Tanpınar dan yeni mektup var...
Tanpınar'dan yeni mektup var...

Tabii böyle bir şey olabilir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın değişik kişilere yazdığı ve bugüne kadar yayımlanmamış veya yeni bulunmuş mektupları… Bunlar yayımlandığında ilgi de görebilir. Fakat sözünü etmek istediğimiz mektuplar bu cinsten değil. Daha enteresan bir özelliğe sahip. O da 2013'te, yani yeni yazılmış olması.

Nasıl? Bir roman için olmaz diye bir şey yok. Yeter ki kalemini bulabilsin. Hayalinin canlandırılabileceği, yaratıcı bir zihne konuk olsun, o zaman Tanpınar da yeni mektuplarla okuyucularını selamlayabilir, Yahya Kemal de. Bu isimler, okuyucusunda yeniden yeniden üretilebilecek, kurgulanabilecek, değişik zaviyelerden ele alınabilecek eserler ortaya koymuş. Bir eserin düşündürdükleri de yazarının mektuplarıdır aslında. Sefa Kaplan, Tanpınar romanını bu ince noktadan kurgulayarak yazmış. O yüzden 'Geç Kalan Adam Ahmet Hamdi Tanpınar'da hem Tanpınar'ın düşünceleriyle hem de Sefa Kaplan'ın Tanpınar okumaları esnasında neler düşündüğüyle karşılaşırız. İkisi birlikte güzel bir harmoni meydana getirmiş.

'Geç Kalan Adam', Tanpınar'ın Paris seyahatiyle başlar. Çünkü Tanpınar kendini 'Garpçı' olarak tanıtmış ve konumlandırmıştır. Neredeyse bütün hayatı boyunca bir Garpçı gibi yaşamaya, düşünmeye, hareket etmeye çalışmış; Garptaki bir memlekete, özellikle Paris'e gitme istediğiyle yanıp tutuşmuştur. Ve sonunda bir şekilde kendini Paris'e atar. Yaşı elli ikidir.

Garpçılık tek başına Tanpınar'ı tanımlayamaz. Fakat nedense Tanpınar'da ve onun çağdaşlarında Batı bir kurtuluş olarak görülmüş. Bu yüzden neredeyse hepsi Tanpınar gibi arafta yaşamıştır. Tanpınar'ın arafta kalışı dikkat çekici. Çünkü onunkinin sanatsal ve düşünsel tarafı vardır. Hem de ağır ve güçlü bir şekilde. Çağdaşları arasında Tanpınar kadar birikimli ve velut ikinci bir isim neredeyse yoktur. O yüzden olsa gerek Türk edebiyatında Tanpınar kadar güç anlaşılan ikinci bir isim de yoktur. Örneğin Peyami Safa akla gelebilir. O da velut bir kalem, birikimli bir yazar, kendi kendini yetiştirmiş. Fakat 'On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi' diye bir esere imza atmamış. Tanpınar'ın mütefekkir tarafı, bir de bu şekilde akademik denilecek, fazlasıyla bilgiye dayanan çalışmalarıyla güçlenmiş.

ARAFTA OLAN BİR YAZAR

Arafta kalışı biraz açalım. Tanpınar ve eserleri ne tam garptır o ne de tam şark. İdeli ve meyli Batı olsa dahi. O, Paris'e gitmiştir ama elli iki yaşında. Ama gitmiştir işte. Bu, Batı'ya olan güçlü meylidir. Elli iki yaşı ise buruk, büyüklüğü mazide kalan ve ancak mazinin hayali kurularak hissedilen Doğu'dur. Paris sevincini, Paris'e geç yaşta gelmiş olmanın burukluğu yaralar. Diğer ifadeyle Batı'ya olan yönelim ve meylini, İstanbul'da doğmuş olmak, örneğin Dede Efendi veya Şeyh Galip'in değeri anlamak yaralar. Bu yüzden ne tam olarak sevinebilir ne de kahrolabilir. Tanpınar kendini ne tam anlamıyla maziye verebilir, ne de şimdiye. Yahya Kemal'i bile bir baba olarak sevmeye başladığında, asıl babasına haksızlık ediyor korkusuyla kıvranır. Asıl babası Doğu'dur, Yahya Kemal ise Batı. Bu yüzden kalbinde ne asıl babasına ne de Yahya Kemal'e gerektiği kadar yer verebilir. Tanpınar'ın çok değişik türlerde eser vermesinde de bu araf durumunu yakalayabiliriz. Belki de o Yahya Kemal gibi şiirde büyük bir başarı gösterebilmiş olsaydı 'Huzur'u yazmayacaktı, romancılığa bulaşma gereği duymayacaktı. Bu yüzden kendini ne tam bir şair olarak görebildi ne romancı ne de edebiyat tarihçisi. O yüzden Paris'te başlayan 'Geç Kalmış Adam' İstanbul'a dönüş yapar. Şimdinin içinde düşünce, çağrışım ve maziyle birlikte yaşar. Maziyle şimdi arasında…

