|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türk-Amerikan ilişkilerinde deyim yerindeyse 'Atı alan Üsküdar'ı geçmeden' önce Türkiye'nin neler yapabileceğini düşünmesinin zamanı gelmiştir. Yaklaşık 200 yıllık tarihi bir geçmişe sahip Türk-ABD ilişkilerinde, geçmiş dönemlerden farklı olarak, kurumsal bir güven bunalımının belirdiğini ifade etmek mümkündür. Zira Türkiye'nin Amerika ile siyasi ilişkilerinde irtifa kaybının yanında, Amerika'ya bakış açısını yansıtan siyasi söylemlerde bile nirengi noktasının kaybolduğunu söylemek abartılı bir değerlendirme olmasa gerektir. İki köklü müttefik arasındaki ilişkilerin girdiği bu belirsizliğin yanında, Türk dış politikasında konu Amerika olunca meseleye vakıf olan bir avuç insan dışında kimse gerçek bilgi, doğru analiz ve reel bir pozisyona sahip değildir. Türkiye'nin tavrı ne olmalı? Bu itibarla Türk-ABD ilişkilerin rayına nasıl oturtulacağı sorusuna Türkiye tarafından cevap aranması özellikle önem taşımaktadır. Gerçekten de Türkiye'nin sahip olduğu jeo-stratejik konuma haritada yakından bakıldığında, Türkiye açısından Amerika ile ilişkilerin esasında ne kadar da hayati olduğu kolaylıkla görülebilecektir. Öte yandan Amerika ile sağlam temellere dayalı bir ilişki tesis edememiş bir Türkiye'nin eskiden olduğu gibi uluslararası ilişkilerde, Ermeni meselesi ile Kıbrıs ve Ege'deki geleneksel Türk tezlerine ABD'nin güçlü desteğini her durumda alma ihtimali zayıflamaktadır. Bu nedenle Türk-Amerikan ilişkilerinin çerçevesini çizen klasik argümanlar ikili ilişkilerin önemini yansıtmasına karşın, günümüzde bu ilişkinin işlevselliğini koruduğunun kanıtlamasına ihtiyaç duyulmaktadır. Türk dış politikasında çok taraflı ve sistematik bir Amerika politikasının olmamasının yanında önemli dış politika konularında Amerika'ya ilişkin yapılan değerlendirmelerde söylem ve uygulama düzeyinde istikrarın sağlanamaması ikili ilişkilerde güvensizlik ve gerilimi daha da artırmıştır. O halde Türk-Amerikan ilişkilerinde deyim yerindeyse "Atı alan Üsküdar'ı geçmeden" önce Türkiye'nin neler yapabileceğini düşünmesinin zamanı gelmiştir. 11 Eylül olaylarından sonra dünyanın değişmekte olduğu ve Amerika'nın bu konuda kararlı olduğu açık bir gerçektir. Bu çıplak gerçeklik karşısında Türkiye'nin hem kendisinin hem de dünyanın değişmesinden korktuğu ve deyim yerindeyse bir demir perde ülkesi refleksleri taşıdığı da gözlemlenmektedir. Bu nedenle, Türkiye uluslararası ilişkilerde, ABD gibi önde gelen bazı ülkelerden devamlı surette şüphelenmek yerine kendini toparlamaya çalışması gelecek için daha tutarlı bir yaklaşım olmaz mı? Çünkü Türkiye, mevcut sistemini sorgulamak yerine ABD ile ilişkilerinde hâlâ "gerçekçi olmayan zanlara" sahiptir. Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde "sitemler, tavır koymalar, bahaneler ve küsmeler" şeklindeki tavırları, dış çevrelerde dolaylı olarak Türkiye'nin kendisi ile yüzleşmemesi ve yapısal sorunlarından bir kaçış olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı, Türkiye'nin içinde bulunduğu yapısal sorunların sorumluluğunu ABD'ye yüklemesi bu ülkece pek de ciddiye alınmadığı gözlemlenmektedir. Türkiye, ABD ile ilişkilerinde her zaman için Amerika'nın bir şeyler yapmasını beklerken müttefikliğin bir gereği olarak yeterli bir sorumluluk almaktan kaçınıyor. Dolayısıyla ülke olarak kendimizle yüzleşmemek için bir dış mihrak olarak ABD'ye yüklenmek şu sıralar çokça kullanılan bir bahane. Türkiye'de Amerika'ya ilişkin değerlendirmelerde kısır bir tartışma ortamı da bulunmaktadır. ABD'ye yüklenmenin moda olduğu Türkiye'de, bazı çevreler Amerika ile ilişkilerimizde "komploculuğu" tercih etmiş gibi görünüyor. Uluslararası ilişkiler sistemi ve dolayısıyla dünya değişirken Türkiye'de hâlâ "çorak bir Marksist" ideolojinin ülke gündemini etkilediğini görmek oldukça şaşırtıcı. Bir bakıma bazı yazarların Amerika'ya ilişkin değerlendirmelerinin bu modası geçmiş Marksist terminolojiden ve komplo teorilerinden medet ummalarının ne kadar da gerçekliklerden uzak olduklarına da bir işarettir. Sözgelimi Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan'da meydana gelen demokratik değişim hareketlerinin Türkiye'de sanki Amerikalı para spekülatörü George Soros'un bir komplosu şeklinde bakılması kanaatimizce akıl almaz bir değerlendirmedir. Diğer taraftan dünya genelinde sağduyu sahibi çevreler Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi gerektiğini desteklerken Türkiye'nin bu olaya kayıtsız kalması Türk-ABD ilişkilerinde son derece manidardır. Bu hususlar şüphesiz ki, Türkiye'de uluslararası ilişkilerdeki gelişmelerin yeterince kavranamadığını da göstermektedir. Eğer gidilecek yol üstünde tek bir güzergah varsa o vakit stratejik rant yüksektir. Ancak günümüz uluslararası ilişkiler sistemi adeta bir İpek yoluna benzemektedir. Günümüzde ABD bu yolu keşfetmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin kendi stratejik konumunu ABD ile ilişkilerde ön plana çıkarmasının pek de bir anlamı kalmamıştır. Bu nedenle ABD açısından Türkiye'nin stratejik rantının, Romanya ve Bulgaristan gibi alternatif güzergahlar yüzünden, eskisi kadar yüksek olmadığı söylenebilir. Bundan dolayı uluslararası ilişkilerde dünyanın yörüngesinin İncirlik üssünden geçmediği de bilinmektedir. ABD taleplerine karşı Türkiye'nin gecikmeli tavır içinde olması endişe verici bir manzara yaratmaktadır. Türkiye, gerektiğinde ABD'ye "Hayır" deme cesaretini yüksek dille seslendirilebilmeli. Yoksa bunun yolu işi sürüncemede bırakmak değil. Bu durum Türkiye'nin, ABD ilişkilerinde yeterli sorumluluk almaktan kaçındığı izlenimini uyandırmaktadır. Günümüzde Türk-ABD ilişkileri sadece AK Parti'nin sorunu olarak algılanmaktadır. Türkiye'deki diğer çevreler Amerika ile ilişkilerdeki olumsuz gidişat konusunda gerekli güçlü tepkiyi vermemekte ve ABD ile ilişkilerde devamlı surette tepkici bir üslupla hareket etmektedir. Sonuç olarak kapsamlı ve sistematik bir Amerika siyasetinin olmadığı Türkiye'de toplumun hemen her kesiminde ABD'yi eleştirmenin Türkiye'ye somut ne katkısı bulunmaktadır? Amerika'yı kıyasıya eleştirmek Türkiye'deki sağlık ve eğitim sistemini 21. yüzyıla taşıyabilecek mi? Yukarıdaki değerlendirmeler çerçevesinden bu gibi sorulara cevap aranması Amerika ile ilişkilerimizde yeni bir "fırsat penceresi" açabilir. İsrail devletinin sonu Filistin halkının bağrına bir hançer gibi saplanan İsrail, ilk önceleri dünya milletlerine karşı kendini, düşmanları ortasında mazlum ve göçmen fakirler olarak tanıttı. İsrailliler, dünyanın muhtelif bölgelerinde ırkdaşları ve Yahudi lobilerden büyük destek aldılar. Gittikçe güçlenen İsrail 1967'de bütün Arap dünyasını karşısına alarak savaşa girdi. Bu savaşta galip çıkan İsrail, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Mısır'ın topraklarını işgal ederek 'Büyük İsrail Devleti'nin planını kurmaya başladı. 1967'den sonra tavır değiştiren İsrail, bölgede kendini güçlü bir devlet, üstün bir azınlık olarak gösterdi. 1973 savaşından sonra da bölgede terör estirerek dünya barışını tehdit eder hale geldi. Baskısını artıran İsrail, Filistin halkının intifadasıyla karşı karşıya kaldı. İntifadayı bastırmak uğruna, hiçbir kural tanımadan, çocuk, genç- yaşlı, kadın-erkek demeden herkesi öldürmeye, evlerini başlarına yıkmaya devam etti. Barışı düşünmeyen İsrail, Büyük İsrail Devleti kurma projesini hayata geçirme hayali için ABD'ye, Irak'ı işgal ettirmeyi başardı. Sırada, zayıf halka diye nitelenen Lübnan'ı kontrolü altına almak, Suriye ve İran'ı vurmak vardı. İsrail, bunu başarabilir mi, ABD ne zamana kadar onun hizmetinde olacak; bunlar zamanla anlaşılacak. Ancak İsrail'in bir intihara doğru gittiği ve gelecekte çanların İsrail için çalacağı yönünde güçlü işaretler var. Buna, Yahudi araştırma ve gözlemci bilim adamları olmak üzere bir çok tarafsız uzman, İsrail toplumu, ekonomisi, ordusu, siyaseti ve nüfusunda giderek artan krize işaret ediyor. Şimdi İsrail'in geleceği ile ilgili bazı uzmanların görüşlerine bakalım: Tarih ve askeri strateji üzerine 15 kitabı bulunan ve halen İbrani Üniversitesi askeri araştırmalar bölümünde görev yapan İsrailli Prof. Wan Krefled, 8 Mart 2002 tarihli 'İsrail Çözülecek' başlıklı makalesinde, Filistinlilerin birinci intifadasından itibaren İsrail'in sona doğru gittiğini ifade ediyor. Buna, Amerika -Vietnam, Rusya -Afganistan, Fransa -Cezayir örneğini veriyor ve diyor ki 'Filistinliler kendi sahalarındaki İsraillilerle vatan ve hürriyetleri için savaşıyor ve hürriyet için savaşanlar her zaman kazanmıştır. ABD Vietnam'a 6 milyon ton bomba attı, 3 milyon Vietnamlı öldürdü, birkaç bin Fransız'a karşı Cezayir bir milyon kayıp verdi ve sonunda Vietnam ile Cezayir kazandı. Filistin de sonunda kazanacak ve İsrail'i, Afganistan'da kaybeden Rus askerlerinin akibeti bekliyor. Filistinliler İsraillilerin aksine olarak kendilerine güvenleri var ve moralleri yüksek.' Prof. Wan Krefled, 'İsrail saldırgan siyasetinin böyle devam etmesi halinde, çözülme önce askerler arasında başlayacak daha sonra iç savaş patlak verecek ve İsrail devletinin beklenen intiharı muhakkak olacak' diyor. 'İsrail Nereye?' kitabının yazarı ve Yahudi Konferansı Teşkilatınin Başkanı Nahom Goldman, İsrail'in Filistin'i devlet olarak tanımayarak bugünkü terörünü devam etmesi halinde varlığının sona ereceğini ifade ederek, ABD'nin yardım ve desteğiyle varlığını sürdüren İsrail'in, Amerikan vatandaşlarının verdiği vergileri kesilmesiyle çöküşü başlamış olacak. Ayni akibete işaret eden 'İsrail'in Çöküşü' kitabinin sahibi İsrailli Yahudi Ariy Şamiş şunları söylüyor: 'Milyonlarca Amerikalı bir daha geri gelmeyecek ve kara delikten kayıp olan mallarından dolayı İsrail'den nefret ediyor, ekonomik durumları bozuldukça bu nefret giderek artıyor ve yetkililerden vergilerinin hesabını soruyorlar. Bu destek bir gün kesilecek ve İsrail'de geri sayım başlamış olacak.' Chomsky: 'İsrail en geç 20 yıl içinde yok olacak' Amerikali Yahudi asıllı düşünür Noam Chomsky, daha kesin bir ifade ile, ABD'nin dünyadaki tek kutuplu süper güç olma özelliğini yitirmesinden sonra, İsrail'in en geç 20 yıl içinde yok olacağını ifade ediyor. İsrail zulmünü desteklemesi ve ve ona yaptığı imtiyazlı dış yardım sebebiyle dünyanın her tarafında ABD'ye olan nefretin artığını belirten Chomsky, İsrail çöküşünün bir sebebini de Filistin'deki yüksek doğum oranına karşılık, İsrail'deki düşük doğum oranına bağlıyor (yılda 160 bin Filistinli çocuğa karşı 100 bin Yahudi çocuk). Tanınmış araştırmacı ve Hayfa Üniversitesi'ne bağlı Milli Güvenlik Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Prof. Arnon Safir, İsrail Haaretz gazetesindeki bir makalesinde şöyle diyor: "Durumun böyle devam etmesi halinde İsrail 15 sene içinde yıkılacak. Ekonomi bozuluyor, insan tabakaları arasında uçurum derinleşiyor, iç ve dış göç başlamış, güçlüler ülkeyi terk ediyor, zayıflar kalıyor, kenardaki insanlar Tel Aviv ve çevresine akın ediyor, bu durum, batmakta olan Titanik gemisini andırıyor. İsrail kamu oyunda büyük yankılar yapan bu açıklamalar gösteriyor ki İsrail'in geleceği yok.' Zaten bazı hadis-i şeriflerde de bu çöküşe dair işaretler var: '...ve bir gün gelecek ki Yahudiler kaçacak delik arayacaklar..." Asya, sıcak dolar operasyonlarına karşı Savaşın mağlubu kim? 90'lı yılların ikinci yarısında Asya krizini çıkaran ve sonra Türkiye'yi de vuran 'sıcak dolar operasyonları'nın ve offshore-fonlarıyla yapılan mali saldırıların gelecekte önünün kapatılması için dünyada ciddi hazırlıklar var. 90'lı yıllar-da dünya çapındaki sıcak para operasyonları bir tek Amerikan dolarına yaramıştı. Ardından IMF, Asya'daki "reformlara" başlamıştı. Şimdi, böyle dolar operasyonlarının yapılamaması için gerekli önlemlerin alınacağına dair ciddi göstergeler var ve bu da büyük bir mali savaşın başlayacağına işaret ediyor. Savaşın hükmen mağlubu şimdiden belli: Amerikan Doları ve ABD; kazanan taraf Euro ve Yuan. Amerika'nın elindeki tek koz Greenspan haklı. Amerikan bütçe açığı 600 milyar dolara dayanmış bulunuyor ve bu açık 20 yıldan beri Japonya ve Çin tarafından ABD'ye yapılan dolar bazındaki ihracat sayesinde döndürülebiliyor. Dolarla yapılan dünya ticaretinin püf noktası, dünyanın dört bir yanından ABD'ye, bir şekilde ihracat yapmak zorunluluğu. Dolar hegemonyasının yakın zamana kadarki tek albenisi, Asya merkez bankalarına istiflenen dolarların Amerikan devlet tahvillerine yatırılarak faiz geliri elde etmekti. Bu sayede ABD, devasa bütçe açığını finanse edip borçlarını döndürebiliyordu. Şu anda ABD dışındaki dolar rezervlerinin yüzde 90'ına Çin, Japonya ve Güney Kore ile ASEAN ülkeleri sahip. Bu ülkeler, Amerikan tahvillerine Amerika dışından yatırılan dolarların yüzde 80'ine sahipler. Amerikalıların iç-dış dünyaya taktığı net borç 3.3 trilyon dolar civarında. Dünyadaki önemli bir kısır döndü kırılmak üzere. Asyalılar, Amerikan tahvillerinden artık yeterince kazanamıyorlar. Bu yüzden örneğin Japonya, kendi parasının değerlenmemesi, ihracatına aynı tempoda devam edebilmesi için daha fazla dolar satmak zorunda kalıyor. Aynı nedenlerle Çin de parasının değerini bilinçli olarak yükseltmiyor. Ama bu şekilde bile, Amerikan tahvillerinden giderek daha az kazanıyorlar. ABD dünyaya, dolar sayesinde ve dolarsız işleyemeyen ordusu ile hükmediyor. Bu da sürekli tüketmek zorunda olan Amerikalılar sayesinde oluyor. Şimdi Asyalılar, AB ve Rusya ile birlikte, ihracatlarını dolar bağımlılığından hızla kurtarmanın yolunu arıyorlar. Avrasya'daki görüşmeler sona erdiğinde dolar, şimdinin İngiliz Pound'u gibi bir şey olma sürecine girecek ve dolar çağı kapanacak. Yani Asya'ya emir verme devri çoktan geçti. ABD'nin elindeki tek koz, Amerikan ordusu. ABD, euro ile petrol satma kararı alan Irak'ı vurdu, euro ile flört eden İran'ı tehdit ediyor, ama Çin gibi, AB ve Rusya gibi güçlere karşı silah kullanması mümkün değil. Ancak onların çeperlerinde sorunlar çıkarıp gözdağı verebilir, o kadar. ABD, artık Çin ve Japonya'ya bağımlı bir ülke. ABD'nin bütçe açığını dengeleyebilmesi için iki zor seçeneği var: Vatandaşlarına tutumlu olmalarını öğütleyerek dolar imparatorluğundan vazgeçmek ve İngiltere gibi mazbut bir ülke olmak, ya da bir-iki yıl daha "teröre karşı" dehşet dengesi teranesiyle silah zoruyla doların hükümdarlığını sağlamaya çalışmak. Asya, dolardan uzaklaşarak, ticarette euro ve yerel para birimlerine ağırlık vermeye hazırlanıyor. Ayrıca yeni bir Asya devlet tahvilleri pazarı, Asya IMF'si kurulabilir. Sıcak dolar operasyonlarına karşı alınan bu önlemler, büyük bir dolar krizinin de habercisi. Şu anda dünya döviz rezervlerinin yüzde 63 kadarı dolarda. Geçen yıldan bu yana dolar rezervleri yüzde 6 erimiş bulunuyor. Sistemin kâr anlayışı açısından bakacak olursak, ABD dışında gezinen ve sürekli değer yitiren 11 trilyon dolardan bir şekilde kurtulunması gerekiyor. ABD ve do-lar, sistemin kamburu haline geldi. Artık dünya kendi cebinden, Amerikan bütçesini ve ticaret açığını finanse etmek, dünya bankalarındaki mevduatın yüzde 80'inin bunun için kullanmak istemiyor.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |