Hangi muhafazakarlık

Lafı eğip bükmeden benimkini söyleyeyim. Birincisi “su”. Suyu muhafaza etmeliyiz. Çünkü hayatın kaynağıdır. Su olmadan yeryüzünde canlı hayat olmaz. Mars’a giden araçlar önce su arıyor. Peki su kaynaklarımızı yeterince muhafaza ediyor muyuz?

Nerde!

Elden geldiğince kirletmekle meşgulüz. (Denizler dahil). Kirli sular, lağımlar, çöp, sanayi artığı ne kadar zehirli atık varsa suya boca ediyoruz. Okyanuslar kirlenmez derlerdi. Şimdi diplerinde çöp dağları var.

Bakın Ergene’ye, Gediz’e, Sakarya’ya simsiyah olmuş. Uzmanlara göre tarımda dahi kullanılamaz. Bunları kirletenlere yeterli ceza verilmiyor, yani kimse muhafazakâr değil.

Temizlenmeleri pek zor. Sayın Veysel Eroğlu’nun bir Ergene Projesi vardı. Bakalım sonuç nasıl çıkacak?

Sade nehirler-denizler değil; kaynak suları da kirleniyor. Yine sanayi atıklarından, çöplerden sızarak toprağa karışan zehir veya asit yağmurları ile gökten gelen zehir kaynak sularını da kirletiyor. Aşırı kullanımdan (israf) su kaynakları, göller kuruyor. Yakınlarda petrol savaşlarının yerini su savaşlarının alacağı konuşuluyor.

İkincisi toprak. Toprağı muhafaza etmeliyiz ama etmiyoruz. Ormanları bitirdiğimizden her yıl Kıbrıs adası kadar Anadolu toprağı nehirlere karışarak denize gidiyor. Geriye ot bitmeyen çıplak tepeler kalıyor.

Veya açgözlülük sebebi ile gereğinden fazla zehirli ilaç, gübre kullanarak toprağı zehirliyoruz. Bu zehir o toprakta yetişen ürünlerle bize ulaşıyor, vücudumuza giriyor. Son yıllarda hastalıkların çoğalmasının başlıca sebebi bu. Korkarım ileride hiç temiz toprak bulamayacağız.

Üçüncüsü hava. Çeşitli zehirli gazlarla havayı berbat ediyoruz. Karbon salınımı fevkalade yükseldi. Bunu kontrol için konferanslar toplanıyor, kararlar alınıyor, ama havayı en çok kirleten A.B.D. ve Çin gibi ülkeler bu anlaşmaları imzalamıyorlar.

Büyük şehirlerde düpedüz zehir soluyoruz. İstanbul’da Çamlıca tepesine çıkıp oradan şehre bakın. Şehrin üzerini kahverengi bir bulut kaplamıştır. Bu araba egzoslarından fabrikalardan vb. yükselen zehirdir, tozdur. Lodos ve poyraza dua edelim, onlar olmasa İstanbul’da yaşanmaz.

Dördüncüsü ormanlar. Ormanları asırlar boyu kese kese tükettik. Halbuki orman hem suyu davet eder, hem saklar, hem havayı temizler. Sanayi cellatları başta Amazon Yağmur Ormanları olmak üzere tüm dünya ormanlarını yağmalıyor. Kasti çıkarılan yangınlar ciğerimizi yakıyor. Bir ormanın oluşması yüzyıllar alır.

Tabiatın tahribi bu kadarla bitmiyor, ama yerimiz dar. Biz insan ilişkilerine geçelim.

Din ve dil’i muhafaza etmeliyiz.

Din dünya ve insanın varlığına mâna kazandıran bir unsurdur. Allah, peygamber, kitap ve öte dünya kavramı olmaksızın hayatın anlamını kavrayamayız.

Din her türlü kavim, kabile, ırk vb. mensubu insanı biraraya getirip kardeş kılan düşünce ve inanç sistemidir. İstismar edilince savaşa da sebep olur. (Orta öğretime konulan Kur’an-ı Kerim ve Siyer dersleri bir devrim sayılır).

Aynı dili konuşan topluluklar da bu sebeple bir kardeşlik hukuku, bir anlaşma yolu bulurlar. Dili muhafaza edemezsek aramızdaki iletişim kopar, kamplara ayrılır, birbirimize düşman oluruz. (Osmanlıca dersleri umarım uygulanır. Zor ama gerekli bir hamle. Gençler neredeyse Tanpınar’ı anlamıyor. Zamanla güzel ve zengin Türkçe’ye kavuşuruz).

Bunlara bağlı olarak “ahlak” muhafaza edeceğimiz bir ortak değerler bütünüdür. Ahlakın kaynağı dindir. Beşeri kanunların üzerinde bir ilahî güç olmaksızın ne ahlak oluşur ne buna bağlı hukuk. Ortaya ne çıkar. Gücün hukuku çıkar.

Vatan ayrı bir muhafaza edilecek husustur. Vatandan yoksun kalırsanız kimse size buyrun burada oturun demez. Vatan aynı zamanda bayrağı ile sembolize edilen hürriyet alanıdır.

Geride gelenekler var. O konu da çok geniş. Fikrim şudur. Gelenek sürekli yenilenmeli özü sabit kalmalıdır. Yoksa donar ve etkisini kaybeder. Meselâ Yahya Kemal “kökü mazide olan ati” düsturu ile geleneği yenilenmiş, onu modern ile başedecek hale koymuştur.