YAHYA KEMAL ALGISI

Kitabın ilk iki bölümü önemli, çünkü sonraki bölümlerin çekirdeğini oluşturur. Elli iki yaşındaki Tanpınar'ın Paris'e gelişiyle başlayan ve bir hayat muhasebesi şeklinde devam eden ikinci bölümden sonra, Tanpınar'ın on yedi yaşında Antalya'dan İstanbul'a gelişini okumaya başlarız. Örneğin ilk bölümde Tanpınar, Yahya Kemal'in kendisi üzerindeki tesiriyle ilgili uzun uzun düşünür. Çok ağır, şiddetli bir baş ağrısı eşliğinde. Yahya Kemal'in, yani hocasının kendi hayat, düşünce ve eserleri üzerinde ne gibi etkilerinin olduğu, bu etkilerin nelere yol açtığı, ne olması gerektiği, hangi olasılıkları bertaraf ettiği ve sonuçta kendisini mesut mu yoksa bedbaht mı ettiği üzerinde durur. Üçüncü bölümden itibaren bu hesaplaşmaya Tanpınar'ın nerelerden geçerek geldiğini okumaya başlarız. Yahya Kemal'le kol kola girmiş bir Tanpınar'ın İstanbul'u adım adım dolaşması gibi, o günlerin fikir akımlarıyla birlikte, Batı edebiyat ve felsefe, Türk tarih ve edebiyatı duraklarına doğru ilerlediklerini.

Doğrusu Tanpınar'ın yaşadığı döneme ilgi duyan herkesin heyecanlanarak okuyacağı sayfalardır bunlar. Yahya Kemal, Yakup Kadri, Halide Edip, Necip Fazıl… ve daha ismini saymadığımız nice edebiyat dehasının ortak maceraları. Sanki Tanpınar'da toplanmış; bir roman, beste veya şiir olarak yaşanmış ve bütünlüğe ulaşmış. Sefa Kaplan'ın romanında bu bütünlüğü yakalayabiliyoruz. Düşünceden şiire, şiirden medeniyete, medeniyetten İstiklal Harp'ine, oradan tekke ve zaviyelere, tambur taksiminden Mevlevihanelere… bir dönem.

'Geç Kalan Adam'ın ikinci bölümünde Tanpınar'dan Sefa Kaplan'a gönderilen mektupları okuduk. Bu mektuplar sadece Sefa Kaplan'a yazılmamış, Tanpınar'dan günümüz okuyucularına, yani 2013 yılına da yazılmış. Onun gözünden günümüz olay, edebiyat ve düşünce dünyasına bir bakış mahiyetinde. Sefa Kaplan'ın başarısı burada gizli. Bu canlılığı ve ince ayrımı yakalayabilmiş ve kitabında akıcı bir şekilde işlemiş. Hem Tanpınar sevenleri hem de merak edenleri için 'Geç Kalan Adam' -abartarak söyleyecek olursak- bütünüyle Tanpınar'dan bir mektup, aynen onun eserlerinde olduğu gibi düşünce yönü ağır, estetik yönü ise hiç ihmal edilmemiş.

Kitabın Künyesi:

Geç Kalan Adam Ahmet Hamdi Tanpınar

Sefa Kaplan

Doğan Kitap

Kasım 2013

563 sayfa