Güle dair

Güle dair söylenmedik söz kalmış mıdır acaba? Herhalde vardır, “Gökkubbenin altında söylenmedik söz yoktur” dense de.
Hadi bir deneyelim.

Bülbül'ün güle olan aşkını biliyorsunuz. Bu aşkı sayısız şekilde anlayan, anlatan vardır. Yüzlerce “Gül ile Bülbül” hikâyesi yazılmıştır.
Ben de bir tane anlatayım bari: Bülbül gülün dikenleri bağrını kanatsa da onun incecik zarif dallarına konup bir tomurcuğa yalvarmaya başlar. Yüzünü kapatan peçeyi kaldırsın, Bülbül onu dünya gözüyle bir defa görsün yeter. Ölse bile artık gam değil. Yalvarışları gece yarısından sonra feryada dönüşür. Gözlerinden sel gibi yaşlar boşanmaktadır. Gün doğumundan önce bu yaşlara kan karışmaya başlar. Yalancı şafakta artık gözyaşları tükenmiş olan Bülbül'ün sesi kısılmış, dizinde derman kalmamış, yüz yerinde yüz yara kanamakta, gözünden dökülen kanlar artık açılmaya başlayan goncanın üzerine damlamaktadır.
Önce bir koku yayılır, duyanı kendinden geçirir. Sonra o gonca Bülbül'ün kanıyla sulana sulana açıverir.
Güneşin ilk ışıklarıyla gül dile gelir:

– İşte ben. Karşındayım. Vuslat zamanıdır. Ne dersiniz? Acaba Bülbül bu manzarayı görmüş, bu kokuyu duymuş mudur?
Gelenekten gelen kadim bir musiki “Heyhat” demektedir. Bülbül son nefesini vermiş vuslat mahşere kalmıştır.
Belki bu yüzden tüm halk hikâyelerimiz içinde sadece birinde (Âşık Garip) sevgililer birbirine kavuşur.
Dinî-tasavvufî edebiyatımızda gül Cenab-ı Hakk'ın birliğini (Vahdet) temsil eder. Ayrıca Hz. Peygamber'in kendisi, teri, ter kokusu da gül ile ifade edilir.
Güle versin bâğban gülzârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su
Fuzuli
Tarikat taçlarının üstüne dikilen ve çuha üzerine işlenen şekillere de gül denilmiştir ki, her tarikat tacının gülü ayrı biçimdedir. Rufaî dervişleri zikir sırasında vecde gelip iki karış uzunluğunda kıpkızıl hale gelmiş bir demiri yalayarak soğuturlar ki buna da gül denir.
Menşei doğu olan bu muhteşem çiçek tüm şark sanatlarını baştan başa kuşatmıştır.
İslamî muhteva kazanması ile beraber kumaşlardan mezar taşlarına, tezhibli kitap sahifelerinden minberlere, mihraplara, kılıç kabzasından şeyhin kavuğuna kadar medeniyetimizin mimarisine ve bütün unsurlarına sinmiştir.
Müslüman Türk'ün bütün hayatı gül açmakta, gül kokmaktadır.
Divan edebiyatımızı bir baştan bir başa fethetmiştir. Bütün çiçekler ona biat eder bu sebeple “sultan”dır.
Bahar “gül mevsimi” diye anılır. Açılması, yiyip-içme, işret ve eğlence zamanının geldiğini müjdeler.
Bu sebeple “gülmek” fiili ile irtibatlıdır.
Sen neredeki güler isen nev-bahar olur
Ben neredeki ağlar isem lâle-zar olur
Ahmet Paşa
Kısa ömürlü oluşu ile yakıp geçen aşklar, dünya hayatı, ömür ifade edilir. Kırmızı gül aşk ve sevinç, ak gül murat ve ümit, siyah gül kötü kader ve ölüm karşılığıdır.
Elbette ki Divan edebiyatında en çok “sevgili” sembolü olarak kullanılır.
Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yare mutadım
Seni ey gül sever canım ki cânane hitabımsın
Nedim
Batı tesirine giren Türk edebiyatında güle yeni mânalar yüklenir. Namık Kemal bir kadına benzettiği “Vatan” şiirinde “yeni açmış güle” benzetir onu.
Feminin rengi aksedip tenine
Yeni açmış güle misal olmuş
Mistik açıdan Abdülhak Hamid, romantik ilhamlar ile Recaizade Ekrem, kaybedilmiş bir saadet timsali olarak Cenab Şahabeddin, bir ıstırap kaynağı diye Ahmet Haşim medeniyetimizin tüm âhengini yüklenen bir remiz olarak Yahya Kemal gülden vazgeçemezler:
Onlar ki bu güller tutuşturan bahçededirler
Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler
Yahya Kemal
Güle dair söylenmiş ve söylenecek o kadar söz var ki, siz en iyisi Beşir Ayvazoğlu'nun “Güller Kitabı”nı alıp okuyun.