Nasıl bir demokrasi, nasıl bir Türkiye?

Türkiye Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığıyla yeni bir döneme girmek üzere. Her konuda olduğu gibi bu konuda da, beklentiler, tahminler itibariyle ağır bir kutuplaşma yaşıyoruz.

Bir yanda Türkiye'nin yeni hedeflere ve reformlara taze bir güç ve kurumsallaşma düzeni üzerinden gitmesini bekleyenler var.

Öte tarafta anayasa ihlallerinin başladığını ve fiili başkanlık sistemiyle iktidarın kişiselleşmesinin derinleşeceğini öngörenler.

Bunlar sadece iki görüş değil, aslında gerçeğin iki yakası...

'Birinci açı'dan baktığınız zaman karşınıza renkli, kısmen neşeli, ama kesinlikle renkli bir görüntü çıkıyor. Bu sosyolojik bir açıdır. Demokrasiyi (eşitlik, özgürlük, adalet arayışlarını) daha çok ekonomik, kültürel, sosyal unsurlar etrafında resmeder. Tarihsel, simgesel ve sınıfsal yer değiştirmelerin, eşitlenmelerin, iç içe girmelerin yaşandığı, Kürtlerden dindarlara varoluş sahalarının ve özgürlük alanlarının genişlediği bir manzaradır bu.

Ciddi sosyolojik dönüşüm manzarası...

Hiç bir tartışma, siyaset ve siyasi iktidar üzerine hiç bir mülahaza bu görüntüyü ortadan kaldırmaz.

Bu çerçevede kök-siyaset, kimlik-kamusal alan ilişkilerin görece özgürleşmesi, görece bir açık toplum düzenine doğru ilerlemesi Türkiye'nin 10 yılının kalıcı girdilerinden birisidir... Bu girdinin arka planında farklı kesimler arasında, bugün konjonktürel siyasi kutuplaşmaların perdelediği, toplumsal etkileşimin ve sentezin varlığı, bir tür toplumsallaşma süreci bulunmaktadır. Buna bağlı olarak seküler, dini, geleneksel ve modern değer sistemlerinin aynı kişi tarafından tüketildiği iç içe geçmeler yatmaktadır. Kimlik-tarih karşılaşması, gayri müslimlerin keşfi, cumhuriyet döneminin yeniden okunması, verili kimliğin şeffaflaşması arayışı yine burada yerini almaktadır.

Bu toplumsal öykü siyasi mücadelelerden bağımsız ele alınamaz. Bu mücadeleler içinde her halde siyasi iktidara hatırı sayılır bir yer ayırmak gerekir.

Orta sınıfın nüfus içindeki payını 2001'den 2012'ye yüzde 21'den yüzde 41'e çıkaran ekonomik ve sosyal politikalar, kemalist vesayetçi düzeni ters yüz eden demokratikleşme politikaları ve bunun doğrudan sonucu olarak şekillenen toplumsal özgüven iklimi siyasi iktidarın değişimle ilişkisinin üç temel kanalını oluşturur.

İkinci açı, kişiselleşme hallerinin, iddialarının, tartışmalarının yer aldığı açı, aynı zamanda ikinci Türkiye'nin açısı ise ülkede AK Parti döneminde iyice derinleşen gelenekleşmiş 'hakim yönetim tarzı''na, buna ilişkin 'normatif değerler' ile 'siyaset ve demokrasinin kurumlaşma düzeyi'ne ilişkindir.

Sık söyleriz, ülkenin, özellikle AK Parti'nin siyaset tarzı temel olarak ataerkildir.

Ataterkil tarz kurumsallaşma yerine şahsileşmeyi, liyakat yerine sadakatı, bu çerçevede hükümranlık aracı olan siyasetin kendi dışında basından iletişime, kültürden hiç bir alana özerklik bırakmamasını ifade eder. Ekonomiden yönetime cemaatçi değerlerin yönlendirdiği yolsuzluklara da zemin hazırlayan enformel ilişkilerin yoğun olduğu bir siyaseti üretir.

Toplumsal değişim istikametinde güçlü ve zımni toplumsal ittifakların oluştuğu, bu çerçevede siyasi iktidar açısından başarı dozunun yüksek olduğu ve bölge konjonktür rüzgarının arkadan estiği dönemlerde bu 'tarz', özgürlük kapılarını kapatma yerine açmış ya da böyle algılanmış, yine algıda 'güç-başarı-demokrasi' arasında doğrudan ilişkiler kurulmuştur.

Bu tablo, 2011 sonrası olduğu gibi yeni toplumsal beklenti ve taleplerin devreye girdiği ve karşılıksız kaldığı, başka ifadeyle toplum-siyaset ilişkilerinin daraldığı, tıkandığı dönemlerde ise özgürlükler alanını daraltan, siyasetin toplum üzerindeki denetim ve baskısını besleyen durumlara yol açmıştır.

Bu durum bir bakıma ataerkil siyaset tarzının ağır krizidir.

Çatışan bu iki pist aslında bir bütün oluşturuyor.

Mesele birincisinde ilerlemek, ikincisinde fren yapabilmektir...