir kahraman mı olduğu net değil. O yüzden de onun ayrı bir kahraman olduğunu, anlatıcının da kurgulandığını düşündüm. Buna katılıyor musunuz peki? Doğru söylüyorsunuz. Nabakov'un sevdiğim bir sözü vardır; "Bir romanda asıl olaylar o romanın asıl kahramanları arasında geçmez, yazan kişiyle okuyan kişi arasında geçer" diye. Bunu ben de düşünüyordum ama Nabakov olmadığım için adını koyamıyordum herhalde. Yazarla okuyucunun sürekli birbirinin farkında oldukları ve düşünsel olarak sürekli cilveleştikleri, paslaştıkları, biraz Brechtyen bir anlatım tarzı bu. Yabancılaştırma gibi de giriyor araya ara sıra. Bunu, bu üç kişiyi daha iyi anlamak ve anlatmak için yaptım. Yolları kesişen ve kendilerini özgürleştirmeye çalışan kahramanların benzer yanlarından biri de hepsinin yaralı olmaları. Cevad'da şarapnel, Leyla'da bıçak yarası var. Halil'in kalbi delik. Goran'ın yaralanmasına ise okur da tanık ediliyor. Niye yaralı kahramanlarınız? Aslında kitabın düşündüğüm isimlerinden biri de 'Okyanusta Yara İzleri' idi. Yani yara izleriyle birbirine bağlanan üç tane öykü olmasını düşünüyordum bunun. Sonra daha sade olduğu için Yolda Üç Kişi'yi tercih ettim. Bu üç öykü üç uzun yol öyküsü gibi de okunabilir ama onları birbirine bağlayan başka şeyler de var; aşk, vefa, dostluk, tarihsellik ve yara izleri gibi. Romanda sinemasal anlatım ağır basıyor ve okuyucunun görsel belleği harekete geçiriliyor. Bunu anlatımı kolaylaştırdığı için mi tercih ettiniz yoksa bugünün okuru için sinemasal bakış zaten kaçınılmaz olduğu için mi? Sinema yüzyıl boyunca edebiyattan faydalandı. Biz niye aynısını yapmayalım şimdi? Edebiyatın imkanları sinema tarafından elinden alındığı için küsüp içine kapanması doğru bir şey değil bence. Bilakis bizim de yaptığımızın edebiyat olduğunu unutmadan, bir misillemeyle sinemanın imkanlarını kendimize mal etmemiz gerekiyor. Sonuçta sinema dili de herkesin bildiği bir iletişim dilidir ve zengin bir birikim de oluştu. 'Daha iyi yazıyor ve yazı gücüme güveniyorum'
Yazar, anlatıcının ağzından değişik yerlerde 'iddialı bir yazar bunu şöyle şöyle anlatırdı ama biz iddialı bir yazar olmadığımız için...' gibi şeyler söylüyor ve kendine göre bir anlatım seçiyor. Aslında yazar bunları söylerken bile hınzırca bir iddia taşıyor bence. Sizce? Evet, sinsice bir iddia bu. Daha önceki kitaplarınız yayınlandığında bir röportajınızda "Üç roman yazmakla Hemingway olunmayacağını biliyorum" demiştiniz. Bu romanın sizi Hemingway olmaya doğru yaklaştıran bir roman olduğunun farkında olmanız iddiayı beslemiş olabilir mi? Evet, yazarın kendini o şekilde işin içine katması özgüven gösteriyor zaten. Çünkü daha iyi yazıyorum, daha çok güveniyorum yazdıklarıma, yazı gücüme. Kendi kişisel tarihimde de pek çok şey geldi başıma bu süre içinde. Bütün bunların insana getirdiği bir bilgelik düzeyi var herhalde. İddia anlamında hâlâ üç roman yazmakla Nabakov olunmadığının farkındayım. Ölçüyü değiştirdiniz mi? Ölçünüzün Hemingway olduğunu sanıyorduk. Böyle demiştiniz daha önce. Benim ölçüm Nabakov'dur aslında. O gün de Nabakov demiş olmayı tercih ederdim. Fakat bu kitapla birlikte kendi doğru bildiğim yolda doğru bir adım atmış olduğum için biraz daha eminim kendimden. Kitaplarınızı kimlerin okuduğunu düşünüyorsunuz? Çok dikkat etmedim ama geniş bir yelpazeye yayılmış olduğunu görüyorum. Bunun niye böyle olduğunu bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Daha önce 'kadınların daha çok okuduğu yazar' denmişti sizin için... Kadınlar tarafından daha çok okunmasından şikayet edecek bir erkek yazar olabileceğine inanmıyorum ben. Böyle olduğu için mutluyum ve bundan sonra da böyle olmasını çok isterim. Kendi kuşağınıza baktığınızda 'Şu romanı ben yazmış olsaydım keşke' dediğiniz bir roman, kıskandığınız bir yazar var mı? Ben kuşağım içinde kendi yazdıklarımdan memnunum açıkçası. Bütün edebiyat tarihini düşündüğünüzde kıskandığınız hiç mi yazar, roman yok peki? Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'nı, Nabakov'un Lolita'sını ya da Calvino'nun Görünmez Kentler'ini yazmış olmayı çok isterdim.
|
|
|
![]() |
|
|
|
|