Türk modernliği, travma, demokrasi...

Türkiye neden kimi sıkıntıları bir türlü aşamıyor?

Örneğin uzlaşma kültürü, fayda yerine ilke fikri bu topraklardan uzak duruyor?

Çağ, gücünü geçmişten almayan, yarın adına bugünü feda etmeyen, geleceği bugün içinde kuran bir anlayışın çağı...

Bu açıdan henüz ışıkla aramıza set çeken perdelerin hepsi açılmadı. Esen rüzgar dışa açık, ama mevcut yapı kimi unsurlarıyla hala içe dönük...

Sık söyleriz, yer yer geçen yüzyılın “travması”nı yaşamaya devam ediyoruz...

19. Yüzyıl’ın başından bu yana, ülke içinde ve dışında gidişat ve değişim hangi istikamette olursa olsun; değişmeyen, yeni sorunlara, yeni durumlara, yeni oyunculara şemsiye görevi yapan çatışma, mekanizma aynı...

Modernliğin “iki temel unsuru”ndan “merkezileşme”yi benimseyen, “farklılaşma”yı ise yok sayan; yani merkezileşmenin katalizörü olan bireyleşmenin önünü tıkayan, buradan hareketle devlet dışında özerk alanların oluşumunu dışlayan bir modernlik uygulamasıyla ikiye katlanan bir travma...

Bu travma Türk siyasetinin, Türk sağı ve Türk solunun öyküsü olmuştur; Türkiye’nin kaderine hükmeden partilerin varlıkları ve politikalarının özünü oluşturmuştur.

Bu travma yüzünden, sağ, tüm toplumsal eşitsizliklerin ve ahlaksal çöküntülerin faturasını Batı modernliğine çıkarmıştır. Batı’yla kültürel, siyasi temas, benzeşme, bu Türkiye’yi, sorunları mucizevi bir şekilde çözmesi beklenen “köken mitolojisi”ne, yani içe kapalı milliyetçiliğe ya da türlü köktenciliklere doğru itmiştir.

Sol ise tüm faturayı buraya, bu ülkenin kültürü ve yerel değerlerine çıkarmayı tercih etmiştir. Siyasi açıdan alabildiğine şarklılığın, kültürel açıdan alabildiğine şark karşıtlığının getirdiği yırtılma parçalı, faydacı, devletçi, değişim karşıtı bir söylemin temelinde yatmıştır.

Sonuç olarak kemalizm, islamcılık, ülkücülük, solculuk kültürel ya da ideolojik köken üzerine kurulu tepkilerle siyasallaşmaktan öteye geçmemişlerdir. Aralarındaki çatışmalarda Batı’yı, Batı modernliğinin kurumlarını parçalı ve keyfi olarak ele almışlar, referans haline getirmişlerdir.

Sokaktaki yansıma da farklı olmamıştır.

Mağdurlar birey haklarından, diğerleri devletten söz etmişler. Biri “birey hakkından hareketle bireysiz kamu düzeni söylemi”ni, diğeri “farklılaşmayı reddeden insansız bir çağdaşlık söylemi”ni yüceltmiştir. Siyaset ise kişi ve kurumların durumlarına göre bu iki uç arasında pozisyon değiştirmeleriyle can bulmuştur.

Aslında bu düzende, bu zihniyette yerel ve yerli değer mahalli; evrensel değer ise yerel olmuştur...

Çatışma zihinlerde, şarkın fiili otoritesi ile Batı’nın hayali bireyi arasında yaşanmıştır. Ülke hayali olandan uzaklaştırıldıkça içine kapanmış. Fiili olana yaklaştıkça kaosla tanışmıştır.

Bu öykü yıllarca böyle sürdü.

Hala sürüyor.

Ama ciddi kırılmalar da yaşıyor.

Mevcut siyasi iktidarın bir çok noktada bu gelenekten kopmaya çalışması, bu gelenekle mücadele etmesi buna örnek.

Ancak bu geleneğin siyasi iktidar açısından direnç, tekerrür noktaları pek çok.

Devletin tahakkümünün yerini özerk alanları emen siyaset hükümranlığına bırakması da ters açıdan bir örnek.

Ayrıca siyasi iktidar tek kıstas değil.

Ülke, siyasi iktidar kadar siyasi ve toplumsal muhalefetiyle, basınıyla, sivil kurumlarıyla değişimi solumadıkça yol almak kolay olmuyor.