T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| R Ö P O R T A J | 6 HAZİRAN 2006 SALI | ||
|
|
Peş peşe ortaya çıkan çeteleri 'Susurluk düzeninin devamı' olarak niteleyen Fikri Sağlar, "12 Eylül Anayasası açıkça, derin devletin güçlü hale getirilebilmesi için yazılmış bir anayasadır" diyor.
Çeteler daha önce de vardı. 99-2002 arasında benzeri birçok olay yaşandı ama hiçbirinde Susurluk'la ilgi kurulmadı. Bu bir düzen. Susurluk düzeni. Türkiye hukuk devleti olmaktan çıkarıldığı içindir ki çetelerin sayısı ciddi şekilde artmaktadır. Ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kaldığı için de, çetelerin organize suç işleme sektörleri çoğalmakta, çeşitlenmektedir. Türkiye'nin kayıt dışı ekonomisi, gayri safi milli hasılasına aşağı yukarı denk. Böyle olunca iki Türkiye var demektir. Bir farkla: Legal ekonomideki Türkiye 70 milyon, illegal ekonomideki ise 7 bin. Aradaki uçurum büyük.. Çetelelerin sosyal, siyasal, hukuki, ekonomik, psikolojik birçok katmanı var. İşin çok boyutluluğu neden dikkate alınmıyor? Biz çetelerle, çetelerin siyasal etkileriyle ilgileniyoruz ama ortaya çıkardığı kara parayla, kara paranın ortaya çıkardığı güç ve o gücün ülkenin yönetimindeki etkisini, yurttaşların yaşam standartlarıyla ilişkisini hiçbir zaman kurmuyoruz. Sıkıntı burada. Çete basit bir, Başbakan'ın evinin krokisinin çizilmesi ya da Susurluk çetesi gibi alınmamalı. Bu Türkiye'nin çağın değerlerinden uzaklaştırıldığı bir konu. HUKUKÇULUK DEĞİL GUGUKÇULUK Demokratik hukuk devletinde, devlet adam öldürebilir mi, devlet adına adam öldüreceklerden bir birim oluşturabilir mi? Mümkün değil. Olamaz. İspanya, İtalya, Fransa, Hollanda gibi NATO üyesi ülkeler soğuk savaşın bitmesinin ardından, gerçek hukuk devletine dönebilmek için illegal örgütlerini tasfiye ettiler. Ona uyanları da cezalandırdılar. Biz niye yapamadık bunu? Biz hukuk devleti olabilmek doğrultusundaki ısrarımızı kaybettik. Türkiye'de demokrasi oyunu var, hukukçuluk yerine gugukçuluk oynanıyor. 12 Eylül Anayasası da önemli burada. 12 Eylül Anayasası, hakları gasp eden, sınırlayan bir anayasa olmanın yanısıra açıkça derin devletin güçlü hale getirilebilmesi adına yazılmış bir anayasadır. Neden? Bunu nereden çıkarıyorsunuz? Bir ülkeyi yöneten üç önemli erk vardır. Yürütme, yasama, yargı. Bugün baktığınızda yürütme, yasama ve yargı organının üstündedir. Yürütme, yasama organı içinden çıkar, onun en büyük parçasıdır. Dolayısıyla yasama yürütmenin emrindedir. Yasama yürütmeyi denetler, yürütme yasamayı denetlemez. Ayrıca yürütmenin iki unsuru; Adalet Bakanı ve müsteşarı yargıyı bağımsız kılan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun üyesidir, söz sahibidir yani. Yargıç ve savcılar, yürütmeden icazet almak zorundadır. İşte bu yapı 12 Eylül Anayasası'nın doğurduğu bir yapıdır. KIRMIZI KİTAP ANAYASA'NIN ÜZERİNDE Yürütme, yasama ne kadar bağımsız peki? Meclis Başkanı Bülent Arınç, 'kırmızı kitap' denilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin, Meclis'in dışında ve her şeyin üstünde olduğunu söylemişti. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi bağlayıcı bir belgedir. Anayasa'nın da üzerindedir. Bu belgeyi Milli Güvenlik Kurulu hazırlar. Milli güvenlikten sorumlu olanlar, "Biz güvenlikle ilgili kısımları söyler, öneride bulunuruz. Bunu uygulayacak ya da uygulamayacak olan hükümettir" diyor. Doğrudur ama denilen olmuyor, bu işlemiyorsa başka bir şey var demektir. Nedir o başka bir şey? Siyasi iradenin güçsüzlüğü. Halk kurum olarak en fazla Silahlı Kuvvetler'e güveniyor. Siyasileri alt sıralara düşürüyor. Diğer taraftan da o siyasileri seçip beni yönet diyor. Yönetemeyene kızıyor ve seçimde bir başkasını Meclis'e gönderiyor. Bu çelişkiyi yaratan ortam, hukuksuzluğun ta kendisi. Bu çelişki, Danıştay cinayetindeki ya da Atabeyler çetesindeki gibi yanlış bilgilendirmeye, böyle bir düzenin oluşmasına yol açıyor. Ben, demokrasinin, hukukun olmadığı, derin anlayışın, Anayasa'nın üzerindeki belgelerin geçerli olduğu ortama 'Susurluk düzeni' diyorum. Arkasındaki güce de 'derin ilişkiler'. TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLARI EŞİT DEĞİL Kimdir bunlar, bu gücü kullananlar? Kim oldukları konjonktüre göre ortaya çıkanlardan görülüyor. Son örneklere bakalım: Van Savcısı, hazırladığı iddianamede Kara Kuvvetleri Komutanı'nın adı geçtiği için görevden alındı. İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun da, bir demokraside en üst kurum