Benim için Yeni Şafak

Mart 2011’de, Yeni Şafak’ta yazmaya başladığımda, sivil siyasetin vesayet altına alınacağı günlerin geride kaldığını, sırada yeni bir anayasa yapmak olduğunu sanıyordum. Bir önceki gazetem Taraf’ın ipliği pazara çıkmamış, perde arkasındakiler deşifre olmamıştı. O günden bugüne yine uzun bir mesafe kat ettik. PKK’nın başlattığı ‘devrimci halk savaşı’, sonrasında Gezi kalkışması ve en son 17-25 Aralık darbe teşebbüsünü sayesinde ne yeni anayasa yapılabildi, ne barış süreci istenilen hızda gitti ne de bürokratik oligarşi tarihin çöp sepetine gönderilebildi. Yani gönül rahatlığıyla vesayet güçlerinin bertaraf edildiğini söylemek mümkün değil, mücadele devam ediyor.

Bu mücadeleye en anlamlı katkıyı veren gazetelerden birisi de şüphesiz Yeni Şafak oldu. 1990’ların karanlık günlerinden bu yana savunduğu ilkeler her neyse onun yanında durmaya devam etti. Tayyip Erdoğan’ın muhtar ‘bile’ olamayacağının ilan edildiği günlerde, gazetenin sahibi Albayrak ailesinden, Yeni Şafak Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Mustafa Albayrak, Erdoğan’ı desteklediği için İstanbul Emniyeti’nde işkence gördü, altı ay cezaevinde yattı. Değil Türkiye, dünya tarihinde böyle bir ‘medya patronu’ var mıdır, emin değilim. Benzer şekilde Yeni Şafak, 200 polis eşliğinde basıldı. Bugünlerin çığırtkanlarından kimse ‘basın özgürlüğü’ diye bağırmadı. Vesayet sisteminin karşısında dimdik duran Yeni Şafak, o dönemin mağdurlarından  Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Ali Bayramoğlu, Alper Görmüş gibi isimlere kapılarını sonuna kadar açtı. Yeni Şafak gibi nispeten genç bir gazeteyi ‘Türkiye’nin birikimi’ yapan da sivrilmekten korkmayan bu tavrıydı.

O yüzden eski Genel Yayın Yönetmenimiz Yusuf Ziya Cömert, beni Yeni Şafak’a davet ettiğinde memnuniyetle kabul etmiştim. Bir nevi ‘eve dönüş’tü benim için bu. Bu yazıyı kâleme almak sanırım en çok da bu yüzden zor. Bugün, Yeni Şafak sayfalarında benim için ayrılan sürenin –belki de şimdilik- sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yayında ve yapımda emeği geçen öyle çok dost var ki, hangisini saysam eksik kalacak. Ancak öncelikle İdaresi altında yazmaktan onur duyduğum İbrahim Karagül’den başlamam gerek...

Bilen bilir, medya mahallesinde insan yetiştirmeye pek önem verilmez. Hele ‘bizim mahalle’, on yıllarca genel yayın yönetmenliği yapıp da arkasında baktığında yetiştirdiği üç elemanı olmayan isimlerle doludur. İbrahim Bey, bu açıdan oldukça özel bir insan çünkü göreve geldiği günden itibaren genç isimlere sorumluluk verdi, onları yetiştirdi, birebir ilgilendi, hâlâ da o çizgide devam ediyor. Nitekim benim de 2011’de, iki yıl boyunca hazırlayıp sunduğum “Muhalif” isimli programı yapmama vesile olan, beni cesaretlendiren ve ekran tecrübesini kamera arkası ve önüyle beraber deneyimlememi sağlayan da kendisidir. Başarılı yöneticiliğinin yanı sıra, bundan ötürü de İbrahim Karagül’e ayrıca müteşekkirim. 

Buna ek olarak, yazmaya başladığım günden bu yana, “Başörtülü aday yoksa, oy da yok” kampanyasından cemevleri meselesine, KCK tutuklamalarına itirazdan Uludere Katliamı’na kadar pek çok başlıkta gazetenin politikasına uymayan yazılar yazdığım da oldu, kendi köşemden iki kez gazetemin manşetini eleştirdiğim de... Ancak hiçbir seferinde ‘şu kısmı çıkarsan’ diye uyarılmadım. Bundan dolayı da ayrıca müteşekkirim.

Yazı İşleri Müdürlerimiz Ersin Çelik, İdris Saruhan ve Mustafa Kahraman’a, sekreterimiz Yonca Çetin’e, Kurumsal İletişim Müdürümüz Yavuz Yaman, güvenlikten sorumlu Aydın Ağbi’ye, çaycımız Ahmet Ağbi’ye ve tüm ekibe teşekkürlerimle... Görüşmek üzere!