Müzik bitti mi?

Çok değil bundan 15-20 yıl önce televizyon kanallarının gece en çok seyredildiği saatler assolistlere ayrılırdı.

İbrahim Tatlıses, Bülent Ersoy, Emel Sayın, Müslim Gürses, Muazzez Ersoy, Ferdi Tayfur, Sibel Can vb. Kendi saz heyetleri ve programı renklendiren komiklerde sahne alırlardı.

Gazinolar galiba hâlâ çalışıyordu.

Asıl çalışan İMÇ idi. Her gün kamyonlarla kaset, CD iner, bir o kadar çıkardı. Ses sanatçıları ve onların çevresindekiler bu dönem çok kazandılar. Eserler milyonla satıyordu. Sonra MP3’ler ve internet çıktı. Kaset, CD satışları bıçakla kesildi. Teknoloji bir kere daha mevcut müzik dünyasının işleyişini yerle bir etmişti. Şimdilerde İMÇ sinek avlıyor, firmalar kapandı, üretim durdu. Çarşının hamalları sırtını güneşe verip uyukluyor.

Ardından assolistler birer birer televizyondan uzaklaştı. O programların yerini diziler almaya başlamıştı.

Şimdi televizyonlarda müzik yok. Tuhaf değil mi? Halk müziğe niçin böyle sırtını döndü. Bunu sadece üretim-tüketim ilişkileri ile izah edebilir miyiz?

Cumhuriyet dönemi müzik tarihine bakarsak kabaca şunu görürüz: Devlet öteki uygulamaları yanında sanat alanında da Batı’yı örnek almış, alaturka müziği bir ara radyoda bile yasaklamıştı.

Güya Batı müziğine dönüyorduk. Bu yolda çok ısrar edildi. Ortaya “Türk Beşleri” denilen bestekârlar çıktı ama tıpkı tiyatro gibi o da belli batılılaşmış-elit çevreler dışında ilgi görmedi. Okullarda mandolin-keman-flüt eğitimi verildi bir işe yaramadı.

Halk asırlardır söyleyegeldiği Halk türkülerini tekrar ediyor, seçkinler Türk Klasik Müziği meşk ediyordu.

Günümüze gelinceye kadar ülkenin değişimi –ki bunun başlıca itici gücü köyden kente göç ve gecekondudur– halkın içinden bir otantik müzik doğurdu.

Ne şehirli-ne köylü olan bu müzik, devletin radyoda yasaklamasına rağmen büyük ilgi gördü ve starlarını yarattı. Yetmişli yılların başında Orhan Gencebay arabeskin kıralı idi. Kişiliği, duruşu, gazinoya girmemesi ile günümüze kadar şöhretini korudu. Ama arabesk gecekonduların şehir merkezinde kalması ile dönüşerek, fantaziye, popa karıştı.

Müzik kültürümüze bakılırsa bu alandaki verimlerin yüzde doksanı “Tarım toplumu”na aittir. “Şehir müziği” denilen seçkinlere maledilen Türk sanat müziği de yine tarım toplumunun şehirlerinin malıdır. Üstelik Halk müziği ile ilişkisi çok derindir. Misal: Harput-Kerkük-Urfa üçgeni içinde üretilen müzik Türk-Kürt-Arap karışımı olup, makamla okunur. Sırageceleri ile bir meşk geleneği vardır. Ne yazık ki bu gelenek biterken farkedildi ve Kazancı Bedih ömrünün sonunda şöhret oldu.

Neşet Ertaş öyle değil mi?

Senelerce kadri bilinmeden yaşadı, eserleri yağmalandı, kendi Almanyalarda kaldı. O da ömrünün sonunda farkedildi.

Biz sanayi toplumuna geçemedik.

Nüfusun hâlâ yüzde yirmibeşi köylerde yaşıyor. Bir yüzde yirmibeş de şehre gelmiş ama şehirli olamamış köylüdür.

Geleneksel toplumun hayat tarzı değişince, yani dengeler ve değerler sarsılınca, doğrusu toplum bir karmaşaya yuvarlandı. Ne batılı, ne doğulu; ne köylü-ne şehirli.

Türkiye kendini aramaktadır. Bir bakıma müziğini arıyor yani ruhunu. Bu arada Amerikan hayat tarzı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hakimiyet kurdu. Artık İngilizce bilmeyeni adamdan saymıyorlar. Ayrıca şunu da kaydedelim ülkemiz Özal ile beraber kabuğunu kırmış ve dünyaya açılmıştır. Kendi gemisini değil başkasının gemisini yürütüyor, ne gam.

Bilmem Acun Ilıcalı’nın yaptığı “O Ses Türkiye”yi seyrediyor musunuz? 14-18 yaş arası çoğu genç kız yarışmacı genellikle İngilizce okuyor. İşin tuhafı okunan parçayı salonu dolduran genç kızlar da biliyor ve tekrar ediyor. Müslüm Baba’nın konserlerinde gençler göğüslerine, kollarına cilet atardı. Rahmetli Baba bunu yasakladı. “Cilete hayır, Babaya devam” dedi. O iş bitti. Yerini yeni yetme gençlerin Justin Bieber konserinde çıldırmaları aldı.

Geleneksel müziğimiz kendini tekrarlıyor: “Yeni Türkiye”nin müziğini kim yapacak diye sorsam; hangi isimleri sayarsınız?