olan, yürütmeyi denetleyen, yargının işlemesini sağlayan, laik demokrasinin, sosyal hukuk devletinin ta kendisi ve en yüce organı olan, halk adına görev yapan parlamentonun üyelerine bildiklerini anlattığı için görevden alındı. Kimsenin güvencesi yok. Birisi silahla ya da gücüyle herkesin üstünde, her istediğini yapabilecek demektir. Yapıyor da. Durum bu. Bu iki örnek çok önemli. Genelkurmay, adları geçmesine rağmen Şemdinli davasında Yaşar Büyükanıt'ın, Susurluk davasında Veli Küçük'ün yargılanmasına izin vermemişti... Anayasa'da yazılı olan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları yasalar önünde eşittir, ibaresi geçerli değildir. Türkiye'de bir askeri bir de sivil yargı var. Bir ülkede iki hukuk düzeni varsa üçüncü ve dördüncü düzenler de kendiliğinden var demektir. Bürokrasinin de kendi içinde bir hukuk düzeni vardır. Kurumlar memurlarının yargılanmasını istemeyebilirler. Sadece askeri değil başka bir kamu görevlisini de kolay yargılayamazsınız. Dokunulmazlıkları vardır. Hukuk devletinde bu olmaz oysa. Bir başka dokunulmazlık da 'devlet sırrı' dokunulmazlığı. Yaptıkları işin devlet adına yapıldığını, çok önemli ve sır niteliğinde olduğunu söyleyenler kimseye hiçbir açıklama yapmazlar. Yargı da bir şey soramaz. Oysa devlet sırrı kararını veren kişinin ta kendisidir. Susurluk fotoğrafına çok iyi bakmak lazım Çetelere baktığınızda gördüğünüz fotoğraf nedir? Bu, Susurluk düzeni. Ben size Susurluk'taki trafik kazası resmini göstereyim: Araba Mercedes. Makam arabası yani devlet. Mercedes'i süren Hüseyin Kocadağ. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik görevlisi. Üzerinden Zaire İstihbarat Örgütü'nün silahı çıkıyor. Bir makam aracının koruma koltuğu ön sağ koltuktur. Ön sağ koltukta yani koruma koltuğunda bir milletvekili var: Sedat Bucak. Kimi koruyor? Arka koltuktakini. Arka koltukta kim var, kimi koruyor? Katliam sanığı, uyuşturucu kaçakçısı, devletin kimliğini taşıyan bir katil olan Abdullah Çatlı'yı. Yanında da sevgilisi, imam nikahlı karısı ya da başka bir ticaretin erbabı var. Arabanın bagajından kaçak susturucu silahlar çıkıyor. Fotoğraf bu. Ardındaki arabada da Haluk Kırcı gibi yine bir katliam sanığı, polisle yan yana oturuyor. Polisle polisin aradığı suçlu yan yana. Bu fotoğrafı vatandaş da görüyor ama bir türlü arkasında kim olduklarını, ne yaptıklarını yazamıyor. Koruma kalkanları var çünkü. Devlet bunu resmen kabul etti aslında. Evet, Kutlu Savaş bunları devlet raporuna yazdı. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, raporun açıklanmasını "devlet sırrıdır" diye engelledi. Gerekçe olarak da şunu dedi: "Devlet yine aynı yöntemi kullanmak zorunda kalır, o nedenle ifşa edilemez." Rapor 98'de çıktı. O günden bu güne raporla ilgili hiçbir şey yapılmadı. Tüm dünyada geçen yüzyılın en büyük yolsuzluk olayı Lockheed skandalı, Japon başbakanından Hollanda prensine kadar birçok kişiyi yerinden etti. Bir tek Türkiye'de fail olarak siyasetçi ya da bir başkası bulunamadı. Sebebi de Amerika'nın göndermiş olduğu isim listesinin şifresinin kaybolmuş olmasıdır. Susurluk kazayla açığa çıktı. Başka çeteler de çoklukla başka tesadüflerle. Bunca tesadüf olur mu? Türkiye tesadüfler ülkesi gibi gösteriliyor ama öyle değil. Bilinçli siyaset güdülüyor. Türkiye'de demokrasi oyunu oynanıyor. İklim uygun olunca mantar gibi çete ürüyor. Ölüp ölmediği belli olmayan biri var: Yeşil. Maviler, sarılar, kırmızılar olmadığını nereden biliyoruz? Eşref Bitlis'in uçağı düşüyor. Oraya giden ilk kişi JİTEM'in başı Cem Ersever. Ve MİT Müsteşarlığı'nın önündeki caddeye Cem Ersever adı veriliyor. Ve bu cadde Eşref Bitlis'in uçağının düştüğü yere yakın. Bunlar tesadüf mü? İlk defa bir Genelkurmay Başkanı'nın Doğan Güreş'in isminin garnizondan silinmesi tesadüf mü? Bunları hep sorgulamak lazım. Çeteler 1999-2000'de arttı Tarihsel açıdan baktığımızda çeteleşmenin özellikle arttığı bir dönemimiz oldu mu? Ortam her zaman müsait ama 1999-2000 arası çeteler açısından en rahat dönemdi. Bu yapının ortaya çıkardığı isimler bakan dahi oldular. Susurluk'un peşi ise hiç aranmadı. Peki ya en fazla ve en rahat faaliyet gösterdikleri dönem ne zamandı? 1990'lı yılların başı. PKK konjonktürüne karşı mücadele ve sonrasında, meşru organlar gayri meşru organlarla birlikte hareket ettiler. Şemdinli de onun suçüstü yakalanışıdır. Bu böyle devam edip gidiyor. Tehlike de oradan kaynaklanıyor.
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |