T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| R Ö P O R T A J | 6 AĞUSTOS 2006 PAZAR | ||
|
|
Bazıları akşama kadar Allah'a yalvarır. 'Onu ver, şunu ver, araba ver, ev ver.' O kadar milyar insanız bu dünya üzerinde. Ayıp bu kadar çok şey istemek ayıp ya. Bir de ben çok iyi unuturum. Ama artık insan diyeti yapmaya başladım
Çoktandır albüm yapmıyordunuz 2005 yılının başında 'İşte Öyle Bir Şey'i yeniden çıkardım. Bu albümde unutulmayan 20 şarkıma yer verdim. Bu albümüm CD ortamında yoktu çünkü. Şarkıları yeniden okumadım, plaktaki gibi yani orijinal haliyle çıkardım. 'İşte Öyle Bir şey', 'Bir de Bana Sor', 'İçimdeki Fırtına' içinde yer alan şarkılardan birkaçıydı. Önde Zeytin Ağaçları arkasında Yar... Bu şarkı da var mıydı. Ne güzel bir şarkıdır o... Hayır o yok. Bu Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun şiiriydi ve benim bestemdi. 'İşte Öyle Bir şey' albümünde Melih Kibar ve Çiğdem Talu ile çalıştığım 8 yılın ilk dört yılını koydum. Yani 1976 ve 1980 arasındaki 20 şarkıyı koydum. 1980-83 arasında yaptığımız şarkıları da bir ikinci albüm olarak belki sonbaharda çıkarmayı düşünüyorum. Bunlar artık bizim koleksiyon albümlerimiz. Müzikseverler, çocuklarına, torunlarına dinletsin diye bunlar piyasada olmalı. Bundan önceki albümüm 'İbadetim'di. Neden ibadetim? Güle sormuşlar 'Niye kokarsın. Bu benim ibadetimdir' demiş. İnsanın severek tutkuyla yaptığı işi ibadettir. Böyle bir hadis de var. Yani evden sabah çıkıp kimseyi kandırmadan, aldatmadan akşam evine dönmek bir ibadettir. Benim için de şarkı söylemek bir ibadet. Bu kadar kendimi huzur içinde hissettiğim ve bu kadar sanki bu dünyaya bu işi yapmak için geldiğine inandığım bir başka iş yok. Onu için bu adı koydum. Bir de 'İbadetim' adlı bir şarkı vardı albümde. O şarkıyla da örtüştü bu düşünce. Bu albümde oğlunuzla çalışmıştınız, değil mi? Albümde 'Baba-oğul' diye bir şarkımız var. Murat kendi albümüne de koydu şarkıyı. Biz beş yıl önce baba-oğul konserleri yapmıştık. Toplam 20 konserdi. Kuşak çatışmalarını şarkılarla anlatan konserlerdi bu. Ben, bizim zamanımızı anlatıyordum o günümüzü anlatıyordu. Peki kuşak çatışmanız oluyor mu? Oluyor tabii. Olması gerekir ki sağlıklı olsun. Ama anlaşan bir baba-oğuluz. Fakat kendi farklılıklarımızı bilerek anlaşan bir baba-oğuluz. Gençlerin bizim gibi düşünmeleri mümkün değil; farklı olmaları gerekir. Ama geçmişten geleceğe uzanan bir yoldur sanat. Kültür, bilim her konuda geçmişten geleceğe uzanmayı bilmek gerekir. Yani geçmişi iyi bilmek gerekir. Günü iyi kavramak, geleceği oluşturmayı sağlar insanlara. Geçmişini iyi bilmeyen, gününü de kavrayamaz, geleceğini de elinde tutamaz. Bu köprüyü nasıl kuruyorsunuz? Şimdi günümüzde kültür sanattan bahsetmek istiyorum. Özellikle televizyonlarda kullan-at mantığına yönelik her şey. Çocuklarınıza bir kere kültür sanat adına yapılan güzellikleri tanıtmanız gerekir. Onları anlatmanız ve o değerlere sahip çıkmalarını sağlamanız gerekir. O değerlerle yetişen çocuklar tabii ki günümüzün temposunu, volümünü, günümüzün çizgisini, alışkanlıklarını bu değer üzerine taşıyacaklardır. Ama önce o değerleri öğrenmeleri gerekir. İşte biz onu öğretiyoruz. Biz diyoruz ki, 'Bak evladım, bu tarihte bu bunu yapmış. Bizim zamanımızda bizim hocalarımız vardı bunları yaptılar. Bu böyle oldu...' Onu öğrettiğiniz zaman çocuk da onun üzerine kendi değerlerini inşa eder. Tabii tutucu olmamak gerekir. Sanat bir maceradır, uçsuz bucaksız nereye gideceği bilinmez. Orada yüreklendireceksin çocuğu ve ileriye dönük 'hadi aslansın sen' deyip yola koymak gerekir. Murat'la bir söyleşi yapmıştım. Bu söyleşide ilk gözüme çarpan mütevazı duruşuydu. Çocuklarınızın bunu yakalamaları için neler öğrettiniz? Biz çocuklarımıza şımarık olmamalarını, herkese sevgi ve saygıyla yaklaşmalarını öğrettik. Bizim için insan anlamında hamal da birdir, başbakan da, cumhurbaşkanı da birdir. Ve onlara, herkesle oturup konuşmayı, yeyip içebilmeyi öğrettim. Bu önemli bir şey; çünkü varlık oldukça, şöhret oldukça bu şöhret ve varlık insanları halktan koparıyor. Ben rahat bir insanım. Her yerde halkın içine girerim, otururum konuşurum. İnsanlar da beni kendilerinden görüyorlar. Yoldan geçerken 'Erol abi saat kaç?' diyorlar. Selam vermeden gelir geçer (Gülüyor)... Aile gibiyiz biz... Kolay değil. Ben sizin doğumunuzda belki bir şarkım annenize fon müziği olmuştur. Sonraki ilk sevdalarınızda, üzüntülerinizde sıkıntılarınızda bizim şarkılarımız size teselli olmuştur. 37 yıl oldu. 37 yıldır beni insanlar biliyor ve bildikleri gibi de biliyorlar. Güler yüzlüsünüz. Hayata hep bu pencereden mi bakarsınız? Hayatta en önemli şey neşedir. En önemli değerlerden biri neşedir. Bu neşeyi yitirmemek gerekir. Gençlikte insan neşeli oluyor ama yıllar itibariyle, yıllar geçtikçe neşesiz insanlar haline gelmişiz. Yani hiçbir kural, hiçbir öğreti insanın neşesini bozmamalı, onu hep korumalı ve muhafaza etmeli. Neşemi korumak için çok özen gösteriyorum. Ne yapıyorsunuz bunu gerçekten öğrenmek istiyorum? İnsan sağlığı, ruh ve beden olmak üzere ikiye ayrılır. Ruh sağlığı, beden sağlığı kadar önemlidir. Hatta, daha önemli. Ruhu sağlıklı olmadıktan sonra bedenin sağlam ama kafa gittikten sonra hiçbir işe yaramaz. Onun için çok önemlidir ruh sağlığı. Ruh sağlığı bozulmuş insanın bakışı değişir. Şimdi, ruhumu korumaya çalışıyorum. Ne yapıyorum. Zaman zaman insan perhizi yaparım; insan diyeti yani. Yani istemediğim insanlarla bir araya gelmem. Bu kişilerle iş de yapmam. 20 yıl mimarlık yaptık. İstemediğimiz insanlarla sevmediğimiz adamlarla iş yapmıyorduk. Bize iş getiriyor, para getiriyor ama yine de, 'yoğunuz' deyip geri çeviriyorduk. Hissediyoruz ki üzüleceğiz, kırılacağız. Müzik adına da kendimi korumak için, bir söz vardır çok beğenirim; 'İstediğim her şeyi yapacak kadar varlıklı değilim ama istemediğim bir şeyi yapmayacak kadar varlıklıyım'. İnsanın kendisini koruyacak bir parası varsa köşede istemediğiniz işleri yapmayacaksınız. Bu insanı çok yıpratır. Şu anda insan diyeti yapıyor musunuz? Yapıyorum tabii. Doğa içinde yaşamak müthiş bir şey. Mutluluk bu. Sonra ben unuturum. Çocuklar neden mutludur, unuttukları için mutludur. Ben ilk yaşadığım o tatsız olayı siler atarım kafamdan. Adını bile hatırlamam o insanın. Çok güzel unuturum. Kin de tutmam. Çünkü, kin, yürekler için çok ağır bir yüktür, onu taşımak çok zordur. Olumsuz şeyleri siler atarım. O kadar çok olumlu şey var ki, onları buldunuz mu zaten... Tabiî hep de böyle gülen adam değilim, benim de sıkıntılarım var. Peki bu kadar pozitif bir insanı ne sıkar? Beni hastalık üzer. Allah'tan bir tek şey dilerim; 'Ya Rabbim çaresiz bir hastalık verme diğer hepsini biz yaparız' derim. Bazıları akşama kadar Allah'a yalvarır. 'Onu ver, şunu ver...' O kadar milyar insanız bu dünya üzerinde. Ayıp bu kadar çok şey istemek ayıp ya... (gülüyor). Bir de arsızlık var; 'Allah'ım bir araba ver, bir ev ver, yazlık ver, kışlık ver bilmem ne ver'. Ayıp, bu gerçekten ayıp. Böyle şey istenmez. Mehmet Ali Erbil'in programı gibi olur yani. Biz Allah'ın kuluyuz ama dilenci değiliz. Ben Allah'tan 'Ya Rabbi bana sağlık ver çocuklarıma aileme sevdiklerime çaresiz dert verme, diğer hepsini ben yaparım. Sen bana sağlık verirsen ötesini ben hallederim' diyerek dua ederim. Ama biraz iyi hallederim ama biraz kötü hallederim. Burada ne devreye giriyor, hırs dedikleri şeyden arınmış olmak gerekiyor. Haline vaktine şükür edeceksin. En büyük güç kendine yetmektir
Siz 70'li yılların ruhunu taşıyorsunuz. O zamanlar insanlar daha mı iyimserdi? Şimdi zamanın ruhu açısından bir fark var. O zamanlar gençler ülkeyi kurtarmaya kalkmıştı. Ama sağdan, ama soldan insanlarda çok büyük sorumluluk duygusu vardı. Öğrenciler gençliklerini yaşayamadılar, o olayların içine girdiler. Tabii sonunda saçma sapan yere gitti iş. Tatsız bir terör boyutuna ulaştı ama öğrenciler ülke sorunlarıyla ilgiliydiler, dünyayla ilgiliydiler, 70'lerin ruhu böyleydi. Sevgiler ve aşklar da daha uzun soluklu ve anlamlıydı. Şimdi günümüzde bir bilgisayarı alıp da evine getirdiğinde ambalajından çıkarıp koyduğunuz zaman eskimiş oluyor. Yeni bir ürün çıkıyor öğleden sonra. Dolayısıyla her şey kullan-at mantığıyla gidiyor. İlişkiler de böyle dostluklar da arkadaşlıklar da böyle. İnsanlar çok bireysel. Tüketim çok. Aşırı tüketim ve rekabet var. Giderek daha mutsuz bir toplum mu olduk yani? Mutluluk başarıya endeksli. Başarırsa mutlu, başaramazsa mutsuz. Ve o modern insan, bu anlamda mutsuz. Sahiplenme duygusu çok yüksek. Çok sahip olma duygusu bence güçsüzlüktür. O kadar çok güç istediğiniz zaman ve de aldığınız zaman o gücü yitirmemek için, elinizden kaçırmamak için eğilip bükülmeye başlarsınız. Bence en büyük güç, belki de kendi kendine yetecek bir hayatın olmasıdır; eğilip bükülmeden dosdoğru hayatını sürdürebilmektir. Haline vaktine şükür edeceksin. 60'ların 70'lerin ruhu böyleydi. Günümüzün ruhu da kullan ve at üzerine. Siz o dönemi yaşayan bir kişi olarak bu değerleri nasıl korudunuz? Bir kere aile değeri yapısı çok önemli. Benim ailemde de eşimin ailesinde de güzel bir birlik var. Eş seçerken bir ahengin olması çok önemlidir. Bizim ailemizde böyleydi. Babam otoriterdi; fakat şefkatli ve sevgi doluydu. Bize dürüstlüğü, doğruluğu gereksiz konuşmamayı, birçok şeyi verdi. Baba çok önemli. Az konuşan ve konuştuğu zaman da doğru konuşan bir baba modeli. Böyle bir modelimiz vardı. Annemiz de her şeyimizle ilgilenirdi. Nerede yaşardınız? Ben İstanbul'da doğdum. Çocuklarının eğitimi için Van'dan göç etmiş ailem. 1940'lı yıllarda gelmişler. Beş erkek kardeşiz. Bizi iyi okullara yazdırdılar. Biz de çocuklarımıza bunları öğütlüyoruz. Çocuklarıma hiç yasak koymam. Sadece arkadaşlarını getir görelim derim. Bağırıp çağırdığın zaman çocuk kaçar. Siz çocuklarınıza zaten fazla bir şey anlatmıyorsunuz. Yani akşam yemekleri önemlidir evde. Ne yaptınız ne ettiniz diye masada konuşulur, sohbet edilir. Zeten çocuk bunu göre göre alışır. Birbirimize çok bağlı bir aileyiz. Bizim gibilere araba çarpar; trafikte ölür...
Mimarlık alanında da çok başarılıydınız. Hâlâ devam ediyor mu? Şimdi artık yapmıyoruz. Biz 1986 yılında eşimle beraber açmıştık ofisi. 1972 Güzel Sanatlar Akademisi mezunuyuz. Yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi. Eşimle aynı üniversiteden sınıf arkadaşıyız; sonra ben akademik kariyer için üniversitede kaldım. Üniversite yıllarında şarkı söylüyor muydunuz? Tabii tabii albüm çıkarıyordum. Üniversiteyi iyi ki bırakmamışsınız... Evet doğru. Bırakmadım. Sonra şarkılar çok ısrar edince akademik kariyeri bıraktım. Burada ama bir keşke yok tabii. Çünkü sonraları mimarlığı da devam ettirdim. Fakat üniversitede eğitimci olarak kalmış olsaydım şimdi profesör olacaktım. O dönemdeki arkadaşlarımın hepsi şimdi profesör oldular çünkü. Ama müzik kariyerim pırıl pırıl oldu. 1986 yılında mimarlık büromu açtım. Bu tarihe gelinceye kadar çok yoğun şarkı söyledim. Hâlâ devam ediyor ama çok fazla iş yapmıyoruz. 20 senede çok iş yaptık. Bu sene The Plaza Oteli'nde haftada bir gece program yapmaya başladım. Ali Saydam 'Senin sesinle insanlara dokunman gerekir' dedi. Bütün kış ordaydım. Bu kış da olacağım. Şimdi artık ismimi ve kendimi korumam lazım. Televizyon programlarına çıkarken bile çok seçiyorum, öyle çıkıyorum. Ne kadar enerji dolusunuz. Bu formu nasıl koruyorsunuz? Çünkü hep aynısınız. Sağolun. Birincisi genetik. Aileden gelen miras. Benim anne memleketim Rize. Baba memleketim ise Van. Anne tarafımda çok uzun ömürlü insanlar var. 104 yaşına kadar yaşayan bir ballı ninemiz vardı. Dedemin annesiydi. Dedem, anneannem. 90 küsur yaşına kadar yaşadı. Genetik miras iyi ama yalnız genetik mirasla da olmuyor. İnsanlar sağlıklarına, otomobillerine baktıkları kadar bile bakmıyor. Ben buna dikkat ediyorum. Hastalandıktan sonra ne yersen ye. Otla motla düzelmez hastalık. Yaşam boyu ot yersen hastalanmazsın ama hastalandıktan sonra otla geçiremezsin sonra ilaçlara geçersin. Spor da yapıyorum. Yürüyüş de yapıyorum. Yüzüyorum. Yediklerime dikkat ediyorum. Dışarıda bir şey yemem. Dondurulmuş ve konserve ürünler hiç yemem. Taze şeyler yerim. Tereyağı yemem mesela. Bizim gibiler trafikte ölür, karşıdan karşıya geçerken araba çarpar... Not defterimden Erol Evgin'in evinin bulunduğu Polonezköy'e gidiyoruz. Oturur oturmaz bir fıkra anlatıyor. O güzelim anlatımıyla hoş bir selamı, bizi gururlandırıyor. 'Evet' diyorum kendi kendime, bu işte yıllarca zirvede olmanın formülü bu. Öğretim görevlisiydi İstanbul Moda'da doğan Erol Evgin, İstanbul Erkek Lisesi'ni, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü'nü bitirdi. Bir süre üniversitenin öğretim kadrosunda görev aldı. 1969 yılında, sözlerini kendi yazdığı "Sen" ve "Eski Günler" adlı bir single ile müzik dünyamıza "merhaba" diyen sanatçının bu çalışmasını plaklar, radyo ve TV programları ve konserler izledi. Bunları biliyor musunuz?
|
![]()
![]()
| ||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |