AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Medyanın şiddeti şiddetin medyası

İçinde yaşadığımız dünyayı anlamanın en temel yollarından biri, medyayı, medyanın doğasını ve dilini anlamaktan geçiyor.

Başka bir deyişle, medyayı anlama çabası göstermeden içinde yaşadığımız dünyayı, içinde yaşadığımız dünyayı anlama çabası göstermeden de medyayı, dolayısıyla dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunların ne/re/lerden kaynaklandığını anlayabilmekte, anlamlandırabilmekte ve aşabilmekte zorlanacağımızın ne kadar farkındayız acaba?

Şu ân dünyada kullanılan temel kültürel, siyasî ve ekonomik kavramlar ve kurumlar Batı uygarlığı tarafından geliştirilmiş ve küre ölçeğinde yaygınlaştırılmıştır. Dünyayı, dünyada olup bitenleri anlayabilmek için Batı uygarlığını anlamak; bunun için de Batı uygarlığının temel kurucu dinamiklerini hem ele veren, hem de yeniden üreterek küre ölçeğinde yaygınlaştıran medyayı anlamak gerekiyor. Çünkü medyanın doğası ve dili, bu medyayı üreten Batı uygarlığının kurucu temelleri / paradigmaları üzerine bina edilmiştir.

Kısaca söylemek gerekirse, medyayı anlamak Batı uygarlığını ve dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu anlamamızı kolaylaştıracaktır. Tersi de doğru: Dünyanın içinde bulunduğu durumu anlamak, hem Batı uygarlığını, hem medyayı anlamamızı; hem de mevcut dünya sistemin ve küresel medya rejiminin dışında yeni ve daha esaslı alternatif dünyaların ve medyaların nasıl icat ve inşa edilebileceğini ve hayata geçirilebileceğini de imkân dahiline girdirecektir.

Hem medyanın doğasına ve diline, hem de hâkim Batı uygarlığının temel kurucu dinamiklerine ve paradigmalarına baktığımızda karşımıza aynı tablonun çıktığını görmekte zorlanmayacağımızı fark edeceğiz.

Modern medyalar, kontrol ve kolonizasyon araçlarıdır. Batı uygarlığı da insanı, doğayı, kozmik dünyayı, Tanrı'yı kontrol ve kolonize eden bir dünya tasavvuru üzerine bina edilmiştir.

Keza, medyanın yaşadığı, ürettiği ama aşamadığı, aşamadığını ve aşamayacağını çok iyi bildiği için de bastırdığı / gizlediği esaslı çelişkilerle Batı uygarlığının temel çelişkileri şaşırtıcı şekilde örtüşür.

Örnek vermek gerekirse... Batı uygarlığı, Rönesans ve Reformasyon sonrası süreçte, Kilise otoritesine karşı insanın özgür iradesini teminat altına almayı ve özgürlük alanlarını genişletmeyi amaçlamıştır. Ancak insanlık tarihinde oldukça kısa bir süre olarak görülebilecek 400 yıllık süreçte, seküler Batı uygarlığı insanın ve diğer kültürlerin varoluş alanlarını genişleten değil, aksine insanlık tarihinde görülmemiş bir şekilde daraltan bir dünya tasavvuru ve pratik üretmiştir:

Dünyanın tektip bir kültürün, hayat tarzının, zevk ve beğeni biçimlerinin hâkim kılındığı "küresel bir köy"e dönüştürülmesi, Batı kültürünün dışındaki kültürlerin fosilleştirilmeye, pasifize edilmeye, Batı kültürünün bu ufuk ve zihin daraltıcı saldırısına direnen kültürlerin ise yok edilmeye, tehdit unsuru olarak görülmeye çalışılması bunun en ürkütücü göstergelerinden biridir.

Oysa insanlığı ve dünyamızı tehdit eden en büyük tehlike, dünyaya tek bir kültürün hâkim kılınmaya çalışılmasıdır. Ki, bu kültürün dünya algısının, sadece bura ve şimdi ile sınırlı olduğunu, insanın varlık ve varoluş serüvenini sadece buraya ve şimdiye kilitleme patolojisi ile hareket ettiği gerçeğini göz önünde bulundurunca, insanlığı nasıl bir felaketin beklediğini görebilmek hiç de zor olmasa gerektir.

Dünyada tek bir kültürün hâkim kılınmaya çalışılması, Jean Baudrillard'ın deyişiyle "insanlığın vahşî bir dünyanın eşiğine fırlatılması" ve Batı kültürünün kendisine güveninin olmadığı anlamına gelir.

Dünyanın orman kanunlarının geçerli olduğu bir kaosun eşiğine sürüklenmesinin nedenleri burada gizlidir: Kendisine güveni olmayan, ontolojik güvensizlik duygusu yaşayan bir uygarlık, şiddet ve şiddete dayalı ilişki ve tahakküm biçimleri üretecektir, kaçınılmaz olarak.

Aynı esaslı çelişki, Batı uygarlığının ürünü olan medyalar için de geçerlidir. Başlangıçta modern matbaanın icadıyla birlikte gazete, Batılı toplumlardaki kitlelerin özgürlük alanlarını genişletmek, sivil alanları çoğaltmak, kitleleri, siyasî iktidar seçkinlerine karşı korumak ve kollamak gibi bir işleve sahipti.

Ancak gelinen noktada, bütün medyaların, kitlelerden çok, siyâsi ve askerî güç odaklarıyla siyasî ve ekonomik çıkar çevrelerinin güçlerini pekiştirmek ve muhkemleştirmek gibi bir işlev üstlenmekten başka bir şey yapamadıklarını görüyoruz: Medyanın gücü, gücün medyasına (araçlarına) dönüşmüş durumda. Medyalar, artık güç ve çıkar çevrelerinin belirlediği öncelikleri kitlelere iletme kaygısı ile hareket ederek hem zihinlerimizin, hem de iç / duygu dünyamızın efendileri konumuna yerleşmiş ve tam bir kontrol ve kolonizasyon vasıtalarına dönüşmüştür.

Böyle bir dünyada neden şiddetin, kaosun, haksızlıkların ve hukuksuzlukların hükümfemâ olduğunu sormanın pek anlamı kalmıyor doğal olarak.

Bu durumda, yapılması gereken şey, insanın, tabiatın, kainatın ve Yaratıcı'nın konumlarını yerli yerine oturtacak, tüm diğer kültürlere varolma, kendileri olma hakkı tanıyabilecek esaslı bir dünya tasavvurunun, hakîkat medeniyetinin nasıl hayata geçirilebileceğinin imkânları ve yolları üzerinde kafa yormaktır. Hakîkat medeniyeti, hakîkat medyasını da üretecektir o zaman. O halde, sadece güç ve çıkar odaklarının gücünü pekiştirmekten başka bir şey yapamayan medyadaki bu şiddetin, bu medyaları üreten seküler Batı uygarlığının şiddet üreten ve şiddeti meşrulaştıran temel kurucu paradigmalarından kaynaklandığını bilmek gerekiyor.


9 Haziran 2004
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED