Huzur

Seçim kampanyaları başladı. Liderler vatandaşa iktidara geldiklerinde neler yapacaklarını anlatıyor, türlü vaatlerde bulunuyorlar.
Bu vaatler insanoğlunun hemen her yerde muhtaç olduğu alanlarda yoğunlaşır.
Yeme-içme, konut, sağlık, eğitim, güvenlik.

Ülkemizde bu ihtiyaçlar tamamiyle olmasa bile sağlanmış gözüküyor. Elbette ki en önemli eksiklik “gelir dağılımı”ndadır. Bu yüzden “açlık sınırında”, “yoksulluk sınırında” yaşayan milyonlar var.
Yine de ben milletin birinci isteği olarak “huzur” diyorum.
Millet “huzur” istiyor.

Çileye yatkın olup, aza kanaati sindirmiş olan millet çoğunluğu; “Azıcık aşım ağrımaz başım” düsturunu benimsemiştir.
Huzursuz zenginlik istemez.
Huzurun sağlanmasında ilk unsur “güvenlik”tir. Yarına endişe ile bakan adamı hiçbir şey mutlu edemez.
Güvenlik seksen milyonu bulan ülkede kolay sağlanacak bir husus değildir. Düşünün ki son yıllarda (günlerde) bu görevi üstlenen polis, bilinen ve tartışılan sebepler yüzünden ülkenin her yanında topluca gözaltına alınıp sorgulanıyor.
Dinleme faaliyetleri ayyuka çıkınca, kimsenin kimseye güveni kalmaz, herkes diken üstünde oturur.
Asayiş ve emniyet sonunda yargıya varır. Yargı dahi uzun yıllar şaibe altında görülüp, vatandaşın adalete güveni sarsılmıştır.
Ülkemiz küresel ekonomik krizi yara-bere içinde atlatma yolunda olsa dahi, ekonomik çöküntünün uğradığı fertler ve aileler sürekli huzursuzluk içindedir.

Artan kadın cinayetlerinden söz ediliyor, ama bunun iki-üç misli olan erkek cinayetlerini konuşmuyoruz.
Konuşsak her ikisinin de temelinde çokluk ekonomik çöküntünün yaşandığı görülecek. İşler iyi giderken cicim ayları yaşayan çiftler, işler bozulduğunda birbirine düşüyor, sonu cinayete varıyor. “Erkek egemen” diskuru ekonomik yaşantı yanında solda sıfırdır. Ayrıca Türk toplumu “Erkek egemen” bir yapı taşımaz. Bunu çeşitli yazılarımda anlatmıştım.
Türkiye'nin önündeki en önemli mesele seçim neticelerine de bağlanarak ele alınacak olan “çözüm süreci”dir.
Türk siyasi hayatı, bunun unsurları, aktörleri, iç ve dış şartları da gözeterek büyük bir sınav verecek.
Seçimlerden önce veya sonra taraflar arasında bir anlaşmaya (toplum sözleşmesi, birarada yaşama hukuku) varılması zaruridir.
Bu zaruret her iki tarafın göstereceği esnekliğe bağlı. Süreç iki adım ileri, bir adım geri şeklinde yavaş yürüyebilir; yeter ki sonunda anlaşma gerçekleşsin.

Anlaşmanın hukuki boyutu “Yeni Anayasa” ile yürürlüğe girecek. Bu Anayasa'yı tüm güç odakları gönül rızası ile imzalamalı, referanduma öyle gidilmelidir. Elbette ki herkesi memnun etmek mümkün değildir.
Ama Anayasa'yı imzaladıktan sonra, hır çıkarıp “çizdim oynamıyorum” şımarıklığına kapılmamak gerekir. Anlaşma akl-ı selime dayanır.

Olmayacak duaya amin dememelidir.
Konjoktürel sebeplerle hiçbir “dayatma” meşru olamaz. İsteklerin ülke çıkarına olan bir mantığı mutlaka olmalı, bu mantığı halk benimsemelidir. Anlaşmanın zemini, işleyişi, süresi makul, neticesi makul olmalıdır.
Anlaşma mümkün olan şeffaflığı taşımalı, hiçbir şaibe taşımamalıdır.
Bu anlaşma, buna dayanan “Yeni Anayasa” ve bu Anayasa'ya dayanan “yeni hukuk”, “Yeni Türkiye'yi” kuracaktır.
Aksi takdirde “Yeni Türkiye”den bahsetmek mümkün olamaz.
Bu vartayı atlatan Türkiye “huzur”u yakalar. Öteki meselelerin hakkından gelir, çünkü birlik-beraberlik sağlanmış, ülke krizden güçlenerek çıkmıştır.

Bütün bunların ardısıra iç ve dış mihrakların ülkeyi huzursuz etmek için sahaya süreceği marjinal gruplar hep olacaktır.
Bütün dünyada bu böyledir. Hiçbir ülke güllük-gülistanlık değildir.
Umarım ülke siyasetini teşkil eden unsurlar seçimden önce ve sonra bu olgunluğu gösterir. Gösteremez ise yazılacak kitap “Bir huzursuzluğun romanı” olacaktır. Bu popüler roman çok satar, ülkenin başına çok iş açar.