Omurgasını yitirmiş gemiye deniz yok
Omurgasını yitirmiş gemiye deniz yok

“Bana karanlık biri dediler ve sözcüklerim denizdendi…”

St. John Perse

Ben 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün “karanlık dehlizleri andırır koridor[una]” girdiğimde Teoman Hoca akademik kariyerinin zirvesindeydi. Bu kırklı yaşlarının hemen başındaki genç profesör, deniz tutkusunun bilediği kâşif gezginlik merakı ve bu merakın tozakladığı “felsefe-bilim” birikimiyle derslerde âdeta devleşiyor; öğrencileri etrafında bir hayranlık halesi oluşturuyordu. Teoman Hoca, sanki “gurup vaktinde limanı terkedip açılan [bir kılavuz] gemi” idi de biz gençler -belki de çocuklar demeliyim- onun düşüncelerinin dümen suyuna takılıp giden hayalperest âşıklardık. Hoca, bir denizci gibi bir ân gözlerini boşluğa, deyim yerindeyse gökle denizin buluştuğu oynak ufuk çizgisine diker ve o davudî sesiyle ihtiyaç duyduğumuz ganimetleri çıkarır, cömertçe ortaya sererdi. “Görünmeyenin eşiğini aştığımız” bu kısacık ânlarda, Teoman Hoca'nın samimiyetini, inancını ve söyleyecek sözü olduğunu derinden hissederdik. Nitekim felsefe eğitimi süresince hiçbir zaman çalışkan bir öğrenci olmayan bendeniz bile, içinde bilgeliğe benzer bir şeyin filizlendiği bu kısacık kristal ânların Hoca'yı muhayyilemizde diğer meslektaşlarından ayrı, “özel” bir yere taşıdığını söyleyebilirim.

Ruh-akıl soylusu

Teoman Hoca, “Hasret” adlı yazısında, keşif amacına yönelik gezginliğin amansız bir hastalık, bir maraz olduğunu; bu yüzden çocukluk ve ilkgençlik yıllarında keşif gezisine çıkmak için birçok defa 'baba ocağı ile okuldan' kaçmaya kalkıştığını; bu teşebbüslerden ilkinde de anne babası tarafından 'tehlikelidir' gerekçesiyle kesinlikle yasaklanmış tepelerde dolaşıp Çatalağzı'nı (Zonguldak) “kuşbakışı seyret[tiğini]” belirtiyor ve ekliyor: “Kuşbakışı seyretme ateşi, o gün bu gün gönlüm ile kafamda sönmemiş olmalı ki, zamanla keşif gezilerine Eflâtun el-İlahî'nin bizlere işâret ettiği olabilir dünyaların en yücesi, ilgi çekicisi İdea âleminin gölgeleri evreninde çıkmağa heveslendim.” Teoman Hoca'ya göre kâşif, “karanlığı aydınlatmağa yeminli bir ışık taşıyıcı”, bir “ruh-akıl soylusu”dur. Bu nedenle “kâşifin seyyâhlığını, günümüz rant zengininin eğlenme maksatlı süflî gezileriyle (turism) karıştırmak ruh-akıl soyluluğu ile yiğitliğe ihânet olup birincinin sâiki salt merakken öbürününki yalınkat can sıkıntısıdır. İnsanlığın geçmiş parlak çağlarının örnek şahsiyeti addedilebilecek kâşif gezginine, tarihin kılınc artığı günümüzün harap zihniyetini tam tamına temsîl eden özelliksiz, renksiz, suyuna tirit 'gezen-tozan'ı (turist) kadar ters düşebilecek kişilik yapısını bulmak gerçekten de zordur.”

Çocuk ve ırmak için...

Teoman Hoca, “Bayağı küçüktüm” diyor “harita uzmanı kesildiğimde. Henüz keşfedilmemiş yahut pek az kişinin ayak bastığı yörelerin koordinatlarını çıkarırdım. Nitekim, ilkokul sonu, beşinci sınıftayken bir baba dostunun bana hediye ettiği irice bir Almanca atlasta Güneydoğu Asyanın açıklarındaki Yeni Gine Adası'nın ortaları ile Amerika kıtasının kuzey doğusunda bulunan Grönland'ın kimi kesimlerinin ak lekelerle işâretlendiğini daha dün tesbit etmişcesine hatırlıyorum. Bunlar, o tarihlerde henüz keşfedilmemiş bölgelerdi. Ne var ki, büyüyüp gezgin olabilecek yaşa gelinceye değin o lekeler silinip 'keşfedilmiş mıntıkalar'ın 'mutât renkler'ine dönüşüverdiler.” Evet, haritalar öyledir; “bir çocuğun zevkle düş kurabileceği, keyif verici bir gizemle dolu” beyaz lekeler, gün gelir “karanlık yer”lere dönüşürler. Ama Teoman Hoca gibi “çocukluk denizlerinin tortusu”na sadık kalan her kâşif gezgin, her denizci bilir ki suların havada asılı kaldığı, karanlığa, uçuruma,“dipsiz bir boşluğa” döküldüğü sanılan ufuk çizgisinin ilerisinde de keşfedilecek ülkeler; kumsallar, ırmaklar, ormanlar ve özge çocuklar bulunur.

Biz öğrencileri, Teoman Hoca'yı, hissedip de dile getiremediğimiz bütün bunlar için; insanın yıldız ve fırtına, çocuk ve ırmak, kitap ve yaprakla birlikte çarpan kalbi için severdik.

Hemdertlerine ışık taşıdı

Yanılmamışız. Teoman Hoca, son on beş-yirmi yıl içinde ardarda yayınladığı telif eserlerle samimiyetini, inancını, söyleyecek sözü olduğunu ele güne ispatladığı gibi eşe dosta, öğrencilerine, “hemdertlerine” ve “kader yoldaşlarına” ışık taşıdı. “Eser verme[nin] bir diriliş işlemi” olduğunu, incinin karanlığın yüreğinden çıkarıldığını ama kararmadığını gösterdi.

En gözüpek denizcinin bile ürktüğü, Karadeniz gibi azgın, fırtınalı sular vardır. Düşüncenin, şiirin ve 'hayat'ın denizleri çok zaman bu fırtınalar ve yalnızlıklarla köpürür, çalkalanır. Kim ki ölümünü bir adım ardında, kürek kemiklerinin arasında duymuyor ve çocukluğunu bir adım önünde, ufuk çizgisinde görmüyor gündeliğin çorak toprağına saplanıp kalır. Teoman Duralı'nın son kitabı “Omurgasızlaştırılmış Türklük”ün hülasası: Omurgasını yitirmiş gemiye deniz meniz yok!