Birlik-beraberlik

“Birlik-beraberlik” sözünü ne kadar çok kullanıyoruz. Kavga bitsin, barış gelsin, huzur bulalım güçlü olalım diye, bir uyarı, bir tavsiye, bir hedef olarak zikrediyoruz.

Ancak şurası da bilinmeli ki bu sözün içini doldurmadıktan sonra hiçbir tesiri olmayacaktır. Yeri gelmişken söze revnak katmak için bir fıkra anlatayım.

Doğu’da bir kasabanın “Kurtuluş Bayramı” kutlanmaktadır. Böylesi bayramlarda idareciler halka hitap eder, nutuk söyler. Orada da genç Belediye Başkanı böyle bir konuşma yapmaktadır. Tam kürsünün yanında o kurtuluş günlerini yaşamış bir nine durmakta. Başkan “Biz o karanlık günlerde genç ihtiyar, birlik beraberlik içinde düşmana karşı nasıl savaştık, nasıl mücadele ettik bunu bir düşünün” deyince nine dayanamamış:

– Yavrum sen o günlerde dünyada yoktun, nerden bileceksin savaşı-mavaşı. Palavra sıkma, deyince; Başkan kürsüden nineye doğru eğilerek:

– Uzatma, dinle, bu bir nutuktur, demiş.

İnsanoğlu toplum içinde yaşamak zorundadır. Yalnızlık Allah’a mahsus.

Allah’ı inkar edip insanı (bireyi) merkeze alan düşünce cemaata da, cemiyete de karşıdır.

Üstelik bunu özgürlük adına yapar. Halbuki özgürlüğün esası Allah’a kul olmaktır. İnsan Allah’a kul olursa hiçbir şeyin önünde eğilmez, kula kulluk biter.

Cemiyetin çekirdeği ailedir. Yukarıda bahsettiğim zihniyet aileye de karşıdır. Onu bir baskı unsuru olarak görür. Daha ilerisi evliliğe de karşı olmaktır.

Aile, yani ana-baba-kardeşler, eşimiz, çocuklarımız, akrabalarımız ilk daireyi oluşturur. Buna komşuları, arkadaşları katalım. Eğer kaldıysa yaşadığımız mahalle de beraber olduğumuz yerdir. Köy, şehir derken vatana millete ulaşırız.

Bunlar kişinin yakınlarıdır ve bu yakınlık, ortak yaşam, ortak güç insanı “güven” içinde tutar.

Bir canlının hayatta en başta gelen endişesi bir varlık-yokluk meselesi olan “güven”dir.

İşte insanlar felaket, tehlike, düşman karşısında; hastalık, açlık, yoksulluk karşısında yani acze düştüğünde bu güveni yakalamak için birlik-beraberlik çığlığı koparır. Bir elin nesi var, iki elin sesi var, der.

Birlik-beraberliği temin eden toplum hayatı, aile, mahalle vb. olmakla beraber ortak inanç, ülkü, hedef, gelenek, kültür, tarih, bu oluşumun içini doldurur.

Biz nerede biraraya geliyoruz bir bakalım.

Camide, cenazede, Ramazan’da, bayramda, Kurban'da, düğünde. Bunun sebebi “din kardeşliği”dir.

Omuz omuza aynı safta kıbleye dönenlerin arasına başka bir sıfat giremez.

Girmemeli.

Bunu sağlayabilirsek “birlik-beraberlik”ten bahsedebiliriz.

Aynı safta namaz kılıp, camiden çıkınca yanındakine birini gösterip “Şunu görüyor musun, o işte falan meşreptendir” diye gıybete başlarsak kıldığımız namaz da boşa gider.

Bu çerçeveden İslâm âlemine bakarsak, her kafadan bir ayrı sesin yükseldiğini görürüz. Kan boşuna akmıyor.

Demek ki yürekler aynı anda aynı amaç için çarpmıyor.

Bunu bir keşif gibi sunmak yersizdir. İslâm tarihine baktığınızda tefrika yüzünden Müslümanlar arasında kanın gövdeyi götürdüğünü görürsünüz.

Lafı eğip bükmeden şu meselenin adını koyalım.

Kitabımız açık, anlaşılır bir biçimde Allah’a kul olmak için ne yapacağımızı bildiriyor. Hz. Peygamber bunun tatbikatını en ince noktalarına kadar yaparak bizi aydınlatmıştır. İncir çekirdiği yüzünden tartışmanın âlemi yok.

Adını koyalım dedik.

Peki koyalım: Menfaat, kibir, benlik, nefsin türlü türlü tuzakları. Güçlü olma, hakim olma, hükmünü yürütme, nefsini tatmin etme, vb.

Hz. Peygamber’in Mekke fethindeki af hamlesini hatırdan çıkarmayın.

Birlik-beraberlik camide başlayacak başka yerde değil. Camiden çıkanlar camiye gelmeyenlerle (Yanlış anlamayın inkarcılarla değil) kucaklaşacak. (Bu sütunlarda “Af adaletten üstündür” diye bir yazı yazdım, lütfen bakıla)

“Zor iş” değil mi?

Ee, kim demiş Müslümanlık kolay diye.