AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Sonunda ben de ikna oldum: Gelen gideni (hem de çok) aratırmış!

Kendimi "muhafazakar" olarak tanımlamadığımdan mıdır nedir, "Gelen gideni aratır" deyimi bugüne kadar hiçbir zaman ağzımdan çıkmadı...

Haksız mıyım; eğer gerçekten "Gelen gideni aratıyor" ve "aratacak" ise, insanoğlunun kendisine bir amaç, bir hedef belirlemesi ve bunlar için gayret sarfetmesinin ne anlamı olabilir? Madem ki "gelen"ler her zaman "giden"leri "aratacak"tır, o halde geleceğe ilişkin umutlar beslemenin ne anlamı var? Oysa bu deyimin işaret ettiğinin tam aksine bağlanmak, "teşekkür" edip uğurladıklarımızın yerine geleceklerin ortaya daha iyi ve güzel şeyler koyacaklarını umut etmek daha doğru değil midir?

Ama Sabah gazetesinin dünkü (21 Mart) sayısında karşıma çıkan bir röportaj, benim bu kırk yıllık kanaatimi altüst ederek, beni de "Gelenin gideni aratacağına" ikna etti! Yani artık ben de bu çerçevede "muhafazakar" birisi olup çıktım...

Hangi röportaj mı? Balçiçek Pamir'in yeni Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ile yaptığı röportajdan söz ediyorum.

Balçiçek Pamir, gerçekten de çok yararlı, aydınlatıcı bir röportaja imza atmış bu sefer. (Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü kendisine, bir zamanlar yayımladığı bir "Aznavour hikayesi"ne sataşmaktan dolayı bir "pardon" borcum var!)

Yeni Kültür ve Turizm Bakanı'mız eğer durum röportajda sergilendiği gibi ise -Pamir bütün bir röportajı kafasından uydurmadığına göre, durumun böyle olduğu anlaşılıyor- bu ülkenin "kültür" ve "turizm" işlerine yakından-uzaktan ilgi duyan herkesin bugünden tezi yok "Madem gelen gideni bu derece aratıyor, aman bundan sonra kimse yerinden gitmesin!" diyerek duaya oturması en doğru seçimdir herhalde...

Neresinden başlasak bilmiyorum ki... Attilla Koç'un bir turizm bakanı olarak kafasından geçen "turizm projeleri"nden mi, yoksa bir kültür bakanı olarak kafasından geçen kültür politikalarından mı, yoksa yeni bakanın Pamir'in büyük bir ustalıkla ortaya "saçtığı" iç dünyasından mı?

Madem soruyu bu şekilde formüle ettik, "turizm" faslından başlayalım: Şu açıklama (kelimesi kelimesine) Koç'a aittir: "Denizi severim ama bütün Türkler gibi yayladan seyrederim. Yüzme sevilmez mi? Ama balığı da çok severim. Türkiye'de kıyı turizmi çok önemli ama benim turizm politikam olamaz. Ben daha çok İshak Paşa Sarayı ya da Ani Harabeleri gibi yerleri turizme kazandırmaya uğraşacağım." Görüyorsunuz; Turizm Bakanı'nın "kıyı turizmi"ne ilişkin bu ilk açıklaması "balıkları" olduğu kadar, yabancı sermayenin haddinden fazla nazlanması karşısında zaten morali bozuk olan hükümetin döviz gelirleri faslında en fazla umut bağladığı ikinci sektör olan "kıyı turizmi" ile iştigal edenlerin dünyalarını da hepten altüst edecek bir özellik taşımıyor mu? Demek ki yeni Turizm Bakanı, bundan böyle, "deniz" gibi "kıyı turizmi"ni de "yayladan" seyredecektir... Bakanın "balık sevgisi"nin bu seyirde olumlu bir katkısının olacağını ileri süremeyiz herhalde...

Gelelim "kültür" meselesine: Balçiçek Pamir yeni bakana fevkalade derli toplu bir görünüm arzeden şu soruyu yöneltmiş: "Kültür sizin için ne demek? Türk kültürü AB'ye ne katacak sizce?"

Şahitsiniz, gerçekten de "bal gibi bir soru" bu; bir Kültür Bakanı'na bu sorulmayacak da ne sorulacak... Kültür, Türk kültürü, Türk kültürürün AB'ye katacağı yeni değerler, küreselleşme ve yerellik, vesaire vesaire... Yani anlat babam anlat....

Fakat o da ne? Yeni Kültür Bakanı bu "bal gibi soru" karşısında epeyce ürkek bir psikoloji içine giriyor hemen: "İmtihanlık bir soru olmasına rağmen güzel bir soru."(!)

Yahu yapmayın, bu sorunun neresi "imtihanlık bir soru"? Bu soru (kaçıncı keredir tekrarlıyoruz) bir Kültür Bakanı'na yöneltilebilecek en "bal gibi soru" değil mi?

Kültür Bakanı devam ediyor: "Ukalalık kabul etmeyin ama kültürün çok tanımı vardır."

İyi ama dünyanın bu en basit tespitini hatırlatmak niçin "ukalalık" olsun?

Kültür Bakanı devam ediyor: "Bence kültür yaşanmış ve yaşanması muhtemel olan her şeydir. Bir yerli kültür var Türkiye'de. İslamiyet'ten ve Anadolu'dan gelen. Eğer bu kültürü Avrupa Birliği için gerçekten yaşanır hale getirebilirsek mukaddes hale sokacağız."

Ama (yine şahitsiniz) bu "kültür tanımı" da epeyce tuhaf kaçmadı mı şimdi? Tamam, "kültür" deyince "yaşanmış her şey"i bu tanımın içine sokabiliriz; peki ya "yaşanması muhtemel olan şey" ne oluyor? Daha doğrusu bu henüz yaşanmamış, yani henüz "kültür" olmamış, ve de ayrıca yaşanıp yaşanmayacağı da henüz kesin olmayan bu "muhtemel şey" niçin "kültür" oluyor? Hem söyler misiniz; bu "yerli kültürü" AB'de yaşanır hale getirerek ona "mukaddes bir hal" verilmesi de ne demek?

Kültür Bakanı devam ediyor: "Yani bu kültürün gerçekten de yaşandığını anlatmamız lazım. Benim kültürüm ulu diyorsan, o kültürü yaşatacaksın. Örneğin Karagöz ve Hacivat bir bazdır ama bugüne çevirmezsen ankitalaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsın. Bu çok önemli."(!)

İyi de, Karagöz ve Hacivat'ın "bugüne çevrilmediği" (hem de çoktan!) ne malum?

Sizi bilmem ama bu röportaj benim çok hoşuma gitti... En iyisi kalanını da yarınki yazıya bırakmak... "Her güzel şeyin bir sonu var, bakın bu da bitti!" diye kederlenmeyin, elimizde daha çok "malzeme" var...

Sonunda ben de ikna oldum: Gelen gideni aratırmış. Hem de çoookkk...


22 Mart 2005
Salı
 
KÜRŞAT BUMİN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED