AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
AB'nin demokratik eksiklikleri

Avrupa bir tek halk (demos) yerine halklardan oluşmaktadır Politik bir birlik oluşturabilecek bir halkın olmadığı durumlarda da demokrasiden bahsetmek muhtemel görünmemektedir. Bu açıyla bakıldığında da Avrupa Birliği demokrasi potansiyelini barındırmamaktadır.

Günümüzde oldukça yaygınlaşan uluslararası sistemde globalleşme, uluslararası sistem, hükûmet etme ve demokrasi arasındaki bağlantı politikanın, siyaset ve sosyal bilimlerin önemli bir problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde uluslararasılaşmanın veya globalleşmenin ulus devletin hükûmet etme kapasitesini önemli ölçüde erozyona uğrattığı ve de geleneksel demokrasi anlayışını sorgu altına aldığı su götürmez bir gerçeklik halini almıştır. Globalleşme ve bölgesel entegrasyonun yayılmasıyla birlikte milli devletler, kanun yapma ve yürütme gücünü gittikçe büyüyen oranda ulusaşırı veya uluslarüstü kurumlara bırakmaya mecbur kalmıştır. Şimdiye kadarki demokrasi anlayışı harici ve dahili egemen bir ulus devletin varlığı üzerine kurulmuş olup bu mutlak modelin sorgulanma ihtimalini düşünmek bile neredeyse imkansız görülmüştür.

Fakat Avrupa Birliği bir uluslararası bir organizasyon olmanın çok ötesine geçmiş, elli yıldan daha az bir zaman içerisinde hükumetlerarası bir antlaşmadan yola çıkarak kendi toprağı ve bayrağı, kendi parası ve merkez bankası, kendi yasama ve yargı gücü olan ve birçok yönden müstakil bir devlet özelliği gösteren bütünleşik bir yapıya bürünmüştür. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletlerine benzer biçimde, politika yapma ve geliştirme gücünü, kamusal fonksiyon icra eden ve fakat seçmene veya onun seçilmiş temsilcilerine hesap verme mecburiyeti olmayan kurumlara devretmiş bir düzenleyici devlet profili çizmektedir. Dolayısıyla Avrupa bütünleşmesi artık geçici bir ekonomik birliktelik olarak telakki edilmemekte, bilakis gelecekteki dünya düzenini anlamaya yarayacak ipuçlarına ulaşmak için üzerinde ciddi tahliller yapılmaktadır. Ancak şurası da ifade edilmelidir ki, Avrupa Birliği Maastricht Antlaşması ile birlikte siyasi bütünleşmeye odaklandıkça üye devletler ve Birlik bünyesindeki yönetim de demokrasi açısından çeşitli eksiklikler taşıdığı iddiasıyla önemli ölçüde sorgulanmaya başlamıştır.

Demokrasi ve demokratik eksiklik

Demokrasi, yapılan yüzlerce tarifin bir özeti olarak, hükûmetin işleyişinde, 'demos' denilen kollektif vatandaşlar topluluğunun ilgi ve etkisini yansıtacak ve taleplerini dile getirecek şekilde kamu hayatını organize etmede kullanılacak bir politik metod olarak kavranabilir. Bu maksatla da, kurumsal kontrol, anlamlı bir temsil ve halk katılımı demokrasinin belirleyici unsurları olarak ön plana çıkar. Burada demokrasi, toplumun çoğulcu yapısını korumak ve halkın katılımcı potansiyelini yükseltmekle doğrudan alakalıdır. Bu fonksiyonel manasıyla demokrasi demos dediğimiz politik halkın, yani vatandaşlar topluluğunun, kamusal olarak bağlayıcı kararlara aktif olarak katılmasını temin eden ideal ve prosedürel düzenlemelerin bir karışımıdır denilebilir. O zaman 'demokratik eksiklik' tarifi de genel manada halk etkisinin hükûmet üzerine akmasının bir şekilde önünün kapanmasına işaret eder. Pratik manada demokratik eksiklik, belirli bir demokratik model tarafından tanzim edilen kurumsal mekanizmaların yokluğunu veya doğru biçimde işlemediğini gösteren bir terimdir.

Avrupa Birliği ve demokrasi

Avrupa Birliği gibi devlet sistemi dışında ve çok uluslu bir bünye içerisinde federal devlet yapısı ile konfederal devlet yapısı arasında yarı yolda bulunan bir sistem için demokrasiyi tartışmak oldukça önemli komplikasyonlar içermektedir. Aslına bakılırsa AB' nin belirsiz politik ve anayasal fizyonomisini anlatmak için 20 den fazla tarif kullanılmıştır: 'konkordans sistem', 'kondominyo', 'uluslararası devlet', 'pazar toplumu', 'çok seviyeli toplum', 'yarı-devlet', 'proto-federasyon', 'bölgesel rejim', 'düzenleyici devlet' gibi isimlendirmeler Avrupa Birliği' ni tarif için kullanılan terimlerden sadece birkaçıdır.

Weiler' e göre AB, genelde direkt etkili ve anayasal olarak bağlayıcı haklar ve mecburiyetler yükleyen normlar çıkarabilmektedir. Bunun yanısıra;
- Üye devletlerde ve bütün Avrupa' da geçerli, kamu hayatının sosyal ve ekonomik temayülleri üzerinde önemli etkileri olabilen kararlar alabilmekte;
- Bütün Topluluk' u ve dolayısıyla da üye devletleri uluslararası anlaşmalarla üçüncü ülkeler ve uluslararası organizasyonlar nezdine sorumluluk altına sokabilmekte;
- Çok önemli meblağları bulan kamu fonlarını harcayabilmektedir.

AB'nin ekonomik bir topluluk olmanın ötesine geçip siyasi birliğe doğru gidiş dinamiği içinde son on yılda yaşanan ronesans, "AB kurumları üye devlet vatandaşlarının menfaatlerini temsil edebilecek seviyede yeterince demokratik midir?" sorusunu göndeme taşımıştır. Politika yapanlar ve akademisyenler Avrupa Birliği'nin önemli demokratik eksikliklikler taşıdığını iddia etmişler ve "Hangi kıstaslarla Avrupa Birliği, 360 milyonu aşan bir vatandaş topluluğu üzerinde kanun yapma gücünü taşımaktadır?" sorusunun cevabını aramaya başlamışlardır.

Demokratik eksiklik bu çerçevede, teoride olması gerekenle AB içerisinde gerçekte uygulanan demokratik pratik arasındaki boşluk olarak tarif edilebilir. Bu terim ilk olarak Danimarka ve Fransa' da yapılan Maasticht Antlaşması'nın kabulüne yönelik referandumu çevreleyen tartışmalarda ve onu takip eden Almanya Anayasa Mahkemesinin aynı antlaşmayla ilgili ictihadında öne sürdüğü temel tereddütlerde ortaya çıkmıştır.

Avrupa'nın halksızlığı

Ulus devletteki alışılmış durumun tersine tek düzen bir toplum yapısından uzak olan Avrupa birçok etnik ve kültürel yapının buluştuğu bir coğrafyadır. Avrupa bir tek halk, yani demos yerine halklardan oluşmakta ve politik bir birlik oluşturabilecek bir halkın olmadığı durumlarda da demokrasiden bahsetmek muhtemel görünmemektedir. Bu açıyla bakıldığında da Avrupa Birliği demokrasi potansiyelini barındırmamaktadır. Çünkü bu potansiyel, bir iletişim toplumunu, bir ortak tecrübeler toplumunu ve hatta bir kollektif hafıza toplumunu gerektirmektedir. Avrupalı düşünür Kielmansegg oldukça ileri giderek Avrupa Birliği'nin demokratik bir yönetime kavuşması ihtimalini bile ortadan kaldırmaktadır.

ŞEFFAF OLMAYAN YÖNETİM

Avrupa Birliği' ni demokratik eskiklikle suçlayan ikinci temel argüman da AB yönetiminin uyguladığı politikalarda vatandaşına karşı şeffaf olmamasıdır. AB içerisindeki üye devletlerinkinden farklı şekilde teessüs eden icra makamı karar alma sürecini vatandaşından uzakta tutmaktadır. AB komiteleri, çalışma grupları ve bazı büroların sayısı tahminlere göre bin'in üzerine çıkmıştır. Bu kurumların faaliyetlerinin birbiriyle çakışması ve bunları idare eden kanunların farklılığı gerçek bir şeffaflık eksikliğini de ortaya çıkarmaktadır. AB'de kanun yapma ve karar almada en yetkili organ olan Bakanlar Konseyi müzakereleri, demokratik bir ortamda halkı ilgilendirecek görüş ve kararların vatandaşla paylaşılması temel prensibinden uzaktır. Yasamada Konsey ve Parlamento arasında paylaşılan kararlarda konunun farklılığına göre çok farklı prosedür kombinasyonları oluşmaktadır. Ayrıca gelişmelerin tartışmadan gizlenmesi ve kapalı yürütülmesi yönetime karşı güvensizliğe yol açmaktadır.

ZAYIF PARLAMENTO

Avrupa parlamentosu seçmenin direkt oyuyla seçilen yegane AB kurumu olmasına rağmen Birlik'in yönetiminde parlamentonun tesiri hâlâ sınırlı ve zayıftır. Siyasi birliğin hızlandığı son on yılda Maastricht, Amsterdam ve Nice Antlaşmalarıyla Parlamento' nun gücü tedrici olarak artırılmışsa da bu konudaki reformların yetersiz olduğu aşkardır. Örneğin, Konsey tarafından Parlamento' ya, sadece yardımcı kanun yapıcı olarak danışılmaktadır. Bu süreç Parlamento'ya bir kanunu oluşturmadan daha ziyade engelleme hakkını vermektedir.

KATI BÜROKRASİ

Zayıf parlamento aynı zamanda Birlik bünyesindeki bazı diğer anahtar aktörleri kontrol etme imkanına da sahip değildir ki bunlar kendilerine Avrupa bürokrasisi içinde önemli yer edinmiş ve Avrupa Komisyonu' na bağlı çalışan bazı bürolardır. Hesap vermeyen bürokrasinin AB'yi idare ettiği iddiaları çeşitli versiyonlarla ileri sürülmektedir. AB büroları milli egemenlik sahasına müdahale edebilecek yetkiye bile sahipken Parlemento' nun kontrolünden müstakil çalışmaktadır ve daha da ötesi hesap vermeyen ve atanmış bürokratlar tarafından idare edilmektedir.

  • DR. MURAT CAHİD CINGI / AB SİYASETİ VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER UZMANI

  • Neo-con epistemoloji ve Anti-oryantalizm
    Bilimin değer üretemeyeceğini, iyi ve güzel olana sadece ahlak ve geleneğin karar vermesi gerektiğini vazeden Yeni Muhafazakar (Neo-con) düşüncenin en otantik yanı, her kültürün kendine ait özgül değerleriyle çağdaşlaşabileceği, demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir 'aydınlanmayı' gerçekleştirebileceği tezidir.

    Kendilerini her ne kadar 'demokrasi havarileri' şeklinde lanse etseler de dünya onları 'kaosun ejderhaları' olarak algılıyor. Kötü bir şöhretleri var. İsimleri bile bazı insanları bir bıçak gibi acıtıyor. Zihinlere sanki dünyadaki her şeyin suçlusu onlarmış gibi bir kanı hakim. Gerçi bunda şaşılacak bir durum yok. Çünkü siyaset dediğimiz şey en nihayetinde algılara dayanır. Ancak hayret verici olan durum, dünyanın bu kadar nefret ettiği Amerikan Yeni Muhafazakârları (Neo-Conlar) hakkında çok az şey bilmesi. Haklarında bütün bilinenler birtakım üstün körü değerlendirmeler ile birkaç ucuz karalamaya dayanıyor. Halbuki ülkemizi, içinde bulunduğumuz bölgeyi ve bireyler olarak geleceğimizi doğrudan etkileyen 11 Eylül sonrasındaki Yeni Amerika'yı ve onun omurgasını oluşturan Neo-con epistemolojiyi hiç olmazsa stratejik açıdan 'analiz' edebilmeliyiz.

    Ahmet İnsel'in 'Yeni Muhafazakarlığın Siyasal Felsefesi', (Birikim, Ocak 2005) dışında, Türkiye'de şu ana kadar Neo-conlar hakkında yazılan sağduyulu bir çözümlemeye rastlayamadım. Okuyabildiğim bütün 'tahlil'lerdeki mizacın ortak paydası bürokratik refleksler, rejim merkezli alerjik tavırlar ile ideolojik ve kültürel klişelerdi. Kim bu Neo-conlar? Dünyayı salt silah zoruyla mı fethediyorlar? Politikaları sadece Afganistan ve Irak işgallerinde sergiledikleri askeri güce dayalı ikna seremonilerinden mi ibaret? Eğer öyleyse, AK Partili Türkiye örneğinde olduğu gibi neden bir de dile dayalı meşrulaştırma, rasyonalizasyon, evrenselleştirme ve anlatısallaştırma stratejilerini devreye sokuyorlar? İşgal ve istiladan başka bir anlam repertuarları yok mu?

    Bu sorulara, sağlıklı yanıtlar verebilmek hem serinkanlı tavrımızı korumaya hem de önyargılarımızdan kurtulmaya bağlı. Çünkü Yeni Amerika'yı, onun iç ve dış politikasını biraz olsun anlamak için zengin bir siyasi laboratuar niteliğindeki Neo-con paradigmayı ister istemez rasyonel ve reelpolitik bir çözümlemeye tabi tutmak gerekiyor. Özellikle de İslam dünyasının siyasal, sosyo-ekonomik ve kültürel formasyonlarına yönelik söylem stratejileri açısından. Ancak Neo-con düşüncenin bütün bir Amerikan siyasetini temsil etmediği, sadece belli bir kesimin bakış açısını yansıttığı da unutulmamalı. Yine de aktüel dünyayı ve onun arka planındaki teorik yapının belirleyici olmasa da en dominant söylemini onlar dillendiriyor.

    Miskin Doğu imajını yıkma teşebbüsü

    Foucault'un da belirttiği gibi iktidar önce dilin içinde kurulur. Siyasal söyleme ve onu izleyen eyleme özel bir önem veren Neo-con paradigmanın vaazettiği Ortadoğu ve İslam imajına bakıldığında karşımıza çıkan ilk unsur açıklama tarzlarındaki nedenselliktir. Bu paradigmada Doğu, artık Batı'da tanımlana gelen bir dizi kusur, yanlış ve boşlukların dünyası şeklinde tanımlanmaz. Neo-conların küresel hakimiyet stratejilerini dayandırdığı epistemoloji, her şeyden önce Batı ile dünyanın geri kalanı arasında aşılamayacak hiçbir doğal, kültürel ve tarihi farkın olamayacağı tezi üzerine kurulu.

    Bu bağlamda yeryüzüne ulusal sınırları aşan genel geçer bir vatandaşlık, insan hakları ve aidiyet tarifi empoze eden Neo-conların imparatorluk retoriği, mevcut siyasal rejimler açısından elitist tonlar taşısa da toplumsal kesimlere gelince farklı kültür, etnisite ve mezheplere seslenen daha demokratik bir dile dönüşüyor. Yeni Muhafazakârların özellikle 11 Eylül'den sonra devreye soktukları söylem stratejisinde, Ortadoğu'yu ve İslam coğrafyasını artık Oryantalist söylemdeki gibi statik, karmaşık, bilinmeyen, egzotik, garip ve geçmiş şeklinde resmetmemelerinin bir çok 'hikmeti' var. Marksist ve liberal gelenekten gelmenin kuramsal avantajlarını devreye sokan Yeni Muhafazakârlar, hem Amerika'yı hem de dünyayı yeniden inşa ederken Batı'nın ünlü zıtlıklar hiyerarşisinin dozunu (Oryantalist söylemi) iyi ayarlıyorlar. Anti-oryantalist söylem rejimini seçmelerinin nedeni sadece sol düşünceye aşinalıkları, sosyolojik kökenleri ve imparatorluk stratejileri değil elbet. Bunda Fransız aydınlanmasından çok Anglo-Sakson aydınlanma geleneğiyle kurdukları ideolojik ünsiyetin de payı var.

    Neo-conlar ve Calvinizm

    Neo-conların zihni mizaçlarını şekillendiren Anglo-Sakson aydınlanmanın tarihi ve kültürel prensiplerine yakından bakınca bunun nedenleri daha da netleşecektir. Bilindiği gibi Anglo-Sakson aydınlanmanın temel önermeleri Calvinist ve Püriten geleneğe dayanır. Özellikle Calvinist ve Lutherci akımların (Protestan kültür) ortaya çıkmasıyla Katolik Kilisesi'nin öte dünyaya odaklı öğretisi aşıldı ve insanın ilgisi bu dünyaya yöneldi. Varlığını, arzu, ihtiyaç ve çıkarlarını evrenin merkezine yerleştiren 'Protestan birey' kendini artık Skolastik öğretinin vaazettiği gibi itaatkar, kabul eden, sunan, pasif ve öğrenen değil; karşı çıkan, öğreten, bulan, isteyen ve karar veren bir fail (agent) olarak öne çıkardı.

    Rönesans ve reform hareketleriyle gerçekleşen epistemoloji düzeyindeki bu kırılma kısa zaman içinde kendini siyasal düzeyde de telaffuz etmeye başladı. Daha çok Fransa, Almanya ve İskandinavya'da genel kabul gören Lutherci öğreti, ilahi otorite yerine yeryüzündeki güce bağlılığı yücelten memur-birey anlayışını idealleştirdi.Tanrıya kulluk yerine devlete kulluğu, görevi, ödev ve itaati normlaştırdı. Anglo-Sakson dünyasında (İngiltere ve ABD) egemen norm haline gelen Calvinist öğreti ise devlete kul olan birey tipi yerine girişimci, kârını, mutluluk, refah ve kişisel çıkarını kutsal sayan vatandaş-insanı yüceltti.

    Dolayısıyla Anglo-sakson geleneğinde özgürlük, birey-insan kavramı ile kopmaz bağlar içindedir. Bu gelenekte özgürlüğün temeli ve meşruiyet kaynağı insandır. Öte yandan, Fransız aydınlanmasında özgürlüğün kaynağı rasyonel akıldır ve ancak bu rasyonalitenin buyruğuna girenler özgür olarak addedilir. Avrupa merkezli özgürlük anlayışı daha çok pozitivist ve hükmedici akla vurgu yapan bir geleneğe yaslanırken İngiliz ve Amerikan özgürlük anlayışı daha çok pratik tercihlere, çıkar, ihtiyaç ve arzulara dayanır. Bu çerçevede, pozitivist aklın doğru ve yanlış dışında iyi ve güzel için de tek kriter haline geldiği Fransız aydınlanma diyalektiği reddedilir. Çünkü aklın arzulama yeteneği yoktur. Bu iradenin alanına girer.

    Devlet yerine insanın kutsallığı

    İşte Neo-con epistemolojinin modernite, demokrasi, özgürlük ve erdem gibi kavramlar ışığında Ortadoğu'da inşa etmeye çalıştığı demokratik rejimlerin ve bunun dayandığı bireyin mahiyetini bu anlayış oluşturuyor. Bu yüzden de ulus devletlerin kutsallığı yerine bireyin çıkar, özlem ve ideallerini yüceltiyorlar. Düşüncelerine insanın, devletten çok kendi çıkar ve mutluluğunu öne aldığı bir siyasal rejim kavramsallaştırması hakim.

    Görüldüğü gibi, Neo-conlar sadece Ortadoğu'daki anti-demokratik rejimlerle savaşmıyor. Fransız aydınlanmasından kaynaklanan merkeziyetçi, pozitivist ve seküler modern akılla da büyük bir mücadele veriyorlar. Onlara göre mutlak liberalizm bireyciliğe ve toplumsal değerlerin tahribine yol açıyor. Bilimin değer üretemeyeceğini, iyi ve güzel olana sadece ahlak ve geleneğin karar vermesi gerektiği kanısında olan Amerikan Yeni Muhafazakarları, her kültürün kendine ait özgül değerleriyle çağdaşlaşabileceği, demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir 'aydınlanmayı' gerçekleştirebileceğini vaazediyor. Yeryüzünde sürdürülebilir yegane sosyo-ekonomik ve siyasi modelin demokrasi, özgürlük ve serbest girişim olduğu ön kabulüyle yola çıkan Yeni Muhafazakarlar, her toplumda bu değerlerin bulunduğuna ve görevlerinin sadece bunun önünü açmak olduğuna inanıyor.

    Doğu'da diktatoryal rejimlere, Batıda ise kültürel ve siyasal önyargılara karşı savaş açan Neo-conlar, ekonomik, siyasi ve kültürel katılımın sağlanmasıyla doğudaki rejim, özel mülkiyet ve sosyal sınıflara ait formasyonların paslarından arınabileceği kanısında. Çünkü Amerikan Yeni Muhafazakarları, Oryantalist kurguda irrasyonel, anti-demokratik, miskin ve mistik şeklinde tanımlanagelen Ortadoğu'daki toplumsal yapıların adresi olarak kültürü ve dini değil despot rejimleri işaret ediyor. Tıpkı AK Partili Türkiye örneğinde olduğu gibi Ortadoğu'nun orijinallikten uzak denilerek ötekileştirilen sosyo-ekonomik ve kültürel yapısının ayağa kalkabileceği ve İslam ülkelerinin de ekonomik anlamda çağdaşlaşıp dönüşebileceği, siyasi gücün paylaşıldığı demokratik ve katılımcı batılı toplumlar düzeyine ulaşabilecekleri inancındalar. Neo-conların küresel ölçekteki siyasi ve kültürel egemenlik projelerinin arka planındaki bu anti- oryantalist söylem ve düşünce stratejisi, Ortadoğu'daki bir çok otoriter rejim ile onun çevresine çöreklenmiş 'mutlu azınlıklar'ın uykularını kaçırırken, baskı altındaki 'mutsuz coğunluklar', toplum ve kitleler içinse adeta bir kurtuluş vaadine ve 'can simidi'ne dönüşüyor.

  • BERCAN TUTAR / GAZETECİ-YAZAR



  • 18 Nisan 2005
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu
    Online İlan

    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED