Tarladan markete

Yılların özlemidir bu. Hem üreticinin, hem tüketicinin. Yönetimde olanlar da zaman zaman bu meseleyi gündeme getirir, problemin “en kısa yoldan” çözüleceğini söylerler.
Şimdi Sayın Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz bu konunun halledileceğini söylüyor.
Sayın Yılmaz şöyle demiş: “Gıda fiyatlarındaki tarla-market arasındaki fiyat farkı konusunda çalışıyoruz. Bu iş için “Gıda ve Tarımsal Ürün Piyasaları İzleme ve Değerlendirme Komitesi” kuruldu.
Bakalım bu “Komite” nasıl işleyecek?
İlgili tarafları Tarım Bakanlığı koordine ediyormuş.
Üretici toprağını ekime hazırlamak için çalışır. Tarlayı sürer, tohumu veya fideyi diker.
Yeşeren ürün defalarca çapa ister, bu çapa sırasında etrafındaki zararlı bitkiler temizlenir. Bizzat görmüşsünüzdür: Köylü kadınlar bütün gün güneş altında belleri eğik ot toplar, tekleme yapar. Bir bel fıtığı hastası olan bendeniz bu hanımların bu işe nasıl dayanabildiğine şaşıyorum. Tabii onlar bütün gün çalışıyor. Bunun tarlası var, gübresi var, hayvanı var; ev temizliği, bulaşık-çamaşır var, çocuk bakımı var, ekmek-yemek var, üstüne üstlük kaynana-kaynata azarı var.
Köylünün kadını güneş altında, bunca iş altında, örsteki demir gibi dövüle dövüle çelik gibi olur. Kolay kolay hastalanmaz, bazan tarlada doğum yapar. Köylü kadını baş üstünde tutmamız gerekir. Sağda-solda “erkek egemen” toplum olduğumuz laflarına bakmayın siz. Bunca işi gören kadın söz hakkını sonuna kadar korur. Hiçbir erkek de kolay kolay karısını dövemez. Bu bir efsanedir. Bir başka zaman anlatırım. Köylü çocukları beni anlamıştır sanırım.
Toprakla, tabiatla dost, içli-dışlı olan çiftçi gözünü üründen ayırmaz. Bir yandan onun gübresini, suyunu verir, bir yandan Allah’a yalvarır. Tevekkül esastır. Neden? Eh, yağmur var, sel var, dolu var, kuraklık var. Ürün zarar görmesin, Cenab-ı Hakk bereketini artırsın.
Bence insanoğlunun tabiatla bu münasebeti, yani tarım ona en yakışan iştir. Umut ile korku arasında kalmanın ideal duruşu. Bu sebeple yazılarımda insanı ve dünyayı bitiren sanayii azar azar terkedip tarıma dönelim diyorum. Sanayi olacaksa tarım iş makinaları, tohumculuk, bitki ve hayvan sağlığı vb. gibi alanlara ağırlık verilebilir. Neyse.
Köylü ürünü –kısmet ne ise– toplar, bazan tüccar gelir tarlada veya bahçede alır. Toplanan ürün diyelim 40 kuruş. Hale gider. Hal esnafı bunu 100 kuruşa satar veya depolar. Depo önemli. Mal diyelim İstanbul’a gidiyor 50 kuruş nakliye biner eder 150 kuruş. İstanbul’da mal yine hale gelir. Hal esnafı üzerine diyelim bir 50 kuruş koyar, perakendeciye satar, mal oldu 200 kuruş. Perakendecinin insafına kalmış artık. Malın kalitesine ve satıldığı muhite göre 250 veya 300 kuruş olur. İşte size kabaca bir ürünün üreticiden tüketiciye giderken fiyatının nasıl yükseldiğini gösteren açıklama. Ben elbette işin uzmanı olmadığım için teferruatını bilemiyorum. Ama bu zincir böyle devam ederse 40 kuruşun 300 kuruşa çıkışı engellenemez.
Burada nakliye, depo ile pazarlama önde geliyor. Çünkü sebze ve meyve raf ömrü uzun olmayan, çürüyen-bozulan ürünlerdir. Hemen elden çıkarılmalı veya soğuk hava deposunda muhafaza edilmelidir.
Bu işle uğraşan yabancı üreticiler ürünün raf ömrünü uzatmak için uzun süre çalışıp dayanıklı mallar ürettiler. Varsın tadı kokusu kaçmış olsun, varsın hormonlu olsun. Domatesi alıyoruz bıçak kesmiyor.
Kesmiyorsa sebebi var.
Ürünü tarladan markete getirmenin ve tüketiciye 40 kuruşluk ürünü 100 kuruşa satmanın formülü ne olabilir?
Bu iş devlet eliyle mi olmalı, çiftçi kooperatifleri tarafından gerçekleştirilip, kentlerde “Köylü pazarları” mı kurulmalı, bilemiyorum.
İlgili bakanlıklar bunun planlamasını yaparlar. Eğer bir teşkilat kurarlarsa umarız bu bir karadelik sayılan KİT olmaz. Şu değindiğimiz mesele “duble yol” kadar önemlidir. Hatta ondan da önemli. 
Yıllar yılı ha yaptık, ha yapacağız dediler.
Sonunda olur inşallah.
Eh çözümü benim gibi bir hikâyeciden beklemiyorsunuz sanırım.
Ayıp olur.